Tarihi çarpıtanlar tanınmaz bir yüzle kalır ama…

Üç farklı toplum ve dille geldim bu yaşa. İlki içine doğduğum, ikincisi yedi yaşımdan itibaren katıldığım ve üçüncüsü göç ettiğim ama kelimenin tam anlamıyla bütünleşemeyip paralel bir yol tutturduğum toplum ve dil. Adlarını koyarak sıralamak gerekirse; Zaza/Kırmanç toplumu ve Zazaca/Kırmançca, Türk toplumu ve Türkçe, Avusturya toplumu ve Almanca.

İçine doğduğum toplum ve dil, on beş yıl öncesine kadar yok sayılmıştı; eğitime başlamak, hayata atılmak bu toplum ve dilden kopmayı dayattı. Ki ebevenylerimizin ekseriyeti de bu ‘kaçınılmaz gidişat’ı kabullenmiş, itiraz etmemişlerdi. Hatta daha ileri gidip teşfikte bulunanları da az değildi.

Yedi yaşımdan itibaren -bütünleşecek şekilde- katıldığım ikinci toplum ve dil süreci, on yedi yaşlarıma kadar tam anlamıyla bir asimilasyona tekabül etti. On yıl, anadilimden ve o günkü inancımdan -en azından hayatımı kamuya açık alanlarda sürdürdüğüm çerçevede- tamamen koparıldım.

İstanbul’da başlayan liseli yıllarda çok daha net ve açık anlamaya başladım ki çok ama çok sorunlu bir ülke, toplum ve devlette dünyaya gelmişim. Sekiz yıl boyunca herkes gibi bana da okutulan tarih, bir kurgular yığınının kayda, yazıya geçirilmesinden ibaretmiş; meğer, özellikle de sorunlu toplumlar, tarihlerini uydurma becerilerine orantılı olarak yeniden yazmaktalarmış! İlk ve orta okul sıralarında, adına ‘tarih’ denilen dersle, yaşanmış olanın gerçeğe uygun bir temelde bize aktarıldığını varsaymakla fena yanılmışım.

Meğer toplumların tamamı, adına ‘tarih’ dedikleri şeyi, her istendiklerinde ve güncel ihtiyaçlarına göre değiştirebilecekleri bir şey saymaktaymış! Bu yaşa kadar bir bireyi ve vatandaşı olarak geldiğim üç toplumun gidişatına baktığımda, ‘tarih’ denilen şeyle ilgili girişte yazdıklarımı farklı oranlarda görüyor, yaşıyorum.

Azımsanmayacak sayıda bilim insanı, “tarih yazımı” konusunda da yaşanmış olanın gerçeğe uygun bir temelde aktarılması için çokça çabalamış. Emekleri, hiçbir işe yaramamış da değil. Ama dün olduğu gibi bugün de toplumların ‘kader’ini belirleyenlerin en büyük kozları, en güçlü ve etkili silahları uydurulmuş, çarpıtılmış ‘tarih’ oldu, olmaya da devam etmekte. Yapanların niyeti farklı bile olsa, tarihle ilgili yapılan ideal, büyülü ve abartılı tanımlar, söz konusu uydurmalara, çarpıtmalara hizmet etmiş; kabul edilir sayılmalarını sağlamış, belli oranlarda temize çıkarmış onları.

March Bloch, tarihi, “değişmenin bilimi” olarak tanımlayanlardan biri. Doğru ve gerekli olan, tarihin öyle bir işlev görmesidir elbette. Oysa dönüp bakıldığında, bu tanımın, sadece şık ve iyi niyet gösterisi bir ifadeden ibaret olduğu görülür. Ne yazık ki bu konuda da ‘olması gereken’ ile ‘olabilen’ arasında devasa bir uçurum var. Nitekim Prof. Barraclough da bu uçuruma dikkat çeker ve “okuduğumuz tarih kabul edilmiş bir dizi yargılardan ibarettir”, der. Sözü geçen yargılar, elbette her bir toplumun her bir döneminin egemenlerinin yargılarıdır.

“Tarihin mutlu sayfaları boş sayfalardır”, der Hegel. Uluslararası, ulusal, sınıfsal, bireysel boyutlarda, gerçekten de esasen bir acılar ve mutsuzluklar ‘destanı’dır tarih. Ki sadece toplumların tarihinde değil, kişisel tarihlerde de görülür aynı durum. Denis de Rougemont, “mutlu aşkın tarihi yoktur” der. ‘Muhteşem bir sevda’nın sevgili ‘fahişe’si Elsa’nın peşinde derbeder olmuş Aragon, neden daha da ileri gitti ve ateşin düştüğü yerdeyken şunları söyledi: “Mutlu aşk yoktur.” Fuzulî, Mecnun’u anlatırken niçin aynı sonuca varır: “Kim derse sana aşkta mutluluk var inanma / Fuzuli dese bile şair sözü yalandır.”

Ya kişisel tarihlere ne demeli?

Nasıl ki bir toplumdaki her egemen sınıf kendi tarihini, bütün toplumdaki sınıf ve tabakaların tarihi olarak dayatmış ve dayatmaktaysa, bireyler de örneğin kendi aşklarını ‘evrensel aşk’ olarak öne sürebilmiş ve sürebilmektedir. Proust, zamanında kendi aşkını anlattı, ama kendisi de okurları ya da takipçileri de bütün insanların aşkını anlattığını varsaydı.

Bunu bir ‘yanılgı’ olarak tanımlayacaklardan biri Sartre’dır. Ona göre, herkes kendini anlatmakla, sadece kendini başkalarına anlatmış olur; yoksa, kendinden yola çıkan birinin herkesi anlattığı, kaba bir yanılgıdır. Herkes şöyle dursun, bir insan kendinden yola çıkarak bir ikinci kişiyi bile anlatamazdı. İnsanlar da doğaları ve kültürlenmeleri gereği, ‘bir’ ya da ‘aynı’ değil, ‘tek’tirler. Sartre, anlatmadaki beceriksizliğimizin ve sahteciliğimizin altını çizmek için roman kahramanlarından birine şunu söyletir: “Gerçekten varolunabilindiğinde yaşananların ardından konuşulmadığını biliyorum.”

İnanası gelmiyor insanın, kendini kötü hissediyor elbette. Gerçekten de can yakıcı, acıtıcı bir sorudur bu: Toplumsal ve kişisel tarih dediğimiz şey, bu kadar uydurma olabilir mi? Hangi birimiz böyle bir şeyle yüz yüze kalıp cebelleşmeyi murat eder ya da ister ki! Ne yazık ki sorular ortada: “Gerçek yaşamımız” diyerek, hepimiz her zaman hikâye mi anlatıyoruz? Toplumsal ve kişisel tarihlerimiz, kendi hikâyelerimiz ile başkalarının hikâyeleri arasında gidip gelmekten mi ibaret?

Egemen tarihe karşı “bilgisizlenme” eylemi

Egemenler, her bir sistemin muktedirleri o kadar çok avantaja ve araca sahiptir ki devranlarına karşı bayrak açmış muhalif hareket ve bireylerin önemlice bir kesimini de, uydurulmuş tarih okumalarıyla zehirlerler. En radikal muhaliflerde bile, egemen tarihin etkisi ve kuşatmasıyla karşılaşılır. Sistemin en mağdur kesimlerini oluşturan ezilen sınıf ve tabakalara gelince, bu geniş kitlelerin beyinleri, egemen tarihi kabullerin çöplüğü olsun istenir; egemenler bu istemlerinde başarılı olduğu sürece, sistemleri de berdevam eder.

Madem ki günümüzde dünyamız, her alanda globalleşmiş tekelci bir kapitalist sistem altında, anti-kapitalist muhalif hareketler ve bireyler, öncelikle kendi beyinlerini egemen tarihsel kabullerin çöplüğü olmaktan kurtarmalıdır. Bu, kelimenin gerçek anlamında başarılmadıkça, geniş kitlelere yönelik her türlü çalışma ve çaba eksik, cılız, yarım yamalak kalır, ki kalıyor da.

Öyleyse, bilinçli bir anti-kapitalist birey, egemen tarihsel kabuller karşısında bir tür “bilgisizlenme”, dayatılan verili birçok bilgiyi bir kenara bırakma süreci yaşamış kişi de olmak durumundadır. Egemen önyargı ve güdümlü kabuller yığınını, başka türlü aşması mümkün değildir.

Hüseyin A. Şimşek
www.huseyin-simsek.com

 

 

 

Yazar Profili

Hüseyin A. Şimşek
Hüseyin A. Şimşek
1962’de Erzincan-Tercan’da dünyaya gelen ve 1977’de ailesiyle İstanbul-Tuzla’ya yerleşen Şimşek’in gazetecilik-yazarlık çalışmaları 1987’de başladı. 1998’e kadar 2000’ne Doğru, Nokta, Aktüel, Tempo, Akis, Yön, Roj ve Jiyana Nu gibi haftalık yayınlarda; Yeni Demokrasi ve Komün gibi aylık siyasî dergilerde; Gündem, Cumhuriyet, Aydınlık, Yeni Politika, Demokrasi, Yeni Ufuk gibi günlük gazetelerde; Umut FM, Kent FM, Yön FM gibi radyo kanallarında çalıştı. Mayıs 1998’de Avusturya’nın başkenti Viyana’ya yerleşti ve gazetecilik faaliyetlerini burada sürdürdü. Viyana Postası, Canlar ve Öneri adlı aylık dergilerde; Avrupa bazlı günlük gazete Özgür Politika’da, haber programı ve dökümantasyon yapımcısı olarak Yol Tv’de çalıştı. 2016’dan itibaren ise yazarlık ve yöneticilik çalışmalarını hallac.org, gazeteoneri.at, sonhaber.ch ve artıgerçek.com gibi çevrimiçi medya organlarında sürdürdü. Bugüne kadar yayımlanan kitaplarının sayısı (4 roman, 4 şiir ve 4 araştırma olmak üzere) toplam 12 adettir.

www.huseyin-simsek.com
huseyin.simsek@gmx.at
guest
0 Yorum
Inline Feedbacks
View all comments
0
Would love your thoughts, please comment.x
()
x