TANRI MİSAFİRİ    

‘‘İnsan kendi duvarının dibinde ölmeli’’ diyen kadınların yuvası dağılınca yurdu çoğaldı.
Mesele olmak değildi artık mesele bilmekti ve aynı göğün altında bütün çocuklar “Tanrı Misafiriydi…”

1980 yılı tüm Türkiye’de olduğu gibi Ağrı ilinde de çeşitli siyasi fraksiyonların yaygın olduğu, sağ-sol kavgalarının sokaklara taştığı bir dönemdi. Tam olarak kimin ne yaptığı belli olmayan, kaos ortamında ne kimse suçlu, ne de masumdu. Köylerde ise durum farklıydı. Neredeyse kimsenin uğramadığı bu küçük yerleşim yerlerinde, insanlar kendi hallerinde geçinip giderken, yaklaşan fırtınada en çok kendilerinin alabora olacağından habersizlerdi.

Evdo (7–8) bu köylerin birinde büyük bir tarlanın ortasına kurulmuş toprak damlı bir evde bir türlü şehirden gelmeyen siyasetçi babası, kocasının yolunu gözlerken evin işlerine boğulan annesi, yatılı lisede okuyan gözü kara amcası ve hemen hemen her şeye karar verip herkesi usulünce çekip çeviren babaannesi Heze’yle yaşıyordu. Şimdilik ailenin tek torunu, Heze’nin de gözbebeğiydi. Gündüzleri arkadaşlarıyla çayırlarda, bayırlarda koşturup oynarken, akşamları Babaannesinin kucağında masal dinlerdi.  Babaanne Heze, torununu elleriyle besliyor, gittiği her yere kendisiyle götürüyor, gözünün önünden hiç ayırmıyordu. Hâl böyleyken Evdo’nun annesiyle ilişkisi, ihtiyaçtan öteye gitmiyordu. Zaten Annesinin evdeki varlığı da Heze’nin koyduğu sınırlardan ibaretti. Kadın Heze’den izinsiz bir yere gitmez, kimseye bir şey veremez, kocasından bile bir şey isteyemezdi. Kocası ona ‘Hanım’ kaynanası ‘Gelin’ diğerleri ‘Yenge’ Evdo ise ‘Ana’ diyordu.  Evdo arkadaşlarılar oynadığı bir oyun vesilesiyle annesinin adını dahi bilmediğini fark ettiğinde hayatındaki boşluğunu da ilk kez fark etmişti.

Heze’nin koyduğu sınırlar sadece gelin için değil, evde yaşayan herkes için geçerliydi. Tabi evin tüm işini sırtlayan ortalıkçı Sülo için de… Sülo hayvanlara bakıyor, ağılı, kileri temizliyor, bağı bahçeyi ekip biçiyor, yetmezmiş gibi kadın işlerine de el atıyordu. Gelin ile beraber tandır yakıp ekmek pişiriyor, süt sağıp, yayık çalkalıyordu. Fakat tüm bunlar Heze’nin nazarında pek fayda sağlamıyordu. Alacak verecekten tut, herkesin yediğine, içtiğine hatta ne konuşacağına karar veren Heze, Sülo söz konusu olduğunda oldukça sert ve ketum davranıyordu. Sülo fazladan kıyak koparmak için durmadan yalakalık yapıyor fakat Heze’ye yaranamıyordu. Zira Heze otoriter olduğu kadar, ilkeli de bir kadındı. Dedikodudan ve yalakalıktan hiç haz etmiyordu.

Heze’nin geçmişi sırlarla doluydu. O seferberlik zamanı göç etmek zorunda kalan Ermeni bir aile tarafından yolculuğa dayanamaz diye bırakılmış bir ‘‘Tanrı misafiriydi.’’ Ancak bunu çok yakın aile fertleri dışında bilen kimse yoktu. Heze ile ilgili bu gerçek büyük bir özenle herkesten saklanmıştı. Ona geçmişinden kalan tek şey, aile şeceresinin yazılı olduğu bir bilezikti. Heze, bu bileziği yıllarca cevher gibi saklamış, sadece bayramlarda çıkarıp takmış, sonra tekrar sandığına saklamıştı. Büyüyüp genç bir kız olduğunda âşık olmuş fakat kökleri ve kimsesizliği yüzünden sevdiği adamla evlenmesine izin verilmemişti. Ama aşk engel tanımadığı için sevdiceği Halil Heze’yi kaçırmış ve bu eve sığınmıştı. Kurak bir tarlayı yuva belleyen karıkoca, çok çalışıp çırpınmış, zamanla köyün en saygın ve varlıklı ailesi olmayı başarmıştı. Halil artık köyün sayılı adamlarından biri olduğundan, zamanında siyasetle uğraşmış ve mebusluk bile yapmıştı. Heze, kimsesizliğini kocasına sığınarak unutmuştu. Kocası da karısını sevip saymış, değer vermişti. Halil ölünce de durum değişmemiş, çocuklar idareyi analarına bırakmıştı. Belki bu yüzden asaleti, soyu sopu dilinden hiç düşürmeyen Heze, sadece aile içinde değil, köyde de sevilip sayılan ve lafı yere çalınmayan bir kadındı. Onun tek zaafı torunuydu. Evdo söz konusu olduğunda akan sular duruyordu. Bir dediği iki edilmeyen torun karşısında otorite yerle bir oluyordu. Hemen hemen her konuda toruna verilen taviz, bir tek oyuncak silah konusunda verilmiyordu. Heze, bırak torununa oyuncak silah almayı, evde silahtan konuşmayı bile yasaklamıştı. Çünkü ona göre oyuncak dahi olsa silah silahtı ve uğursuzluk getirirdi. Evdo da biliyordu. Üzeri dantellerle örtülmüş büyük amca Mustafa’nın hikâyesini.

Vaktiyle abisi Halil kız kaçırdığı için yerine askere giden delikanlı Mustafa, bir namludan çıkan kaza kurşunuyla vurulmuştu. Mustafa’nın vakitsiz ölümü aileyi de parçalamış, perişan etmişti. O gün bu gündür bu evin bir duvarı hep yaslıydı. Bu duvara Asker Mustafa’nın dantel örtülü resmi dışında, lamba dahi asılmazdı. Ama bu acı hikâye bile Evdo’nun oyuncak bir silah sahibi olma isteğini değiştirmiyordu. Zira geceleri dinlediği tüm hikâyelerde kahramanın ya sihirli bir kılıcı, ya bıçağı, ya da silahı vardı. Hal böyle olunca Evdo bir türlü kendini kahraman gibi hissetmiyor, oynadığı oyunlardan da keyif almıyordu.  Artık karar vermişti. Ne yapıp edip, Heze’den gizli bir oyuncak silah alacak ve kendi hikâyelerinin kahraman olacaktı.

Evdo’nun babası Mirza, civarda siyasetle uğraşan hatırı sayılır adamlardandı. Şehirdeki Parti binasından pek ayrılmıyor, ara sıra fırsat buldukça köye geliyordu. Geldiği zamanda kıt kanaat siyasetle geçinen köylünün ziyaretlerinden başını alamıyordu. Hâl böyle olunca, Evdo babasıyla da yeterince vakit geçiremiyordu. Aynı şey günlerce koca yolu gözleyen annesi içinde geçerliydi. Kadın bundan her şikâyet ettiğinde Heze, siyasetin bir aile geleneği olduğundan dem vurup ‘‘huylu huyundan, soylu soyundan vazgeçmemeli’’ diyerek övünüyordu. Fakat Heze aynı hoşgörüyü şehirde yatılı okuyan küçük oğluna göstermiyordu. Abisine nazaran daha radikal bir çizgi çizen genç adamın başı sıkça derde giriyor, okuldan eve gönderiliyordu. Heze onu sert bir dille uyarıyor, sağ sol olaylarından uzak durmasını, okuyup adam olmasını söylüyordu. Evdo, bu gelişleri fırsat bilip, oyuncak bir tabanca getirmesi için defalarca amcasının yakasına yapışmıştı ama nafile. Amca, ya gizlice yavuklusuna bir hediye, ya yasaklı bir dergi, ya da Kürtçe bir kaset getirmişti.

Hal böyleyken Evdo ne yapsın yazık? Ne geçmişi, ne soyu, ne zenginlik, ne de siyaset  bir oyuncak silah sahibi olmasına yetmiyordu. Böylece hayallerindeki kahraman hep eksik kalıyordu. Evdekilerden ona hayır yoktu. Aslında oyuncak silahı almanın tek yolu tablasının üstünde köylünün tüm ihtiyaçlarını taşıyan Çerçiden geçiyordu. Çerçinin köylü insanların hayatındaki yeri başkaydı. Özellikle genç kızların ve çocukların en iyi dostu, yolunu gözlemekten hiç usanmadıkları kahramanıydı. Küçücük bir tablaya aynadan tutun takıya, çeyizden tutun oyuncağa kadar akla gelecek her şeyi sığdırıp köy köy dolaştıran bu adamların hafızası da tablayı iten kolları kadar güçlüydü. Neredeyse herkesin eksiğini gediğini bilir, en özel siparişleri dahi adrese teslim getirirlerdi. Belki de bugünün marketlerinin fikir babası olan bu adamlar, aslında o günlerin bir nevi Noel Baba’sıydı. Zaten “orda bir köy var uzakta ’’ya gelen tek yabancı da onlardı. Hemen her kadının siması gibi adını da bilen Çerçi, belli ki Heze’yi de biliyor, onun koyduğu silah yasağına harfiyen uyuyordu. Bu yüzden Evdo’nun tüm ısrarlarına rağmen oyuncağı vermekten çekiniyordu. Evdo defalarca isteyip yalvarmasına rağmen istediğini alamamıştı. Ama pes etmeyecekti. İyi bir plan hedefe giden yolda atılan ilk adımdı. O da her yolu deniyordu. Sonunda en iyi planı yaptı. Bir daha Çerçi geldiğinde arkadaşı Remo’ya gönderecek ve Remo ne yapıp edip, adamı ikna ederek tabancayı alacaktı.

Sonbahardı… Bayramdan önce Çerçi köye son ziyaretini yapıyordu. Tablanın üstünde iki naylon tabanca vardı. Ne tesadüf ki Evdo’nun o gün hiç parası yoktu. Remo ile kara kara düşünüp, Çerçiye verecek bir şeyler ararken tulumbanın yanında ki dibek taşının üstünde duran parlak, sarı bileziği fark ettiler.  Evire çevir baktılar. Sıradan bir bilezik gibiydi. Alıp almamak konusunda birbirini ikna etmeye çalıştılar. Burada unutulduğuna göre ‘pek kıymetli bir şey değildir’ diye düşündüler. Zaten köy kadınlarının hepsinde bunlardan var. İçinde bir şeyler yazılı ama köyde okul yok ki okuma yazma bilek. Zaten yazıda bir tuhaf. Amcasının defterinde gördüklerinden farklı sanki. Sonunda, Allah’ın bileziği bu zor zamanda kullanmaları için buraya bıraktığına karar verdiler. Alıp köye indiler. Evdo bir köşede bekledi, Çerçi alışverişi bitirmiş köyden çıkmak üzereydi. Remo peşinden koşup köprünün üstünde yakaladı adamı. Yalvar yakar paçasına yapıştı. Anasından güç bela almıştı bu bileziği. Zaten bütün yaz bir oyuncak silah için ırgatlık yapmıştı evde.  Bileziği Çerçiye uzatıp, bin bir dil dökerek silahı almayı başardı. Çerçi böylesi takaslara çocuklarla pek girmiyordu ama bayram üzeri çocuğu mutsuz etmek de istemedi. Hem bir dahaki bahara kadar gelmeyeceğini bildiğinden, çocuğun hevesi kursağında kalsın istemedi. Remo silahı kaptığı gibi koşarak Evdo’ya getirdi. O gün çocuklar her şeyden habersiz mutlu mutlu oyunlar oynarken, evde olanca kıyamet kopmaktaydı. Akşam Evdo eve geldiğinde, her yeri birbirine katılmış görünce tedirgin oldu. Heze çok kızgın ve üzgündü.  Bileziği ailesinden kalan tek yadigârdı. Bugüne kadar onlara uğur getirmişti. Sahip oldukları tüm güzelliklerde o bileziğin payı büyüktü. Eğer kaybolduysa başlarına uğursuzluk geleceğini, belki de felaketlerin kapıda olduğunu söyleyip, dövünüyordu. Gelini ve Sülo’yu azarlıyor, eve sahip çıkmadıklarını, bilezik çalındıysa eğer, olsa olsa bir yabancının yapacağını söylüyordu. Öyle ya herkesin birbirini tanıdığı bu köyde hiç bir şey bir yere gitmiyor, kimse kimsenin malına zarar vermiyor, geceleri dahi kapılar kilitlenmiyordu. Bu durumda bileziği alan bilinçli almış ve onlara bir sinyal vermiş olabilirdi. Öyle ya da böyle onlarda nüfuslu bir aileydi. Üstelik oğlu siyaset ile uğraştığı için, içi rahat değildi. Evdo duydukları karşısında şok olmuştu. Bileziği çerçiye verdiği için pişman olduğu kadar korkmuştu da. Belli ki bu bileziğin kerameti sandığından da büyüktü. Onu bir oyuncak silahla değiştirmiş olmanın suçluluğuyla olan biteni saklaması gerektiğini biliyordu. Ertesi gün Remo’yu uyarıp, bileziğin bildikleri gibi masum olmadığını, yaptıklarının büyük hata olduğunu söyledi. Artık olanları telafi etmek için çok geçti. Çerçi bir dahaki bahar gelene kadar bu sırrı saklamaktan başka çareleri yoktu. Zaten sır duyulsa bırak Heze’yi, kötü ruhlar onları sağ koymayacaktı.

Eylül ayıydı… Bayramdan önce beklenmedik felaket gelmişti. Bir sabah uyandıklarında ülkede darbe olmuş, asker yönetime el koymuştu. Sokağa çıkma yasağı ilan edilmiş, ölen ölmüş, kalan sağlar tutuklanmıştı.  Büyük şehirlerde hâl böyleyken bölgede darbenin etkisi daha sert ve yıkıcı olacaktı. Zira yasaklanan sadece sokaklar ve siyaset değil, bir toplumun kültürü ve dili olmuştu. Silah arama vesilesiyle köylere yapılan baskınlarda yaşananlar, gözden ırak şiddetin sınırlarını zorluyordu. Olaylar hızla gelişiyor, masum yaşamlara darbenin gölgesi düşüyordu. Evdo’nun Babası Mirza’nın pek çok arkadaşı şimdiden tutuklanmıştı. Amcası okulu bırakıp eve gelmişti. Daha ilk baskında bulunan Kürtçe kaset ve dergi yüzünden gözaltına alınmıştı. Bu olaydan sonra Evdo’nun babası Mirza’da topun ağzındaydı artık. Sıra kendisine gelmeden bir yolunu bulacak ve yurtdışına kaçacaktı. Almanya’ya vardığında ne yapıp edip ailesini de yanına alacaktı. Bir sabah amcası gitmiş ve bir gece babası ortadan kaybolmuştu. Evdo neye uğradığını şaşırmıştı. Kısa bir süre içinde iki kadınla köyde yapayalnız kalmıştı. Yetmezmiş gibi hayvanlar apar topar satılmış, tarlalar ekilmemişti. Her kesle ilgili her şeyi bilen Sülo onları bırakıp köye bekçi olmuştu. Artık güvensizlik ve şüphe köyde kol geziyordu. Evdo çocuk aklıyla olanlardan kendini sorumlu tutuyor, bir oyuncak silah için çerçiye verdiği bilezik yüzünden başlarına bu uğursuzlukların geldiğini düşünüyordu. En büyük isteği baharda çerçi geldiğinde, bileziği bulup Heze’ye vermekti. Böylece her şeyi düzelteceğine inanıyordu. Ama olmadı. Baharda işler daha da kötüye gitti. Çerçi bir daha gelmedi. Onun yerine traktörlerle köyleri gezip el emeği göz nuru halıları, bakır tabak, çanakları birkaç parça halıfleks ve çinko tabak, çanakla takas eden kütür talancıları dolaşıyordu.

Köyde yazılan korku senaryoları yüzünden iyice yalnızlaşan aile yoksullukla da baş etmek zorunda kalmıştı. Ta ki Mirza bir yolunu bulup, ailesini önce İstanbul’a oradan da Almanya’ya götürene kadar…

Almanya’da zaman hızla geçmiş, Evdo büyümüş, üniversiteye gidiyordu. Heze hepten yaşlanmış, her gün bir hastalığa yakalanıyordu. Evdo artık Heze’nin tüm hikâyesini biliyordu. Çocukluğundan verdiği sözü unutmamıştı. Sonunda bir gün karar verdi. Bir yolcuğa çıkacak ve yıllar önce hayalini kurduğu şeyi yapacaktı. Ne yapıp edip o bileziği bulacak, ölmeden önce Heze’nin koluna takıp sebep olduğu kayıplara son verecekti. Böylece Heze kökleriyle buluşacak, Evdo’da yıllardır çektiği acıdan kurtulacaktı. İlginçtir ki babasının karşı çıkmasına rağmen, Heze torununun memlekete gitme isteğini desteklemişti. Zaten fark etmezdi. Evdo gitmeye kararlıydı.

Küçük bir çocuk olarak terk ettiği köye bir delikanlı olarak döndü. Memlekette gördüğü manzara yıllar öncesinden farksızdı. Hava puslu, şehir merkezi hala panzerliydi. Köyler boşaltılmış, aileler göç etmişti. Kalanlar Sülo’nun öncülüğünde korucu olmuştu. Evdo köyden başlayıp bileziğin izini sürdü. İstanbul’a kadar başına gelmedik kalmadı. Tam bileziğe yaklaşmışken gözaltına alındı. İçerdeyken doğduğu ülkede nüfusa kaydı bile olmadığını, doğuda turist, batıda terörist sayıldığını öğrenecekti. Gözaltındayken babaannesi vefat etmişti. Fakat bundan haberi olmamıştı. Çıktığında umutsuzca otele gidip, dönüş için toparlarken ecnebi bir esnaf elinde bir kutuyla çıka geldi. Evdo bileziği görünce gözyaşları sel oldu. Sevinç ve hüzün aynı anda akmaktaydı. Apar topar Almanya’ya döndü. Ancak babaannesinin öldüğünü duyunca yıkıldı. Heze ölmeden önce ona bir mektup bırakmıştı. Aidiyet duygusu ve kökler hakkında yazılmış bu cümleler tarihe bir not olarak düşecekti. “Seni çok seviyorum. Kıymetlim ve köklerini bulmak için gösterdiğin çabadan dolayı minnettarım. Dünyaya gelirken nereden geldiğimizin bir önemi yoktur oğul… Giderken de öyle. Önemli olan bir şeyleri görmek değil, önemli olan hissetmektir. Ben nereye ait olduğumu bilerek öldüğüm için mutluyum. Sende gidip gördüğün için çok şanslısın. Zaten aynı göğün altında bütün çocuklar ‘‘Tanrı Misafiri’’ değil midir?” demişti.

Evdo mektubu bitirip toparlandıktan sonar mezarlığa gitti. Sadece adı ve soyadının yazılı olduğu eksik mezar taşını alıp, yerine bileziğin içindeki aile şeceresinin yazılı olduğu mezar taşını Heze’nin başucuna yerleştirdi. Elleriyle kazıdığı çukura bileziği koydu ve mavi bandanasının içinde getirdiği bir avuç memleket toprağını üzerine atıp, gömdü. Böylece verdiği sözü tutmuş, onu ebediyen kökleriyle buluşturmuştu…

Bu köşede yayınlanan tüm yazı ve kişisel görsellerin Telifi yazar Yüksel Budak’a aittir

Yazar Profili

Yüksel Budak
Yüksel Budak
21.03.1978 AĞRI
YABANCI DİL: İngilizce
1995 TRT İç ‘’SAHTE DÜNYALAR’’ adlı TV dizisinde prodüksiyon ekibinde sektöre giriş yaptım.
Sırayla : KÖSTEBEK
YEDİTEPE İSTANBUL
GÜLBEYAZ
MÜJGAN BEY
YENİDEN ÇALIKUŞU
SERÇE
AİLE REİSİ
CENNETİN SIRLARI GİBİ TV DİZİLERİ,
CUMHURİYET
EXİLE İN BÜYÜKADA/ BÜYÜKADA’DA SÜRGÜN
FIRTINA
FOTOĞRAF
MÜNFERİT
BEN GÖRDÜM
Gibi çeşitli festivallerden ödül alan Sinema filmlerinde Uygulayıcı Yapımcı ve Genel Koordinatör olarak yer aldı.

Reklamlar: AKBAN TANITIM KAMPANYASI,
MİLKA SERİSİ
MAVİ JEAN
TV Programları: KAZANMAK İÇİN BİR DAKİKA
AKIL KARI
TONGA
V. B
Yabancı Yapımlar: ARABİAN NİGHTS- HALLMARK TV CHANEL
EXİLED İN BÜYÜKADA-MİLANO FİLM FESTİVAL BEST DOCUMATERY FİLM
LİFE OF VİZİNO-SİNEMA FİLMİ-SELANİK FİLM FESTİVAL 8 AWORDS
İNTER CİTY PORTER OF CİTEY İSTANBUL-ZDF KANALI EN İYİ ŞEHİR BELGESELİ

ISTANBUL ENFANTS DE LA RUE-İSTANBUL ÇOCUKLARI
guest
5 Yorum
Oldest
Newest Most Voted
Inline Feedbacks
View all comments
Yuksel

Yüreğinize sağlık,bana nenemi hatırlatı bu hikayen,çok duygulandım,bende nenemi yaşarken gördüm,bir Ermeni kızıydı ama bir türlü aleni bir şekilde söyleyemedi Ermeni olduğunu,doğrusu bizde kimse bilsin istemiyorduk,
Cardin dilê te saxbe û pênûsa te hertim binivîse

Yuksel

Bana özelden gelen bu yorumu paylaşmak istedim. Zira bu hikayenin amaçlarından bir de bunu yaşamış tüm kadınları saygıyla anmaktı. Mutlu oldum. Başarmışız🙏

Yuksel

Ya gecenin bu dilimi ni uykusuz geçirmeme değmiş doğrusu evet hepimiz yaşamın için de misafiriz kimi yerini bilen misafir kimi ise arsız misafir ve beni hep dusundurmusdur insanın nerden gelip kendi aidiyetinin ne olduğunu araması hikayen oldukca otantik bir hikaye emeğin ve yüreğin bu hikayeleri canlandiracaktir diye dusunuyorum

Bu hikayenin farkındanmı bilmiyorum bu güzel yorumlar bana özelden geliyor. Bende sizlerle paylamak istiyorum ki böylesi hikayeler yazmak isteyenler aslında nereye dokunduklarını bilsin.. Teşekkürler 🙏🙏🙏

Ebru oğuz

❤️❤️❤️🙏 çok derin bir öykü film gibi seyrettim

Derya

Her yazın gibi buda mükemmel ❤🖒🌻

5
0
Would love your thoughts, please comment.x
()
x