Gisele Pelicot’un “Utanç taraf değiştirmeli” sözü, artık yalnızca Fransa’daki bir davanın ya da bir kitabın başlığı değil. Son aylarda farklı ülkelerden gelen haberler, bu cümlenin daha geniş bir politik anlam kazandığını gösteriyor.
Kadınlar, yüzyıllarca kendilerine “utanç” olarak yüklenen suçları artık saklamıyor. Kavramı, yalnızca “kadınlar artık cesurca konuşuyor” diye anlatmak yeterli değil. Sorunsallaştırmamız gereken geç konuşma değil, kadınları yıllarca susturan aile, hukuk, devlet ve toplum düzeninin nasıl değiştirileceği meselesi.
Pelicot davasında cezalandırılan tablo şöyleydi. Dominique Pelicot, eşini yıllarca uyuşturarak, bilinci kapalıyken başka erkeklerin ona tecavüz etmesini sağladı. Bu suç, evin içinde ve kutsallaştırılan evlilik, aile ilişkisi içinde işlendi. Gisele’nin yaptığı eylem ise mahremiyetini teşhir etmek değil, suçun saklandığı perdeyi kaldırmak oldu. Böylece utancın yer değiştirmesini talep etti ve başardı.
Fransa’dan sonra Almanya’da da benzer bir dava gündeme geldi. Alman gizlilik yasaları gereği sadece Fernando P. olarak adlandırılan adam, ağırlaştırılmış tecavüz, ağır bedensel zarar ve kişisel gizliliğin ihlali suçlarından suçlu bulundu. 61 yaşındaki adam, mahkeme tarafından karısını evlerinde birkaç yıl boyunca uyuşturup tecavüz etmekten suçlu bulundu. Bu haberler, kadınlara yönelik cinsel şiddetin yalnızca sokakta, karanlıkta, “yabancı erkek” tarafından işlenmediğini göstermesi açısından önemli. Aile, kadının bedenine karşı işlenen suçları görünmez kılan bir zırha dönüştüğünde kutsal değil, suç mahalli oluyor.
Türkiye’de ise aynı günlerde başka bir beden ihlali tartışması gündeme geldi. İBB soruşturmalarında tutuklu yargılanan Fatoş Pınar Türker, emniyette çıplak aramaya maruz bırakıldığını mahkemede anlattı. İstanbul Emniyeti iddiayı reddetti. Ama bu ve benzer iddialar, suçu işlediği iddia edilen kurumun açıklaması ve soruşturmayı kendisinin yapacağı beyanıyla kapatılamaz. Etkili, bağımsız ve şeffaf biçimde soruşturulmak zorunda.
Çıplak arama, insanlık onuruna karşı işlenen suçlar kapsamında ve işkence olarak kabul ediliyor. Kadınlar açısından ayrıca cinsel şiddet boyutu taşıdığı da, Devlet adına yapılan bir soymanın, yalnızca bedenin aranması değil, kişinin iradesinin, itirazının, mahremiyetinin ve insanlık duygusunun kırılması olduğu belirtiliyor.
Bu bağlamda gazeteci İsmail Arı’nın açıklaması da önemli. Arı, gözaltı sürecinde kendisine de çıplak arama dayatıldığını söyledi ve “Bu ayıba sessiz kalmayın” çağrısı yaptı. Onun anlatımı, meselenin yalnızca kadınlara yönelik bir uygulama olmadığını, gözaltı ve cezaevi süreçlerinde insan onurunu hedef alan daha geniş bir devlet pratiği olarak tartışılması gerektiğini gösteriyor.
Pelicot davasında evlilik içi cinsel şiddet vardı. Almanya’daki davada uyuşturma, kayıt alma ve dijital paylaşım vardı. Fatoş Pınar Türker’in beyanında gözaltında çıplak arama iddiası var. İsmail Arı’nın açıklamasında ise aynı uygulamanın bir gazeteciye dayatılması bulunuyor.
Hukuki başlıklar farklı olsa da hepsinde ortak mekanizma aynı: Beden üzerinden güç kurmak, sonra da mağduru utançla susturmak.
Kadınlara yıllarca, “anlatırsan sen utanırsın. Ailen utanır. Çocukların zarar görür. Adın kirlenir. Sana inanmazlar. Seni suçlarlar. Seni yeniden yargılarlar. Bu tehdit düzeni, her zaman failleri korudu, yalnız kalırsın” inancı öğretilmişti
Bugün değişen şey, artık bu tehdidin tanınmaması. Maruz kalanların utancın kendilerine ait olmadığını söylemeleri. Bu yalnızca duygusal bir özgürleşme değil, aynı zamanda politik bir suç duyurusu ve talep.
Elbette, konuşmak tek başına adalet getirmiyor. Pek çok olguda tanıklığın haber olmasının yetmediğini görüyoruz. Sosyal medyada birkaç gün öfke duyulması da. Her iddia soruşturulmalı, her fail yargılanmalı, her kurum hesap vermeli. Utanç ancak böyle taraf değiştirecek. Şu sorular eşliğinde: Yargı harekete geçiyor mu? Medya olayı ne kadar takip ediyor ve magazinleştirmeden haber yapıyor? Toplum “ama” demeden inanma ve soruşturma talep etme sorumluluğunu alıyor mu?








