TARİHİN DERİNLİKLERİNDEN HORTLAYAN GERÇEKLER

HomeKitap Önerileri

TARİHİN DERİNLİKLERİNDEN HORTLAYAN GERÇEKLER

KELLE KOLTUKTA DOLAŞAN İNSANLAR

Terry Eagleton Marksizm ve Edebiyat Eleştirisi kitabında şöyle diyor: “En büyük sanat eserleri bunu yaparak insani bütünlüğün pek çok imgesiyle zenginliğini yansıtır ve kapitalist toplumun yabancılaştırıp parçalamasına karşı savaş açarlar. Lukacs böylesi sanatları ”gerçekçilik” diye adlandırıyor ve Yunanlar ile Shakespeare’in yanı sıra Balzac ve Tolstoy’u da burada sayıyordu; tarihsel “gerçekçilik”in üç büyük dönemi Antik Yunan, Rönesans ve 19. yüzyıl başları Fransasıydı. “Gerçekçi” bir yapıt; insan, doğa ve tarih arasındaki karmaşık, kapsamlı ilişkiler kümesi bakımından zengindir ve bu ilişkiler, Marksizm’e göre tarihin belli bir aşamasının en karakteristik özeliklerini barındırır, açığa çıkarır. Lukacs “karakteristik” kavramıyla herhangi bir toplumdaki bu örtük güçlerin, Marksist bir bakış açısından tarihsel olarak önemli ve yenilikçi olanı, toplumun içsel yapısını ve dinamiğini açığa vurduğuna işaret eder.” Nuray Karadağ’ın Kelle Koltukta romanı da insanı, bütünlüğü içinde zenginliğiyle vermeye çalışan bir roman. Toplumsal sorunlara eğilen, bunları o karmaşa ve kaos alanında göstermekten çekinmeyerek veren bir roman.

Roman geleneğimiz içinde Suriyelilere değinen yok gibidir hatta mülteci sorununa giren yok gibidir. Oysa son on yıl her gün bu sorunla iç içeyiz. Bunun yanında tarikat ve kadın sorununun iç içe girdiği hem de on iki yaşında bir kız çocuğuna cinsel istismar sorununu edebiyata taşıyan yok gibidir. Günümüz sanatı toplumsal sorunları yansıtan, bunları tartıştıran bir sanat olması gerekirken bunlardan kaçan bir sanata dönüşmüştür. Karadağ’ın romanı ise gerçekliğin içine yönelen, gerçekliğin nasıllığını gösteren, bizimle tartışan bir roman. Çoğu sanatçı toplumsal sorunları anlatır ama bu sorunlarını birincil ve ikincil olarak anlatmaz. Sorunun merkezleşmesi veya toplum arasındaki git gide katmanlaşmasına rağmen bu merkezi sorunları ıskalar. Oysa Karadağ bu sorunları ıskalamadığı gibi sınıf savaşımı acısından merkezileşmiş bu sorunu önümüze serer. Bazen onlarca makale ile anlatılan sorun önümüzde net bir şekilde durur.

Neden bir Suriyeli gencin bir Kürt’e, Türk’e âşık olmasını kimse anlatmaz?

Neden tarikatlarla ortaya çıkan altı, on iki yaşında bir kız çocuğuna yapılan tacizi, tecavüzü kimse anlatmaz?

Karadağ; Hiranur Vakfındaki olayı, olay haberleştirilip kamuoyunun bilgisine sunulmadan önce ve farklı bir şekilde romanında anlatıyor. Bütün bunlar, Karadağ’ın bu sorunları bilince çıkardığını, bu sorgulanmanın birincil olmasını istediğini söyler bize.

Gerçekçi sanatçı, tarihsel olay ve olguları öne alırken bu olay ve olguların ortaya çıkardığı çelişkileri, insani yabancılaşmayı ve sınıfsal savaşımını önümüze serer. Onun başarısının nedeni toplumsal sorunların temelinde yatan derinliğe inmesidir.

“BEKÇİ ABUSİM

Amirem, sizi nasıl tanımam. İlçemizin koskoca emniyet müdiresisiniz. Sizi daha önce gördüm ilçede ama şahsen tanışmadık. Hoş geldiniz, göreviniz hayırlı uğurlu olsun. Kayıp adamı aramak için biraz aşağılara indim. Belki aşağı yuvarlanmıştır diye… Yok, normalde kimse kolay kolay yuvarlanamaz buradan. Bir kere, ben izin vermem. Buraya gelenler kenarlara ya da heykellere çok yanaşınca uyarır, uzaklaştırırım onları. Heykellere mi? Zarar vermesinler diye amirem. Görseniz, bazıları ata biner gibi heykellerin üstüne binip fotoğraf çektirmeye kalkışıyorlar. Müze müdürümüz, bunlara kesinlikle izin vermeyin, dedi. Hem ayıp, saygısızlık oluyor tarihi şahsiyetlere.”

Bu gereksiz ve nerede ne söyleyeceğini bilemeyen tipler, Karadağ’ın romanında sürekli önümüze çıkar. Çoğu sorgulamalar ve bazı konuşmalar bu tarzda geçer. Önemli bir kişinin önünde ne dediğini şaşıran tipler de diyebiliriz bunlara. Fakat bu ruh hali topluma, doğru yerleşememiş insanın ruh halidir. Kendini anlatamamış, kendi olamamış insanlar. Bunu günümüzdeki toplumsal baskının getirdiği sonuç olarak görebiliriz. Burada önemli olan Karadağ’ın bize bunu göstermesi ve gerçekçi bakışının diplere kadar inmesi. Bu tiplerden birisi yani Abusim, daha sonra davranışlarının kökenleriyle birlikte bir roman karakteri olarak kendini oluşturur. Tabii ki Karadağ’ın kurguda izlediği yöntem bu tiplerin böyle şaşırmış ve gereksiz konuşmalarını göstermek için. Fakat bu ruh hali aynı zamanda genelleşmiş bir toplumsal durum değil mi?

Yine “Müdürlükten çıkarken günü sonuçsuz kapatmanın sancısıyla cipime atladım. Bir an hiç kimseye hiçbir şey söylemeden kaçıp gidesim geldi buralardan. Nereye gideceğimi hiç düşünmeden uzun bir iç ve dış yolculuğa çıkasım geliyordu uzun zamandır. Sonra Bahri geliyordu aklıma, vazgeçiyordum. Bahri’yi aradım. Cevap vermedi. Otopside olmalıydı. Bugün yine bir yerlere sığamayan ben, kendimi eve sığdırmaya hazır değildim. Ev yerine lojmanın lokantasına gittim yine. Orada Barlıbars’ı gördüm yine. Sohbet edip yemeğimizi yedik yine. Yemekten sonra Lojman Kafe’ye çay içmeye gittik yine…Olsun, yalnız başıma bir yerlere sığamamaktan iyiydi yine” Romanın kahramanı Ayışığı bu depresif ruh haliyle sürekli görünür. Günümüzde çalışan ve çalıştığı yerde sorunlar yaşayan insanların psikolojisini göstermesi acısından önemli bir pasaj. Bu durumu roman içinde sürekli görüyoruz. Bunun nedenlerine dikkatli bakınca bir yandan gidilen yerde oluşan mahalle baskısı, diğer yandan bu toplumsal baskıdan dışarı çıkabilecek sosyal alanların azlığı karşımıza çıkar. Bu anlamda kişiler, yaşam alanlarının daraltılmasından dolayı sürekli gergin ve depresif olabiliyor. Kent ve yaşam arasındaki ilişkiyi görmek ve göstermek açısından anlamlı.

Başkomiser Ayışığı’nın geldiği yer, toplumsal baskının yoğun yaşandığı Kommagene’dir. Bu baskı, tarikatların etkisiyle zirveye çıkıyor. Günümüz tartışmalarında mahalle baskısı bol bol kullanılırken işaret edilen bir alandır işte burası. Bu zor, çok çeşitli ilişkilerin ve baskıların yaşandığı alanı bize resmetmeye çalışmaktadır hem de gerçekçi bir tarzda. Parmağına bir yüzük takıp takmamanın sorun olduğu bir yer burası, o yoğun mahalle baskısını ta romanın başında bize hissettirir yazar. “İlişkimiz, sevgi, saygı, güven ideal üçlüsü içinde devam ediyordu. İyi ki… Yalnız, Bahri’yi; eşiyle bile bir mekâna gidip oturmayı ayıp sayan insanlarla dolu bu ilçede, nişanlım olarak tanıtmak zorunda kaldım. Parmağıma bir alyans bile taktım inandırıcı olmak için” Fakat bu kadarı yeterli değildir. Gelinen yerin nasıl bir baskılandırma olduğunu göstermesi anlamında ilginç anekdotlar var romanda. “Maalesef onlar, kimse okumasa da demirbaş olduğu için götüremezsin. Seni buradaki Halk Kütüphanesine üye yapalım, oradan al kitapları.” “O hiç olmaz komserim.” “Neden?” “Etrafta laf ederler”. Etrafta laf ederler anlayışı, dinsel ideolojinin toplumu ne kadar esir aldığını göstermesi acısından önemli. Aslında kitap okumaktan, sanat yapmaktan utanmamalı insan veya bu etkinliği saklamamalı. Oysa burada tam tersi oluyor. Toplumun genel amacı kendini geliştirmek, kültürel bir varlık olarak insan olmak olmalı.

“Evet, tanıyorum. Duydum kaybolduğunu. Evet, benimle evlenmek istiyordu. Ben mi? Şey… Ben de onunla evlenmek istiyordum. Yok, ailem istemiyordu. Yabancı diye. Hem de fakir diye. Telefonla konuşuyorduk. Sonra ailem öğrendi. Telefonumu elimden aldılar. Bazen arkadaşımın telefonuyla konuşuyordum onunla. Evet, görüşüyorduk. En son üç gün önce konuştuk öğleden sonra. Şehre gidip iş arayacağım dedi. Yok, tütün işi bitince paramı alıp gideceğim, dedi. Düşmanı mı? Bizimkiler sevmez onu ama bir şey yapmadılar. İki ay önce abim onu dövdü. Beni aramasın diye. Beni de dövdü. Yok, öyle yaralanacak kadar dövmedi ikimizi de. O günden sonra çok gizli görüştük. Yok, abim daha karışmadı.”  (…) “Evet. Bazen maddi sorunlar yüzünden gerildikleri oluyor. Mesela Suriyelilerden önce buralarda çalışan tarım işçileri daha kolay iş bulup görece iyi para kazanırlarmış ama Suriyeliler daha ucuza çalıştıkları için yoksul tarım işçilerinin gelirleri de iş bulma olanakları da azalmış. Bu yüzden tarım işçileri Suriyelileri pek sevmezler. Bazen onlara sataştıkları da olur. Yaralamalı kavgalar var kayıtlarda.”(…)  “Var, genellikle Suriyeli kızlarla bu yörenin gençleri, aslında daha çok varlıklı yaşlıları evleniyorlar. Resmi nikâh yaptıkları pek yok. Daha çok dini nikâh yapıyorlar.” “Peki, Suriyeli erkeklerle evlenen yöre halkından kızlar var mı?” “Valla hiç duymadım. Buradaki Suriyeliler yoksul olduğu için kimse kızını bunlara vermek istemez”

Bu üç alıntıyı üst üste verdim ki, Kelle Koltukta’da geçen Suriyelilere dair sorunun geniş bir şekilde nasıl açımlandığını göstereyim. Bu, geniş ve toplumsal sorunları bütünlüğü içinde gösterme çabasını doğru algılayalım diye. Yani kuru ve düz anlatım yerine geniş ve bütünlüklü anlatımı görmek için. Buradaki çaba gerçekliği doğru algılama, algılatma çabası. Bir yandan kızın ailesinin kız bir Suriyeliyi seviyor diye baskı yapması öte yandan yoksul Suriyeli kızlarla varlıklı yaşlıların evlenmesi. Bu evlilik anlayışına kimsenin karşı çıkmamasıysa, tarikatların oluşturduğu ideolojik anlayışın etkisi. Bu romanda Suriyelilere dair ideolojik boyutun oluşumunda tarikatların da etkisini görüyoruz. Önümüze koyup düşünmediğimiz bir olgu, önümüze geliyor. Bunun yanında Türkiyeli tarım işçileriyle Suriyeli işçiler arasındaki çelişkiler önümüze seriliyor. Bütün bunlar sanat eserinin sınıf mücadelesini belirlemesi, o yoğun çelişkilerle kaplı girift alanın açımlanmasıdır.

Romanda kadın sorununa dair bölümler var. Bütün bu kadınlar toplumsal statükoyu kabullenmiş ve bu statükolara alışkın şekilde yaşıyor. Başkomiser Ayışığı’nı zorlayan durum da bu. Fakat kadınlar romanda edilginken yaşanan olaylardan sonra etkin oluyor ve toplumsal mücadelede yerini alıyor. Kadınlarla birlikte toplumsal alan da değişiyor. Bu mücadeleyle ortaya çıkan değişimin hâlesiyle romanın genel yapısı oluşuyor. Gerçekçi anlatımın önemli bir nüvesi bu. Kadın cinayetlerini gösteren bu pasaj aynı zamanda kadın sorununun ne kadar çetrefilli olduğunu göstermesi acısından ilginç.

“Kadınla çok konuştum. Adamı şikâyet etmesini salık verdim ama beni dinlemedi. Öldürülmekten korkuyordu. Ona, kendisini ve çocuklarını kadın sığınma evine yerleştirebileceğimi söyledim. Gene kabul etmedi. Haberlerde görüyorum, orada bile gelip kadınları buluyorlar, dedi. Adamla konuşmaya çalıştım. Beni hep tersledi. Seni şikâyet ederim, dedim en son. Bana, canına mı susadın sen, dedi. Böyle olacağı belliydi. Elimden geleni yapmaya çalıştım ama kadın kabul etmeyince hiçbir şey yapamıyorsunuz. İnanın çok üzgünüm. Apartmandaki herkes hatta yan apartmanlardaki insanlar durumu biliyordu. Hep birlikte bir kadının daha öldürülmesine seyirci kaldık. Kendimi suçlu hissediyorum. Daha fazla ne yapabilirdim, diye düşünüyorum.”

Romanda idam veya yüksek cezalar tartışılıyor. Tartışılma nedeni on iki yaşındaki kıza yapılan cinsel taciz. Öncelikle bu sorunları çözümlemenin yolu, ağır cezalar olarak veriliyor. Ağır cezaların verilmesiyle bu tarz olayların ortadan kalkacağına dair bir sanı oluşuyor. Aslında bu sorun doğrudan ülkemizde kültürel alan mücadelesinin yok olması ve sınıfsal paylaşımın azalmasıyla ilgili. Bu olayın bir yanı tarikatlarken diğer tarafı ise toplumsal yoksulluğun artmasıdır. Ağır cezalar, bu sorunları çözmeyeceği gibi bu sorunların çözümsüzlüğüne neden oluyor bence. Bu sorunları aşacak kültürel mücadele olmadığı sürece, siyasal iktidarlar tarikatları desteklediği sürece ve yoğun sömürüyü devam ettirdiği sürece bu tarz olayların toplumda yaygın olması olağan. Bunun yanında kent kültürünün ve kapitalizmin sürekli egemen olduğu dünyada sağlıklı bir sosyal alan ve cinsellik yetisi gelişmeli. Oysa bunun aksi bir süreç ülkemizde egemen. Doğru sosyalleşmenin olmadığı her yerde böyle çarpık ilişkilerin ortaya çıkması olağan. Tabii ki Başkomiser Ayışığı bu sorunu aşmak için bir mücadele başlatıyor. Bu mücadeleyi, toplumsal alanı değiştirmeye yönelik kültürel mücadele olarak algılayabiliriz.

“Odadaki bilgisayardan Emniyet Genel Müdürlüğünün eğitim etkinliklerini inceledim. Kadınları bilinçlendirme eğitimi vardı. Konuyla ilgili dokümanlara göz atıp gerekenlerin çıktısını aldım. Karar vermiştim. Yarından tezi yok ilçedeki kadınlara, kadına şiddet konulu eğitim verecektim. Ayrıca müdürlükteki polis memurlarına da bu konuda bir ayar vermem gerekiyordu. Erkekler bu işi yapmazdı. Hele polis erkekler, amirler hiç yapmıyorlardı.”

Karadağ’ın, romanını yazarken titiz bir araştırma yaptığı görülüyor. Bir tütün tabakasının veya bir heykelin özeliğini, önüne gelen her nesneyi bir araştırma sorunu olarak görüyor. Romandaki isimlerin bazılarının felsefedeki sıralamaya göre oluşturulması yetmiyor sadece. Bu araştırmalar romanın hâlesini ve gerçekçi dokusunu daha da genişletiyor.

“Kültür sanat haberlerinde dikkatimi çeken bir resim oldu. Fransa’da genç bir kadın ressamın ödül aldığı bu resmi büyütüp inceledim. Kadın figürlerine benzeyen sisler içindeki yeryüzünün ortasında, elinde kırmızı bir karanfil tutan, Kill Bill filminin afişindeki The Bride karakteri duruşlu bir kadın ile sislerin açıldığı gökyüzüne doğru yükselen ve kucağında bir demet sümbül taşıyan bir peri kızı resmedilmişti. Kadının yüzü şaşılacak derecede bana benziyordu” Bu bölümü alma nedenim, modern toplumda kadın bir kahramanın özelliğini göstermesi acısından ilginç bulmamdandır. Günümüz kapitalist toplumda The Bride gibileri kadınların baskılandırmasına karşı modern bir mit ve kahraman oluyor. Bu ilginç bilinçaltını, Karadağ romanında açığa çıkartıyor.

Nuray Karadağ’ın ikinci romanı Kelle Koltukta, merkezde tarikatları irdeleyen bir roman olsa da bu sorun ekseninde Suriyeli sorununu, tarikat ekseninde kadın sorununu ve toplumun tarihe bakış açısı sorununu irdeliyor. İkinci kitabı, geniş bir çeperi kapsayan bir kitap. Böyle olmasından dolayı kurgu yeterli ve kapsayıcı olmamış gibi geldi bana. Fakat bu sorun gerçekçilik arayışının getirdiği bir sorun.

Bütün bu tartışmalar bir polisiye romanda işleniyor. Hem de gerçekçi bir çizgiyle. Normal roman geleneği içinde bu tarz toplumsal sorunları merkez alan romanlar çok. Oysa aynı durumu polisiye romanda pek görmeyiz. Kelle Koltukta romanı bize polisiye romanın da gerçekçi bir çizgide yazılabileceğini gösteriyor. Bu yüzden Karadağ’a böyle bir yol açtığı için teşekkürler diyelim.

İsmet Alıcı

Nuray Karadağ Kimdir?

1972 yılında Malatya’da doğdu. İlk ve orta öğrenimini Malatya’da tamamladıktan sonra Fırat Üniversitesi, Fen Edebiyat Fakültesi, Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünden mezun oldu. Türkçe öğretmeni olarak çalışıyor. Bir çocuk annesi. Kadın hakları aktivisti. Çeşitli dergilerde ve “Niye Özgürlük” adlı kitapta öyküleri; 2022 yılında, Cesetlerden Hallice ve Kelle Koltukta adlı iki polisiye romanı yayımlandı.

guest
0 Yorum
Inline Feedbacks
View all comments