Sonhaber de ilk yazımı okuyan okuyucularım anımsayabilirler. ‘sizleri okurken sıkmayacak kısalıkta ve yaşamın değişik boyutlarında yazmaya çalışacağım’ gibisinden bir açıklama yapmış ve ardından bu ilkeme sadık kalmaya çalışarak değişik konularda yazılar kaleme almıştım. Ve (yine dikkatli okuyucular ayrımındadırlar ki; söz verdiğim gibi olabildiğince kısa ve herkesçe anlaşılabilir bir dille yazmaya çalıştığım) bazı yazılarımın okuyucu tarafından oldukça ilgi çektiğini gazete yöneticilerinden öğrenmiş olmak beni elbette mutlu etti. Derken biraz gecikmeyle de olsa bu hafta yaşamın başka bir alanında (ama belki de var oluşumuzun temel motivasyonu sayılabilecek ) ‘aşk’ ve ‘sevgi’ konusunda bir diziye adım atmak üzere kendime ‘kolay gelsin!’ diyor ve bir ön açıklamayla aklıma gelen ilk boyutuyla konuya giriyorum.
İnsan dediğimiz canlının kendini tanımlama yeteneği edinmesinden beridir bizim Türkçede ‘ask’ diyerek adlandırdığımız olgunun üzerine sayılamayacak kadar çok cümleler kurulmuş, şiirler, romanlar, denemeler yazılmış, filimler çekilmiş, heykeller kazınmış, resimler yapılmış ve belki de en etkilisi türküler çığırılıp şarkılar söylenmiş ve yani konu nasıl işlenirse işlensin sonuçta hala birilerinin üzerine bir şeyler söyleyebileceği bir eksiklik! olmuş olmalı ki; ‘AŞK’ tüketilemeyecek kadar varlığıyla sınırsız bir hazineymiş.
Dedim ve gerçekten öyle mi? Sorusuna bugünden bakarak başka bir soru daha ekleyeyim. ‘İlişki’ aşkın yerini mi aldı? Hani artık uzun süredir görmediğiniz bir arkadaş veya bir dostunuzla bir kahve aralıkta da olsa yaşamına ilişkin bir şeyler öğrenmek için sorarız ya, ‘bir ilişkin var mı?’ diye. Ve ‘ilişki’ kelimesinin metalik tınlamasının ne denli bir ruh yoksunu olduğunu hiç ama hiç düşünmeksizin. Oysa çok değil, sadece otuz kırk yıl kadar öncesinde ‘bir sevgilin (kırsalda ‘yavuklu’ da denirdi sevgili yerine) var mı? veya ‘yüreğin boş mu hala?’ veyahut da ‘gönül durumun ne alemde?’ diye dolaylı da olsa içinde bir ruh taşıyan kelimelerin yerine bugün ‘ilişki’ kelimesi geçmişse eğer bunun bir anlamı olsa gerek.
Sık sık ahh..lar! vah..lar ile anlatılır eski hikayeler. Hele konu aşksa eğer, ahh!..ın da vahh!..ın da daha bir derindir geldiği yer. Üstelik tüm yakıcılığıyla ulaşmış olur dilimizden dökülen kelimelere. Bir daha o günlerdeki gibi bir aşkın artık olamayacağı gerçekliği bir bıçak gibi saplanır göğsün en duyarlı bölgesine.
Saplanır çünkü ve ne yazık ki günümüzde artık metalaştırılan her olgu gibi ‘aşk’ da son demlerindedir geçmişteki büyülü, romantik ve de insani sarsan depremsel gücünün varlığında.
‘İlişki’ye indirgenmiş metasal bir mekanik algıya dönüşme.
Kolayca sahip olunabilen ve kolayca tüketilebilen bir meta.
Ve birkaç soru daha ekleyerek serinin ilk dokunuşuna son vereyim.
Sahip oldukça paylaşmanın uzağında kalmamız nedenleri neler olabilir acaba? Paylaştıkça sahip olacaklarımızın azalması ve daha çoğuna sahip olabilme isteğimizin gerçekleşmeyeceğinden kaynaklanan korku mu? Yoksa sahip olma duygusunu genlerimize işleten! sistem hegemonyasının beynimize kurduğu iktidarının gücü mü?
Biz geleceğimize biçim vermeyi başaramaz ve tüketimin tutsaklığına yenilirsek eğer çok değil bir kırk yıl sonra belki ‘aşk’ içeriği ve ruhu boşalmış bir kelime olarak kayıtlarda yer alırken yerine alış verişteki metasal dengeyi ifade eden ‘ilişki’ oturmuş olacak veyahut da başka bir kelime.
Neyse ki; en azından ‘aşk’ın anlamını bilen son kuşaklardan birinin mensubu olmakla çok şanslı buluyorum kendimi.
Ya siz?

kutluzeki@hotmail.com

23.08.2020 Zürih,

guest
1 Yorum
Oldest
Newest Most Voted
Inline Feedbacks
View all comments
Murat Düz

Tebrik ediyorum iyi anlatmışsın yazılarının devamını dört gözle bekliyorum.

1
0
Would love your thoughts, please comment.x
()
x