Sessizlik içinde ilerliyorlardı. Önde kelepçelenmiş bir genç adam, arkasında ise kar maskeli, silahlı yedi adam. Yangın izleri taşıyan, duvarları yıkılmış evlerin ortasında kalmış bomboş köy meydanını geçerken, her adımda gerilim biraz daha artıyordu. Yürüyüşün amacı belli, sonuçları belirsizdi. Hepsinin yöneldiği tek bir yer vardı: Mezarlık.
Genç adamın bileklerindeki kelepçeler acı veriyordu. Ancak, acının tek kaynağı bu değildi. Boş sokaklardan geçerken gözleri, çürümüş narların üzerinde uçan eşek arılarına ve bir evin köşesine tünemiş, sarı gözlerini dikmiş büyük başlı bir baykuşa takıldı. Baykuşun bakışları, içindeki huzursuzluğu katbekat artırdı. Anlaşılan yalnız değildi, doğa bile bu acıya tanıklık ediyordu.
Nihayet mezarlığa vardılar. Zamanın aşındırdığı, üzerindeki yazıların zar zor okunabildiği taşlar, sararmış otlarla kaplanmıştı. Türbeler, neredeyse toprağa karışacak kadar yıpranmıştı. Yedi kişilik grubun en iri yarısı, genç adama, aradıkları yeri hemen bulmasını emretti. Silahını şakağına dayadı ve bir an bile tereddüt etmeden emrini tekrarladı. Genç adam, nerede olduklarını tam hatırlamadan, aceleyle etrafına bakındı.
Tam o sırada, telsiz sesleri dışında duyulan bir ses, hepsinin dikkatini bir anda çekti. Az ötede, bir türbeden çıkan bir tilki ve iki yavrusu, yuva deliğinin ağzında durmuş onlara bakıyordu. İri yarı adam, silahın namlusunu genç adamın şakağından çekip, tilkilere çevirdi. Ardından, acımasız bir el alışkanlığıyla tetiği çekti. Anne tilki alnından vurulup yere yığılırken, yavruları mezarın içine kaçtı.
Genç adam, kelepçeli elleriyle mezarlıkta yeniden göz gezdirdi. Sonunda, üzerindeki toprağın daha belirgin olduğu bir türbeye doğru başını eğerek işaret etti. Aradıkları yer burasıydı. Adamlar, mezarı kazmaya başladılar ve kemikleri bulduklarında, kelepçeleri çözmeden, genç adama toplattılar. Kemikler, bir zamanlar bebek iken yetim kalan ve annesinin emzirdiği süt kardeşine aitti. Bir diğeri, yanında getirdiği benzini kemiklerin üzerine dökerken, lideri çakmağı genç adama fırlattı. Çakmağı yerden alırken, gözlerinden yaşlar süzüldü, yüzündeki kurumuş kana karıştı.
Silahlı adamların yüzlerine baktı; onlardan merhamet beklemiyordu, ve öyle de oldu. Gözlerinde yalnızca öfke vardı. Genç adam bütün cesaretini toplayarak, “O benim kardeşimdir, yapamam,” dedi ve çakmağı yere fırlattı. İri yarı adam, bir postal darbesiyle genç adamı dizinden vurup yere serdi. Diğerlerinden biri, çakmağı yerden aldı, önce sigarasını yaktı, ardından benzinle kaplı kemiklerin üzerine attı.
Kemiklerden yükselen süt kokusu annesinin kokusuyla karışarak genç adamın nefesini kesti. Bu koku, çocukluğunun en saf anılarını, annesinin onu kollarında salladığı günleri hatırlattı. Fakat bu anılar, acımasız bir gerçeklikte boğuluyordu. İri yarı adam kahkahalarla ateşin başına oturdu, eline bir çubuk aldı ve ateşin içindeki kemiklere dokundu. Ancak kemik şekil değiştirip birden kıvrılarak bir kor ateşten yılana dönüştü ve yıldırım hızıyla adamın yüzüne dişlerini geçirdi. Süt kokusuna yanmış et kokusu karıştı. Diğer altı adam, dehşet içinde yılanı kurşun yağmuruna tuttular, ama sonuç nafileydi; iri yarı adam ölmüştü, geride sadece ateş kalmıştı.
Genç adam, hâlâ dizindeki acıyla mücadele ederken, serap gibi bir manzarada, çölde ilerlediklerini gördü. Yine önde o vardı, arkasında kalan altı adam ise sessizce onu takip ediyordu. Yolculuk, taşlarla örülmüş bir kuyunun başına kadar sürdü. Adamların biri, kuyuya bir taş attı ve bir süre sonra taşın suya çarpma sesi duyuldu. Genç adam, yaralı dizine rağmen direndi, ama sonuç kaçınılmazdı; kafası aşağıda, hızla kuyuya atıldı. Düşerken, hayatı gözlerinin önünden bir film şeridi gibi geçti. Kafası suya çarpmak üzereyken, avazı çıktığı kadar “Hayır!” diye bağırdı. Ses, kuyunun serin sularında yankılandı: “Hayır!”
Birden uyandı, sırılsıklam olmuştu. Etrafına bakındığında, başucunda oturan ve titreyen elleriyle yüzündeki terleri silen dedesini gördü. Yavaşça toparlanmaya çalıştı. Çadırın açık ön tarafından içeri giren ay ışığında, dedesinin parlayan gözlerine baktı. Sonra, bu koca yürekli adamın tamamen kör olduğunu hatırladı. Rüyanın etkisiyle sersemlemişti. Dedesi, el yordamıyla kendi yatağına uzanırken, “Korkma evladım, ben buradayım,” diye fısıldadı. Genç adam, dedesinin bu sözleri üzerine biraz olsun rahatladı. Ancak, gördüğü rüyanın ağırlığı hâlâ omuzlarına çökmüştü.
Yatağına bağdaş kurarak oturdu. Rüyasını düşündü, tekrar dedesine baktı ve onun “Rüyalar, körlerin görebilme umududur evlat,” dediği sözlerini anımsadı. Gördüğü kâbusun, ölüm-kalım mücadelesine anlam vermeye çalıştı. Rüya mıydı bu, yoksa bir gerçeğin izleri mi? İçinde dönen sorulara cevap ararken, uykusuz bir gece daha geçireceğini biliyordu. Dedesi oradaydı, tıpkı çocukluğunda kendisini yalnız bırakmadığı zamanlardaki gibi. Güven duygusuyla gözlerini kapatarak on beş yıldan beri kayıp süt kardeşini düşündü. Acaba yaşıyor muydu? Yoksa gerçekten öldürülmüş müydü diye düşününce içi burkuldu. Kötü düşüncelerden uzaklaşmak istedi. Süt kardeşiyle birlikte yaşadığı güzel anları hayal etti. Yorgun bir halde dudaklarından ‘’Gerçeğin ve özgürlüğün peşinde olanlar ölmezler” sözleri döküldü.
Gerçeğin ve özgürlüğün peşinde olanlar ölümsüzdürler…












