Terör suçlarında dönüm noktası; 16. ceza dairesinden sonrası-2

HomeManşet Haberler

Terör suçlarında dönüm noktası; 16. ceza dairesinden sonrası-2

Bu yazı da; birinci bölümün devamı olarak, Yargıtay 16. Ceza Dairesi’nin değiştirdiği, örgütün adına ve sanığın kimliğine göre farklı uyguladığı içtihatlarına yer verilmiştir.

 

  1. Bylock Kullanmak Örgüt Üyeliğine Esas Kabul Edilmiştir

Bylock’un hukuka aykırı delil olması bir yana, bu uygulama halka açık ve yasal bir sistemdir. Ancak, görüşme içeriği tespit edilmese de sadece bu iletişim sistemi kullanmak dahi hiyerarşik yapıya dahil olma olarak kabul edilmiştir. Zira Gülen hareketinin terör örgütü, görevleri gereği tahliye kararı vermek dışında başka bir eylemleri tespit edilmeyen iki hakimin de terör örgütü üyesi kabul edildiği ilk karar da (1) ve bu kararın onanmasına ilişkin Ceza Genel Kurulu kararında (2), sanıkların hiyerarşik yapıya dahil olduklarına ilişkin tek delil Bylock kullanmalarıdır.

  1. Ceza Dairesince verilen kararda; sanıkların Bylock listelerinde isimlerinin bulunduğu, ancak mesaj içeriklerinin tespit edilemediği, sanık M.B.’in 19 farklı günde; sanık M.Ö.’in 21 farklı günde Bylock sistemine giriş yaptığının tespit edildiği belirtilmiş ve sadece bu gerekçeyle üyelik suçunun oluştuğu kabul edilmiştir.

Ceza Genel Kurulu kararında da; “…FÖTÖ/PDY” silahlı terör örgütü mensuplarının kullanımı için oluşturulmuş ve münhasıran bu terör örgütünün mensupları tarafından kullanıldığı bilinen ByLock iletişim sistemini kullanmak suretiyle örgütün hiyerarşik yapısına dahil oldukları ve böylelikle silahlı terör örgütüne üye olma suçunu işledikleri anlaşılmaktadır” denilmiştir. Bu kararda; yasal tek bir faaliyet örgütsel olarak kabul edilmiş ve çeşitlilik, süreklilik, yoğunluk kriterleri de aranmadan üyelik suçundan hüküm kurulmuştur.

Oysa 16. Ceza Dairesi, Bylock ile ilgili başka bir kararında, tespit edilen Bylock yazışma içeriklerinin örgütsel nitelikte olmaması nedeniyle mahkumiyete esas alınamayacağını belirtmiştir. (3)

Bylock’la ilgili kararlarında kendisiyle de çelişen 16. Ceza Dairesi, ilk kararında yazışma içeriklerinin önemli olmadığını ve sadece bu sisteme dahil olmanın üyelik için yeterli olduğunu söylerken, ikinci kararında yazışma içeriklerinin önemli olduğunu ve eğer örgütsel nitelikte değilse üyelik suçunun oluşmayacağını söylemiştir. Bu durumda, üyelikten mahkum olan iki hakimin tespit edilemeyen yazışma içerikleri örgütsel nitelikte değilse, haklarında nasıl mahkumiyet hükmü kurulduğu sorusu cevapsız kalmıştır.

  1. Sabit Hatlardan ve Ankesörden Aranmak Örgüt Üyeliğine Esas Kabul Edilmiştir

Yerleşik Yargıtay içtihatları gereğince; şüphelinin kiminle, ne zaman, nerede iletişim kurduğunu gösteren ve görüşme içerikleri belli olmayan iletişimin tespiti kayıtları basit şüphe oluşturan yardımcı delil niteliğinde olup kamu davası açılması için aranan yeterli şüphe ve mahkûmiyet için aranan kesin delil niteliğinde değilken ve bu kayıtların mutlaka somut delillerle desteklenmesi ve aleyhinde HTS kayıtlarından başka delil bulunmayan kişinin, “şüpheden sanık yararlanır” ilkesinden faydalanması gerekirken; (4) 16. Ceza Dairesi, Yönetmelikte öngörülen imha süresi geçmesine rağmen imha edilmeyip hukuka aykırı hale gelen, kimin aradığı ve içeriği belli olmayan HTS kayıtlarına dayanılarak örgüt üyeliği suçundan verilen cezayı onamıştır. (5)

Acaba, “ankesörle aranmak”, silahlı örgüt üyeliğinin “temsil edici” veya “kanıtlayıcı” delili olabilir mi? Elbette ki hayır. Zira arayan kişinin örgüt üyesi olup olmadığı ve görüşme içerikleri dahi henüz tespit edilememiştir. Bir örgütün bu yöntemi kullandığı kabul edilse bile, failin bu amaçla arandığına ilişkin şüphe giderilmemiştir. Ardışık veya periyodik arama gibi yeni kavramlar üretilerek ya da destekleyici/yan delil ardına sığınılarak da bu şüphe giderilemez.

Yine, “sanığın neden arandığına dair makul bir açıklama getirememesi”, “örgüt imamı tarafından arandığı” veya “örgütsel toplantıya çağrıldığı” gibi varsayımlar şüphe sebeplerini ortadan kaldırmayacağı gibi hiçbir destekleyici delil, “ankesörle aranmanın” bir kişinin bir örgütün hiyerarşik yapısına dahil olduğuna ilişkin şüpheyi de ortadan kaldıramaz. Maddi gerçeği bulma yükümlülüğü hakimlere aittir. Ne suçlu olduğunu ikrar eden sanık suçunu; ne de masum olduğunu iddia eden sanık masumiyetini ispat etmek zorunda değildir. Zira kural olan masumiyettir ve şüpheden sanık yararlanır ilkesi gereğince, kesin nitelikte kanıtlanamayan veya şüpheli kalan her husus sanık lehine yorumlanmak zorundadır.

İçeriği tespit edilen tek bir görüşme kaydı bile terör örgütü üyeliğine delil olabilirken; kiminle, ne amaçla görüşüldüğü ve içeriği tespit edilemeyen yüzlerce kayıt, bir kişinin bir terör örgütüyle irtibatlı olduğunu göstermez. Kaldı ki, suçun oluşması için irtibat yeterli olmayıp, kişinin hiyerarşik yapıya dahil olduğunun ispatı gerekir.

Kısaca; ankesörle aranmanın silahlı örgütü üyeliği suçuna esas alınabilmesi için;

  1. Görüşme kayıtlarının hukuka uygun (saklanma süresinde) elde edilmesi,
  2. Görüşme içeriklerinin tespiti ve
  3. Tespit edilen görüşme içeriklerinin, terör örgütünün nihai amacına (mevcut yargılamalarda darbeye teşebbüs) katkı sağlayan örgütsel faaliyetlere ilişkin olması gerekir. Aksi durumun kabulü, örgüt mensuplarının aralarındaki şahsi sohbetlerin veya aile üyeleriyle yaptıkları “periyodik ve ardışık” görüşmelerin dahi suç kabul edilmesi anlamına gelecektir.

Yukarıdaki ilkeleri güncel yargılamalara uyguladığımızda; görüşmelere ilişkin HTS kayıtları saklanması gerekenden daha fazla saklandığı için hukuka aykırı hale gelmiştir. Bu dosyalar da, hiç bir görüşme içeriği ve dolayısıyla tespit edilen hiç bir örgütsel nitelikli konuşma yoktur. Yani, ankesör soruşturmaları bir şüphe ve varsayım üzerine yürütülmekte ve maddi gerçek ortaya çıkarılmadan bir zan ile kişilere örgüt üyeliğinden ceza verilmektedir. Oysaki bu delillerle kişilere ceza verilebilmesi kesinlikle mümkün değildir. Zira şüphe sebepleri %100 giderilememiştir.

  1. Savunma Hakkının Kullanılması Cezalandırılmıştır

Terör yargılamalarında, örgüt veya lideri lehine slogan atma, masaya vurma, alkışlama, hâkim, savcı, Devlet, Millet Anayasa gibi değerlere hakaret etme ve duruşmada soyunma gibi davranışların görülmesi mümkündür. Bu hareketler, bugüne kadar cezanın tayinine esas alınmamış ve 16. Ceza Dairesi de PKK yargılamalarında örgüt veya kurucusu lehine slogan atmayı savunma hakkı kapsamında değerlendirmiştir. (6)

Yine, yerleşik içtihatlar gereğince susma hakkı gibi inkâr da savunma yollarından biridir ve teşdide ya da takdiri indirim uygulanmamasına gerekçe yapılamaz. (7)

Güncel yargılamalarda ise; Fethullah Gülen veya hareketi lehine bırakın slogan atmayı, lehe söylenen en basit ifadeler ya da bu hareketin terör örgütü olmadığına veya terörist olunmadığına ilişkin hukuki savunmalar dahi savunma hakkı kapsamında kabul edilmemiş, bu ifadeler ya teşdit gerekçesi yapılmış ya da bunlar nedeniyle takdiri indirim uygulanmamıştır.

Aynı şekilde, daha önce savunma hakkı kapsamında sanığın veya müdafisinin yüzlerce sayfalık savunmasını duruşmada uzun süre okuması “yargılamayı uzatmaya yönelik olumsuz davranış” olarak değerlendirilmezken; 16. Ceza Dairesi, güncel yargılamalarda “muhakeme hukukunun tanıdığı hakları kullanarak yargılamayı uzatmak” şeklinde bir gerekçeyle takdiri indirim uygulamamıştır. (8) Ancak, muhakeme hukukunun tanıdığı hakları sonuna kadar kullanmak savunma hakkının ayrılmaz bir parçasıdır.

Benzer şekilde, 16 Ceza Dairesi PKK yargılamalarında üyelik suçunda teşdit uygulanmasını veya yardım/adına suç işleme suçlarında az indirim yapılmasını bozma nedeni yaparken; (9) Gülen Hareketi mensuplarıyla ilgili yargılamalarda, teşdit uygulanmamasını eleştirmiş veya bozma nedeni yapmıştır. Yani, artı hiçbir suçu olmayan, sadece yasal ve rutin faaliyetlerde bulunan kişilere teşdit uygulanmasını istemiştir. (10)

  1. Terör Örgütü Üyeliği ile Yöneticilik Arasındaki Sınır Değiştirilmiştir

Güncel yargılamalarda yönetici olmanın kapsamı çok genişletilmiş ve önceden örgüt üyesi kabul edilen kişiler bu yargılamalarda yönetici kabul edilmiştir. Şöyle ki; 5237 sayılı yeni TCK’da yer verilmese de, 765 sayılı eski TCK’nın 168. maddesinde yöneticiler ile üyeler arasında bir konumda olan ve örgütte nitelikli görev üstlenen “hususi bir vazifeyi haiz” kişilere yer verilmişti. Ancak, yeni TCK’nın yürürlüğe girmesiyle, eski TCK döneminde “hususi vazifeye haiz örgüt üyeliğinden” mahkûm olanlar “normal örgüt üyesi” kabul edilmiş ve buna göre uyarlama yargılamaları yapılmıştır. (11)

Önceki uygulamalarda, sağ görüşlü bir örgütün genel şurasına delege olarak katılıp, yasama şurasına katılacakların belirlenmesi için yapılan seçimde oy kullanan sanık yönetici değil, özel görevli üye kabul edilmiştir. (12) Yine PKK, Hizbullah, THKP/C (Dev-Sol) gibi terör örgütlerinde il, bölge, üniversite ve cami sorumluları, askeri kanadın eylem birliklerinin (tim, manga, bölük, tabur) komutanları ve merkez komitede görevli olanlar yönetici değil özel görevli üye veya hitap edilen mensup sayısına göre normal üye olarak kabul edilmiştir.(13)

Ancak, güncel yargılamalarda özel görevli niteliğinde olan üyeler yöneticilikten cezalandırılmıştır. Yani, özel görevli üyelerle ilgili 5237 sayılı TCK’da yer almayan hükümler, bu yargılamalarda tekrar getirilmiş ve il, ilçe, üniversite, ev sorumluları ile çok az sayıda kişiden sorumlu olduğu iddia edilen kişiler yönetici kabul edilmiştir. Kısaca; 765 sayılı Yasa döneminde özel görevli olan üyeler, 5237 sayılı Yasa döneminde yönetici yapılmış ve bunun sonucu olarak da tarihte görülmemiş şekilde çok sayıda yöneticisi olan bir terör örgütü yaratılmıştır.

  1. Manevi Unsur Bir Karine Üzerinden Değerlendirilmiştir

Terör örgütü üyeliği suçu doğrudan kast ile işlenebilir ve suçun işlenmesinde dolaylı kast (TCK m.21/2) yeterli değildir. Başka bir deyişle, failin içinde bulunduğu yapının silahlı örgüt olabileceğini “öngörmesine” rağmen bu yapıya dahil olması halinde suç oluşmaz. . Legal bir örgütün mensubu olunduğuna dair esaslı hata kastı kaldırır. Yani, fail, bu yapının silahlı örgüt olduğunu kesin olarak bilmelidir.

Gülen Hareketinin ilk silahlı eylemi 15/7/2016 tarihli olaylar, bir terör örgütü olduğu da 26/9/2017 tarihinde kesinleşen yargı kararıyla kabul edilmiştir. Yine, bu hareketin nihai amacının gizli tutulduğu, kendi mensuplarından dahi gizlediği ve dini bir cemaat görüntüsünde olduğu belirtilmiştir. Bu nedenle, hareket üyelerinden kimlerin anayasal düzeni değiştirmek için hareket ettiğinin tespit ve ispatı çok önem kazanmıştır.

15 Temmuz yargılamalarında manevi unsur değerlendirmesi bir karine üzerinden yürütülmektedir. Zira 16. Ceza Dairesi, “7 katlı piramit” şeklinde bir yapılanma kabul ederek piramidin 1. ve 2. katında bulunanların bu cemaatin silahlı örgüt olduğunu bilemeyebileceğini, 3, 4, 5, 6, 7. katlarda bulunan kişilerin ise bunu bilmesi gerektiğini kabul etmiştir.

Bu piramide göre manevi unsur değerlendirmesi yapan 16. Ceza Dairesi, amaç suçu yani darbe teşebbüsünü 6 ve 7. katlarda bulunanlarla ilgili “mutlaka bilir”, 4 ve 5. katlarda bulunanlarla ilgili “kural olarak bilir”, 1 ve 2. katlarda bulunanlarla ilgili de “bilmeyebilir” şeklinde bir ön kabul ve varsayımda bulunmuştur. Bu varsayımdan hareket eden Daire, TCK’nın 30. maddesindeki hata hükümlerinin yalnızca 1 ve 2. katlarda bulunanlar için düşünülebileceğini, 3, 4, 5, 6 ve 7. katlarda bulunanlar için değerlendirilmesinin gerekmediğini ve hatta 6 ve 7. katlarda bulunanlar için 30. maddenin uygulanmasının dahi mümkün olmadığını kabul etmiştir.

Oysa 16. Ceza Dairesi, manevi unsur değerlendirmesini sol örgütlerde farklı yapmıştır. Zira il emniyet müdürü olan ve uzun yıllar emniyet biriminde ve özellikle istihbaratta görev yapan sanığın, “telefonların dinleniyor” söyleyerek yardım ettiği kişinin örgüt üyeliği suçundan 7 yıl cezaevinde kaldığını ve aynı suçtan hakkında ikinci bir soruşturma başlatıldığını bilmesine ve hatta bu kişinin ilk sorgusunda hazır bulunmasına rağmen, doğrudan kastla hareket ettiğine dair yeterli delil olmadığını ve suçun manevi unsurunun oluşmadığı belirterek mahkumiyet kararını bozmuştur. (14)

Ancak, Gülen Hareketi mensubu olduğu iddia edilen ve 2015 yılı Nisan ayından beri tutuklu olan iki hakimin, bu hareketin bir terör örgütü olduğunu bildiklerini ve 15/7/2016’da gerçekleşen darbe teşebbüsünden haberdar olduklarını söylemiştir. Daire bu kararında şu varsayımsal ifadeler ile doğrudan kastın varlığını kabul etmiştir; “…örgüt piramidi içindeki konumları itibariyle “mahrem alan” kapsamında yer almaları ve meslekleri gözetildiğinde, örgütün nihai amacını, …bilmeleri beklenen sanıkların…”, “Sanıkların eğitim düzeyi, yaptıkları görev nedeniyle edindikleri bilgi, tecrübe ve örgütteki konumları itibariyle bu oluşumun bir silahlı terör örgütü olduğunu bilebilecek durumda oldukları…(15)

Yani, emniyet müdürüyle ilgili kararda “bilmeme ihtimalini” beraat gerekçesi yapan 16. Ceza Dairesi, hakimlerle ilgili kararda “bilme ihtimalini” mahkumiyet gerekçesi yapmış, ancak iki ihtimal arasında bir fark olmadığını görmezden gelmiştir. Daire, bir emniyet müdürü için silahlı örgüt üyesine yardım ettiğini “bilemeyebilir” derken; güncel yargılamalarda bir hakim, öğretmen, doktor, esnaf ve hatta ev hanımı için darbe teşebbüsünü “biliyordur” diyerek çifte standart uygulamıştır.

  1. Usul Hükümleri Farklı Uygulanmıştır
  2. Ceza Dairesi, muhakeme hukukuna ilişkin kuralları da güncel yargılamalarda görmezden gelmiştir. Örneğin, diğer terör örgütlerine ilişkin yargılamalarda Cumhuriyet savcısı veya ihtiyar heyetinden ya da komşulardan iki kişi olmadan yapılan aramayı ve bu aramada ele geçen delilleri hukuka aykırı kabul edip hükme esas alınamayacağını belirtirken, (16) güncel yargılamalarda, komşunun bulunmadığı ve sadece polisin yaptığı arama kararları hukuka uygun bulmuştur.

Yine, diğer yargılamalarda maddi delil ile desteklenmeyen ihbar tutanağına itibar edilmezken, (17) güncel yargılamalarda ihbar tutanakları en itibarlı delillerdendir.

Aynı şekilde, diğer örgütlerle ilgili yargılamalarda başka bir şehirde tutuklu olup duruşmalara gelebileceğini beyan eden hasta sanıklar tahliye edilip, kaçma şüphesini gösterir olguların bulunmaması da tahliyeye gerekçe yapılırken, (18) güncel yargılamalarda felçli, kanser, hastanede yatan ve duruşmalara gelemeyecek kadar hasta tutuklular tahliye edilmediği gibi kendisi gelip teslim olan ve hatta yurtdışından gelen kişiler kaçma şüphesini gösteren hiçbir olgu bulunmamasına rağmen tutuklanmakta ya da tahliye edilmemektedir.

 Sonuç

Silahlı örgütlere ilişkin düzenleme 1926 yılından beri mevzuatta bulunmaktadır ve yaklaşık yüz yıllık bir uygulaması vardır. Terör suçlarındaki artış nedeniyle, 1973 yılında Yargıtay 9. Ceza Dairesi kurulmuş ve Daire müstakilen terör suçlarının temyiz incelemesiyle görevlendirilmiştir. Bu görevi 16. Ceza Dairesine devredene bazı eleştirilere maruz kalsa da, 16. Ceza Dairesi 5-6 yıllık süreçte 9. Ceza Dairesi’ne adeta rahmet okutmuştur.

Kanaatimizce, 16. Ceza Dairesinin güncel yargılamalarla ilgili verdiği en hukuksuz karar, Gülen Hareketini silahlı örgüt kabul ettiği kararıdır. Darbe girişimleri konusunda oldukça tecrübeli olan Türk yargısı, darbeci yapılanmaları hiçbir zaman terör örgütü olarak vasıflandırmazken; darbeci bir yapılanma olduğu iddia ve kabul edilen Gülen Hareketi terör örgütü kabul edilmiştir. Ancak, ne Kenan Evren ve arkadaşları ne Talat Aydemir ve arkadaşları ve ne de yakın geçmişteki balyoz davası terör örgütü veya terörist olarak yaftalanmamıştır.

Bir an için Gülen Hareketi silahlı örgüt kabul edilse dahi; örgüt üyeliği suçunun maddi ve manevi unsuru ya da muhakeme hukukuna ilişkin kurallar bu hareket mensuplarının yargılamalarında yerleşik içtihatlara aykırı, hukuksuz ve öngörülemez şekilde uygulanmıştır.

DİPNOTLAR

(1) Yargıtay 16. Ceza Dairesi 24/4/2017 T., 2015/3 E., 2017/3 K.

(2) Yargıtay Ceza Genel Kurulu 26/9/2017 T., 2017/16.MD-956 E., 2017/370 K.

(3) “…Yazışma içeriklerinin örgütsel nitelikte olmadığının anlaşılmasına rağmen hatalı değerlendirmeyle sanığın, örgüt talimatı ile bu ağa dahil olunduğunun ve gizliliği sağlamak için haberleşme amacıyla kullanıldığının kabul edilerek yazılı şekilde mahkumiyetine karar verilmesi…” Yargıtay 16. Ceza Dairesi 25/6/2020 T., 2019/11650 E., 2020/3039 K.

(4) Yargıtay Ceza Genel Kurulu 03/07/2007 T., 2007/5.MD-23 E., 2007/167 K.; 22/01/2008 T., 2008/3-25 E., 2008/3 K.; Ceza Dairesi 01/3/2018 T., 2018/18 E., 2018/18 K.

(5) Ceza Dairesi 11/12/2019 T., 2019/5786 E., 2019/7702 K.

(6) “…Sanıkların, Diyarbakır 6. Ağır Ceza Mahkemesinin 2011/207 esas sayılı dosyasında silahlı terör örgütüne üye olma suçundan yapılan yargılamaları sırasında mahkumiyetlerine dair verilen hükümlerin tefhimi sonrasında, üyesi oldukları terör örgütünün kurucusu lehine slogan atmaları şeklindeki olayda, eylemin gerçekleştirildiği yer, koşullar ve muhatapları da nazara alındığında, savunma hakkı kapsamında değerlendirilmesi gerektiği ve propaganda suçunu oluşturmayacağı gözetilmeden yüklenen suçtan beraatleri yerine yazılı şekilde mahkumiyetlerine karar verilmesi…” Yargıtay 16. Ceza Dairesi 06/5/2015 T., 2015/724 E., 2015/1240 K.; 16. Ceza Dairesinin benzer kararları için bkz.; 11/5/2015 T., 2015/327 E., 2015/1277 K.; 04/5/2015 T., 2015/1723 E., 2015/1081 K.; 16/6/2015 T., 2015/28 E., 2015/1857 K.

(7) Yargıtay Ceza Genel Kurulu 09/6/1998 T., 8-163 E., 1998/216 K.; Yargıtay 4. Ceza Dairesi 05/5/1999 T., 1999/3904 E., 1999/4799 K.; Yargıtay 4. Ceza Dairesi 07/5/2002 T., 2002/6194 E., 2002/8056 K.; Yargıtay 4. Ceza Dairesi 10/4/2002 T., 2002/3896 E., 2002/6158 K.; Yargıtay 5. Ceza Dairesi 04/5/1993 T., 1993/1541 E., 1993/1918 K.

(8) Yargıtay 16. Ceza Dairesi 24/4/2017 T., 2015/3 E., 2017/3 K.

(9) “…Temel cezanın belirlenmesinde TCK’nın 61/1. maddesinde gösterilen ölçütler nazara alınmak suretiyle, TCK’nın 3/1. maddesi uyarınca işlenen fiilin ağırlığıyla orantılı olacak şekilde, suçun işleniş biçimi, işlendiği yer ve zaman, meydana gelen tehlikenin ağırlığı göz önünde bulundurularak alt ve üst sınırlar arasında adalet ve hakkaniyet kurallarına uygun bir cezaya hükmedilmesi gerektiği gözetilmeden her iki sanık hakkında temel cezanın belirlenmesinde alt sınırdan uzaklaşılmak suretiylefazla ceza tayini…” Yargıtay 16. Ceza Dairesi 27/5/2015 T., 2015/4151 E., 2015/1602 K.

“…Oluşa ve dosya kapsamına göre, sanığın eylemine hukuki vasıf verilirken, Anayasanın 138/1. maddesi, 6352 sayılı Kanunun amaç, kapsam ve gerekçesi ile 5237 sayılı TCK’nın 3/1. maddesinde düzenlenen orantılılık ilkesi çerçevesinde, yardım eyleminin yoğunluğu, sürekliliği ve sonuca etkisi şeklindeki niteliklerinin hükme esas alınması gerekliliği karşısında, sanığın akrabası ve komşusu olan Memet Kurt’un talimatıyla, bu kişinin evine yerleşen silahlı terör örgütü mensuplarına, verilen talimat üzerine sadece yiyecek vermekten ve zaman zaman ihtiyaçlarını gidermeleri için kilitli olan kapıyı açmaktan ibaret eyleminde, hakkında tayin olunan cezadan TCK’nın 220. maddesinin 7. fıkrasının 2. cümlesinde yer alan düzenleme uyarınca makul ve hakkaniyete uygun bir oranda indirim yapılması gerektiği gözetilmeden, yazılı şekilde uygulama yapılmak suretiyle fazla ceza tayini…” Yargıtay 16. Ceza Dairesi 12/5/2015 T., 2015/1426 E., 2015/1292 K.; 16. Ceza Dairesinin benzer kararları için bkz: 25/5/2015 T., 2015/1831 E., 2015/1705 K.; 17/6/2015 T., 2015/1404 E., 2015/1868 K.; 13/5/2015 T., 2015/1512 E., 2015/1327 K.; 05/5/2015 T., 2015/1638 E., 2015/1147 K.

(10) Yargıtay 16. Ceza Dairesi 16/6/2020 T., 2019/5527 E., 2020/2677 K.; 19/3/2019 T., 2018/2373 E., 2019/1888 K.

(11) “…Sanığın sübutu kabul edilen eylemlerinin niteliği ve örgüt üyelerini sevk ve idare ettiği kabul edilen alan itibarıyla silahlı terör örgütü yöneticisi olduğuna dair mahkumiyetine yeterli, kesin ve inandırıcı delil bulunmadığı ve 765 sayılı TCK’nın 168/1. maddesinde yer alan “hususi bir vazifeyi haiz olursa” şeklindeki düzenlemeye 5237 sayılı TCK’nın 314/1. maddesinde yer verilmediği de gözetildiğinde, eylemlerinin bir bütün halinde örgüt üyeliği suçunu oluşturduğu kanıtlanan sanık hakkında, eylemlerinin niteliği ve yoğunluğu ile orantılı olarak alt sınırdan uzaklaşmak suretiyle TCK’nın 314/2. maddesi uyarınca mahkumiyet hükmü kurulması yerine …  yazılı şekilde hüküm kurulması…” Yargıtay 9. Ceza Dairesi 05/3/2013 T., 2012/10041 E., 2013/3402 K.

“Dairemizin 02.10.2002 tarihli kararı ile onanmasına karar verilen mahkemenin 01.12.1998  tarihli kararında da belirtildiği üzere, hükümlüler FY ile Eİ’nin silahlı terör örgütünün amirliği ve hususi bir vazifeyi haiz üyesi oldukları, eylemlerin 01.06.2005 tarihinde yürürlüğe giren 5237 sayılı TCK’nın 314/2. maddesinde belirtilen silahlı terör örgütünün üyesi olma suçunu oluşturduğu, lehe yasa değerlendirmesinin buna göre yapılması gerekirken suç vasfında yanılgıya düşülerek” yazılı şekilde (5237 sy TCK 314/1.maddesi gereğince) hüküm kurulması nedeniyle uyarlama yargılaması sonucu kurulan hükmün bozulmasına karar verilmiştir.” Yargıtay 9. Ceza Dairesi 03/5/2011 T., 2010/16690 E., 2011/2694 K.

(12) Yargıtay Ceza Genel Kurulu 14/5/2002 T., 2002/9-101 E., 2002/246 K.

(13) Yargıtay Ceza Genel Kurulu 27/3/2001 T., 2001/9-34 E., 2001/45 K.; Yargıtay 9. Ceza Dairesi 11/11/1996 T., 1996/4894 E., 1996/6342 K.; 30/9/l993 T., 1993/32l6 E., 1993/3730 K.; 24/6/l999 T., l999/440 E., l999/2846 K.

(14) Yargıtay 16. Ceza Dairesi 30/4/2015 T., 2015/3344 E., 2015/926 K.

(15) Yargıtay 16. Ceza Dairesi 24/4/2017 T., 2015/3 E., 2017/3 K.

(16) “…Kolluk tarafından, Cumhuriyet savcısı hazır olmaksızın CMK’nın 119/4. maddesi gereğince o yer ihtiyar heyetinden veya komşularından iki kişi bulundurulmaksızın konutlarında yapılan aramada suça konu bildirilerin ele geçtiğinin anlaşılması, sanıkların arama işlemi sonucu ele geçen bildirilerin kendilerine ait olmadığını savunmaları karşısında; aramanın anılan yasa hükmüne aykırı yapılmış olması nedeniyle hukuka uygun şekilde elde edilmeyen delillerin hükme esas alınması suretiyle CMK’nın 217/2. maddesine muhalefet edilerek mahkumiyet hükmü kurulması…” Yargıtay 16. Ceza Dairesi 29/4/2015 T., 2015/1540 E., 2015/1061 K.

(17)“…Sanığın yüklenen suçu işlediğine dair savunmasının aksine maddi delillerle desteklenmeyen ihbar tutanağı dışında cezalandırılmasına yeterli her türlü kuşkudan uzak, kesin ve inandırıcı delil elde edilemediği gözetilmeden beraati yerine yazılı gerekçe ile mahkumiyetine karar verilmesi…” Yargıtay 16. Ceza Dairesi 06/5/2015 T., 2015/2439 E., 2015/1138 K.

(18) “…Yargılandığı suçtan dolayı mahkemenin yargı çevresi dışındaki bir cezaevinde tutuklu olan sanık hakkında duruşmalarda bulunmaktan bağışık tutulması hususunda herhangi bir karar verilmediği gibi, kendini özgür ve  güvende hissetmediğini beyan eden sanığın, ısrarla mahkeme huzuruna çıkarak savunma yapmak istemesi ve sanık müdafiinin de bu yönde talepte bulunması karşısında,  adil yargılanma hakkı kapsamında sanığın duruşmada hazır bulundurulması sağlanarak savunmasının tespiti yerine, SEGBİS sistemi yoluyla savunmasının alınıp yargılamanın yapılması ve sanığın mahkumiyetine karar verilmesi suretiyle savunma hakkının kısıtlanması, kanuna aykırı, sanık müdafiinin temyiz itirazları bu itibarla yerinde görülmüş olduğundan, hükmün bu sebepten dolayı BOZULMASINA, sanığın kaçma şüphesi gösterir olgular bulunmaması, sağlık durumu ve tutuklulukta geçirdiği süre dikkate alındığında sanık AD’ın tahliyesine, başka suçtan tutuklu veya hükümlü değilse derhal salıverilmesi için Cumhuriyet Başsavcılığına yazı yazılmasına…” Yargıtay 16. Ceza Dairesi 07/5/2015 T., 2015/1064 E., 2015/1049 K.

 

 

 

guest
1 Yorum
Oldest
Newest Most Voted
Inline Feedbacks
View all comments
halil sandal

Gökhan Güneş bey,

ETA ve IRA “üyelik” davalarında AİHM kararı var mı ? Benzer şekilde .
Halil Sandal 0545 606 5808
halilhilmisandal72@gmail.com

serinin üçüncüsünü merakla bekliyoruz
(Terör suçlarında dönüm noktası; 16. ceza dairesinden sonrası-3….)
Ayrıca,
serinin ilk yazısı ( Terör suçlarında dönüm noktası; 16. ceza dairesinden sonrası-1) içerik olarak daha iyi örneklenmişti. Özellikle dip not bölümünde geçen örnek içtihat kararları çok daha geniş yelpazede idi. ilk yazı güzeldi.

.