Tek adamın ekonomik intiharı

Önümüzdeki aylarda inadına faiz indirimi yoluna gidilirse döviz tırmanışını karşılamak durumunda olan Merkez Bankası’nın cephanesinde kendisine ait tek bir doları bile yok.

Son 20 ayda Merkez Bankası başkanının dördüncü kez değiştirilmesiyle Türkiye ekonomisinde “yüksek faiz-yüksek döviz” sıkışması yaşanıyor. Tüm kesimlere ağır bir fatura çıkaran bu hamlenin sahibi “tek adam” Recep Tayyip Erdoğan’ın bir tür ekonomik intihara yöneldiği genel kabul görüyor. Erdoğan’ın bu büyük hatayı nasıl yaptığı da sıkça konuşuluyor.

Daha dört buçuk ay önce, hızlı dolarlaşmaya önlem olarak Merkez Bankası başkanlığına sadakatinden emin olduğu bir AKP’liyi, eski Maliye Bakanı Naci Ağbal’ı getiren Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, Ağbal tam da işini yapmakta iken, piyasalar kapandıktan sonra 20 Mart Cumartesi günü yayınlanan Resmi Gazete’de görevinden aldığını duyurması, herkesi şoke etti.

Böyle bir karar beklenmiyordu. Göreve geldiğinden itibaren yüzde 10.25’teki politika faizini 8.75 puan artırarak yüzde 19’a çıkaran, bu yolla dolarlaşmayı yavaşlatan ve yaklaşan kara bulutlara karşı kalkan oluşturduğu çoğu kesimce kabul edilen Ağbal, belli ki “faizci” yaklaşımıyla “faiz karşıtı” AKP yöneticilerini, destekçisi sermaye gruplarını memnun edememişti.

Ağbal’ı faizler yüzde 19’a çıkmışken görevden almanın ağır bir güvensizlik yaratacağı ve bunun dolar fiyatını, indiği 7.20 TL’den 8 TL basamağına kadar hızla tırmandıracağı nasıl hesap edilemedi? Erdoğan tek adamlığın “iş kazalarından” birini mi yapmış ya da yakın çevresi devreden çıkmadığı söylenen damadı Berat Albayrak’ın oyununa mı gelmişti? Erdoğan’ın bir tür “kendi kalesine gol atmasına” kimler neden oldu?

AKP’den ayrılan DEVA partisi Genel Başkanı Ali Babacan ve Gelecek Partisi Genel Başkanı Ahmet Davutoğlu, Ağbal’ın Merkez Bankası’nın sıfırlanan 128 milyar dolarlık rezervinin akıbetini araştırdığı için görevden alındığı iddiasındalar. Bu da pek inandırıcı değil.

Hepsi bir yana, ortaya çıkan fatura oldukça ağır. Erdoğan bu faturayı siyasi olarak ödemekten kaçabilecek durumda değil ama pandemi döneminde ağır bir yoksulluk ve işsizlik yaşayan toplumun alt, alt-orta kesimleri için bahar yerine kara kış geliyor ve esas fatura onların üstüne çökecek.

Bir dönem Merkez Bankası baş ekonomisti olarak da görev yapan Prof. Dr. Hakan Kara Cumhuriyet gazetesine yaptığı açıklamada Ağbal’ın cumhurbaşkanı kararıyla görevden alınması ile ilgili olarak şöyle diyordu: “Merkez Bankası başkanının neden değiştiğini anlamak zor. Eğer amaç faizleri düşük tutmaksa böyle bir değişikliğin tam tersi etki yapacağı ortada. Eski başkan kalsaydı belki yıl ortasından itibaren Merkez Bankası’nın faizini düşürmeye başlaması mümkün olacaktı. Fakat şimdi belki de faizin tekrar artması gerekecek.” Hakan Kara, piyasaların son durumuna ilişkin de, “Kurun ateşi biraz sönmüş gibi görünse de bundan sonra bizi bir müddet epey dalgalı günler bekliyor. Son yıllarda ekonomide yaptığımız yanlışların faturasını ödemeye başladığımız bir döneme giriyoruz” diyordu.

Gerçekten de Erdoğan öyle yanlış bir tuşa bastı ki ilk kez hem TL faizlerinin hem döviz fiyatının arttığı ve ikisinin de enflasyonu tırmandırıcı etkisinin yaşanacağı bir konjonktüre girildi. Ağbal’ın görevden alındığı günün öncesinde, 18 Mart’ta yüzde 17’den yüzde 19’a çıkarılan politika faizleri, yeni Merkez Bankası Başkanı Şahap Kavcıoğlu’nun yaptığı açıklamaya bakılırsa en azından yeni faiz toplantısının yapılacağı 15 Nisan’a kadar geçerli kalacak. Ama bu faiz artışıyla, yine görevden alma öncesi 7.60 TL’den 7.20 TL’ye kadar inen dolar fiyatı, görevden alma haberinin ertesinde, hafta başlarken 8 TL basamağına kadar çıktı. Bu, bir günde dolar fiyatında yüzde 11 artış demek. Bu tırmanışa, hükümet, kamu bankaları üstünden döviz satışları ile müdahale etmeye çalışsa da işe yaramadı.

Faizin zaten yüksek olduğu, dövizin fiyatının da arttığı şartlarda her tür mal ve hizmetin bir maliyet artışına maruz kalması ve bundan dolayı fiyatların artması kaçınılmaz. Başka bir deyişle, Erdoğan’ın tek adam kibri ile yaptığı ve kimseye anlatamadığı görev değişikliği, hem faiz hem döviz fiyatlarının artışından kaynaklanan yeni bir enflasyon dalgasını tetiklemiş durumda. Bunun hem üretici hem tüketici fiyatlarını yukarı çekmesine nisan ayından itibaren şahit olacağımız, yıllığı yüzde 15 olan tüketici enflasyonunun ilk elde yüzde 16-17’ye, yıllığı yüzde 25 olan üretici enflasyonunun da yüzde 26-27’ye çıkması neredeyse kesin.

Tırmanan enflasyon, yeni güvensizlik rüzgârları, yeni risk primi artışları demek.

Erdoğan’ın ekonomik intiharı sayılan Merkez Bankası başkanının değiştirilmesi kararı, özellikle dışarıdan borç bulmanın maliyetini ilgilendiren, yabancı yatırımcının Türkiye’ye bakışında başat etken olan CDS’i, yani risk primini bir günde 309’ten 474’e kadar yüzde 53 artırdı. Türkiye zaten dünya konjonktüründe sert rüzgârların, basınçların altında iken yükselen risk primi eğrisi ile yeniden iyice ayrışmış aşırı riskli bir ülke konumuna geldi.

Erdoğan’ın bu büyük yanlış hamleyi nasıl yaptığı uzun süre konuşulacak. Ama bilinen, Erdoğan’ın bir dizi ekonomik ve siyasi hamle ile Türkiye’yi kendisinin avantajlı duruma geleceği bir momente yönlendirmenin çabası içinde olduğu. Merkez Bankası hamlesi de hayal edilen bu “büyük resmin” bir parçası. Muhalefetteki Saadet Partisi tabanına hoş gelecek İstanbul Sözleşmesi’nden çıkma kararı, milliyetçi kesimleri memnun edecek Halkların Demokratik Partisi’nin kapatılması için dava girişimi, erkene alınmak istenen bir seçim hazırlığının hamleleri. Tasarlanan bu resmi, Merkez Bankası kararıyla TL faizlerinin yeniden düşürülüp ekonominin canlandırılacağı bir ekonomik hamle tamamlıyor. Ne var ki 2020’nin ikinci yarısında kullanılan ve sonuçta enflasyon ile cari açıkta patlamaya yol açan “düşük faiz, bol kredi” hamlesini yenilemenin iklimi yok. Yine de bu hamleyi Ağbal ile değil de, daha yumuşak başlı yeni bir başkan ile yapabilmenin hayalinden vazgeçmiş değil Erdoğan.

Ancak bu hamle öyle hesapsız, öyle çürük ki hem dolarlaşmayı yeniden tetikledi, hem enflasyonu hareketlendirdi, böyle olunca da faiz indirmenin şartlarını iyice kuruttu. Önümüzdeki aylarda inadına faiz indirimi yoluna gidilirse döviz tırmanışı tepkisini karşılamak durumundalar ama onun için de Merkez Bankası’nın cephanesinde kendisine ait tek bir dolar bile yok!

Son iki yılda döviz fiyatlarının tırmanışını önlemek için arka kapıdan kamu bankaları eliyle piyasaya 128 milyar dolar verilmesinin ardından döviz barutundan geride tek bir dolar bile kalmadı ve rezerv olarak görünenler aslında 45 milyar dolarlık borç. Bu durum, Erdoğan’ı hayli zor bir döneme sürüklüyor ve Türkiye’yi de görüş mesafesi neredeyse sıfıra inmiş ağır bir sis bulutu içine gömmüş durumda.

Al- Monitor

Haber Etiketleri
guest
0 Yorum
Inline Feedbacks
View all comments
0
Would love your thoughts, please comment.x
()
x