Ne mutlu ki
Yazmak denilen ilaç da var.
Bazen çok iyi geliyor.
Yüreğimde ve Aklımda Canlandı
Suzan, uzun yıllardır ekoloji mücadelesinin içinde, farklı bir alanda ve dünyada var oldu. Ama ben onu nerede tanıyıp nereden anımsıyorsam oradan, yüreğimde ve aklımda canlandı. İnsan bazen birini yıllardır görmemiş olsa da ölüm haberiyle birlikte onu hafızasının bir yerinden değil, birçok yerinden aynı anda hatırlıyor. Bir gülüş, bir mektup, bir cümle, bir diyalog, bir bakış… Hiç ummadığınız bir anda yeniden beliriyor.
Evet, onu yıllardır görmedim. Ama sonsuzluğa yürümek başka bir şey; etkisi farklı oluyor. Önce ne varsa, “çorap söküğü” gibi değil, bir anda dökülüyor önünüze. İnsanın etkilenme boyutu da bundan olsa gerek, sarsıcı oluyor.
Ben Suzan’ı daha çok tutsaklık yıllarından, mektuplardan, konuşmalardan ve o yılların içinden hatırlıyorum. Tutsaklık zaten olağan ötesidir; tutsaklık tanışıklıkları, dostlukları ve yoldaşlıkları da özel olur, olağanüstü olur. Tutsaklık mektuplarına, şiirlerine bakın; dilden çok yürek konuşur. O süreçte her tecrit hücresinde “dördüncü kişi gibi yaşayan sistemin organize etkisinden” bahsettiğimi hatırlıyorum. Özetle, benzer başka yaşam kesitleri gibi tecrit, düz yazıyla anlatılmaz. Şiir lazım, şiire de yürek lazım.
İşte o yürek Suzan’da vardı.
Dışarıda hepimizin adına bir çeşit tutsaklık yaşıyordu. Öyle ki bir mektubumda, “Biz iyiyiz aslında, sizin durumunuz daha zor” diye onu ikna etmeye, biraz olsun rahatlatmaya çalıştığımı hatırlıyorum. Kimin kimi rahatlattığı, kimin kimin yükünü taşıdığı zaman zaman birbirine karışıyordu. İçeride olanın yükü dışarıya, dışarıdakinin kaygısı da içeriye uzanıyordu.
Suzan’ın üzerinde durduğu, etkilendiği şeylerden biri F tipinin dışarıdan, tabelası dahil, görüntüsüydü. Bir keresinde, “Sen yüksek güvenlik vb. yazdığına bakma, biz iyiyiz” diye yazmış, onu rahatlatmaya çalışmıştım.
Dışarıdan F Tipi tabelasına bakarak içeridekinin olası acısını paylaşmaya çalışmak, gerçekten akıldan çok yürek işidir. Çünkü insan bazen kendi başına gelmeyen bir şeyin ağırlığını da taşıyabilir. Hatta belki toplumcu olmanın asıl sınavlarından biri de budur. Başkasının hayatında olanı kendi hayatının dışındaki bir mesele olarak görmemek; içselleştirmek.
Toplumcu bir akla sahip olmak kolaydır, önemsizdir demiyorum; her biçimi önemli ve değerlidir. Ama toplumcu yürek başkadır. Bir şeyin doğru olduğunu bilmek başka, onun bir insanın hayatında neye karşılık geldiğini hissetmek başkadır. Suzan’ın farkı biraz da buradaydı.
Ardından konuşan dostlarının en çok gülüşüne dikkat çekmesi de tesadüf değildir. Çünkü Suzan, yüreğiyle gülenlerdendi. Onu hatırlarken yalnızca söyledikleri ya da yaptıkları değil, gülüşü de geliyor aklıma. Belki bazı insanlarda yürekle bakmak ile yürekle gülmek birbirinden o kadar da ayrı değildir. Hayata kendisini kapatmadan bakabilenlerin gülüşünde de bunun izleri olur.
Dışarıdan içeriye bakanların mahpusa ve mahpushaneye dair kendilerine has tanımları vardır. Tabii ki yüreklerinin büyüklüğüne ve yüreklerinin diline bağlı olarak. Suzan, Baha’nın içeride “büyük bir gürültüyle yaşadığını” söylüyordu. Bu sözün kendisi bile onun içerideki hayatı nasıl duyduğunu anlatmaya yetiyor.
Suzan Farsça’dan çeviri yapıyordu. Bir gün bana İran edebiyatından çevirdiği bir öykü atmıştı. Tabii ki o güzel yüreğinin seçiciliği ile tercih etmişti ama ben ona, “Off Suzan, bana bunu niye yaptın?” diye yazdım. Çünkü insanın, bırakalım tutsaklığı, normal koşullarda dahi zor kaldırabileceği bir yaşam kesiti seçmişti. Ve ne yazık ki, şimdi burada da yazmak istemediğim, o gelenek İran’da devam ediyordu.
Şimdi bütün bunları yeniden düşündüğümde, birbirinden ayrı gibi duran bu anıların aslında aynı yere çıktığını görüyorum. F Tipi’nin dışarıdaki görüntüsünden etkilenmesi, içerideki insanın yaşadıklarını dert edinmesi, bir öyküdeki ağır/acılı hayatın peşine düşmesi… Bunların hepsinde, kendinden başka hayatlara açık olma bakışı ve hassasiyeti var.
“Suzan’ın yüreği” derken kast ettiğim şey, “ben”i “biz”den ayırmamaktı. Kendi hayatının sınırları içinde kalmamak; başkasının acısını, başka bir insanın hayatını, başka bir yaşam kesitini kendi hayatının dışında bırakmamaktı.
Seferihisar Bir Tesadüf Değil
Baha’nın tahliyesi sonrasında Seferihisar’da ekoloji mücadelesini eksene alan bir yaşam tercih etmesini de bundan ayrı düşünemiyorum. Çünkü hayata yüreğiyle bakmak yalnızca insanların başına gelenlere duyarlı olmak değildir. Yaşamı bir bütün olarak görebilmek, insanın kendisini doğadan ve yaşadığı dünyadan ayrı düşünmemesi de bunun bir parçasıdır. Suya, toprağa, ağaca, bir yaşam alanına yönelen tehdidi yalnızca “başka bir yerde olan” bir mesele olarak görmemek de aynı duyarlılığın başka bir yüzüdür.
Belki bu yüzden Suzan’ın Seferihisar’da ekoloji mücadelesini seçmesini bir hayat tercihi olarak değil, hayatı algılayışının devamı olarak görüyorum. Çünkü onun için hayat, birbirinden kopuk parçalardan oluşmuyordu. Mahpusun yaşadığı acı ile dışarıdakinin kaygısı, bir öykünün taşıdığı hayat ile yaşanılan yerin tahribi arasında görünmeyen bağlar vardı.
Tutsaklıkta içeridekinin acısını dışarıdan duyabilen yürek ile doğanın ve yaşam alanlarının uğradığı tahribatı kendi meselesi olarak görebilen yürek arasında bana göre güçlü bir bağ var. İkisinde de insanın kendisini hayatın merkezine koymaması, kendisinden başka olanın yaşadığına kulak vermesi var.
Belki de “yüreğiyle bakmak” dediğim şey tam olarak bu. Hayatı yalnızca kendi başına gelenlerden ibaret görmemek. Başkasının hayatına, acısına, sevincine, yaşadığı yere ve dünyasına açık olmak.
Suzan’ın ardından şimdi onu yalnızca nerede durduğu, ne yaptığı ya da hangi mücadelelerin içinde olduğu üzerinden değil, hayata nasıl baktığı üzerinden hatırlıyorum.
Yüreğiyle bakıyordu.
Ve bence geride bıraktığı en güçlü şeylerden biri de buydu.












