Yaban(cı)laşma

Selvi ağaçlarının altında uyumak istiyorum; salıncaktan bir hamakta. Bir dağ köyünün ortasında, bir yanım bahar bahçe, bir yanım; akan nehir kenarında kuzuların melemelerini dinlesin…

Toprak kokusu ve yağmurda çiçek aromaları sarsın bedenime. Dağın başında bir başıma ve insanlardan olabildiğince uzakta gecenin yıldız kümeleri aydınlatsın pusulamı. Bu geceden sonra; kurtlarla, kuzularla, ağaç ve çiçeklerle konuşacağım. Taşlara da sıra gelecek. İnsanlarla asla! İnsanlar ve bu kalabalık şehir yoruyor beni. Kendimi kendimle yaşayacağım; gel keyfim gel, gıcır bir hayat yani.
Dağ başında, nereye kadar derseniz? Ben de bilmiyorum. Gittiği yere kadar herhalde. Telefonumu, televizyonumu çöpe attım. Karımı, ailemi, çocuklarımı ve arkadaşlarımı. Param çok; işi-gücü bıraktım; çalış çalış nereye kadar. Gelgelelim bütün bunlar yetecek mi? Orası muamma. Hayat öyle bir kumaş vermişki insana; kendisi dahil bütün mahlukata muhtaç bırakmış onu. O nedenle dağbaşları ve selvi ağaçlarının altındaki yalnızlık, gecenin yıldızdan yorganı; bir zaman sonra rutine binince, yaşam eziyetli bir zindana dönüşüyor ve akıl oyunları başlıyor insan beyninde; kabus gibi. Bu yaban(cı)laşmanın birinci adımıdır.

İkinci adımda uzaklaşmıyorsun şehrin gürültülü kalabalığından. Çark hızla dönerken, seni de içine alıp dişlinin bir parçası haline getirerek, öğütüp bir lokmada yutuyor. Gönüllü bir kul haline dönüşüyorsun giderek. Bir süre sonra zevk almaya bile başlayabiliyorsun bu engizisyon işkencesinden. Koşuşturmadan, çalışmadan, telefon, televizyon ve boş işlere bağlanmadan yaşayamaz duruma geliyorsun. Başta sevdiklerini, dostlarını ve hatta aileni umursamaz oluyorsun. Uyuşturuyor sistem seni, kimseyi düşünmeden, bencilliğine esir düşüyorsun. Kişisel çıkarların tanrısal bir mertebeye yükseliyor. En ufak bir içtenlik belirtisi karşısında ezberin bozuluyor. Yalpalamaya başlıyorsun; ya da özlüyorsun sevmeyi, sevilmeyi vedahi bölüşmeyi. İçin kavruluyor susuzluktan. Kana kana içmek istiyorsun sevgiyi. Bu sefer de bünyen reddediyor bu duyguları. Aynen nakil sırasında nakledilen organın, kısa sürede rejeksiyonu gibi reddediyor bünyen, yabancılaştığın duyguları. Paraya ve sisteme tapınmak kolay geliyor sana. Cesaretini ve direnme gücünü kaybediyorsun. Tek kişilik bir oyun yazıyor sistem sana. Ananı, aileni çıkaramıyorsun, çıktığın yalancı ve düzenbaz sahneye. Utanıyorsun eski sevdiklerin ve değerlerinden. Ve çıkıyorsun kendi benliğinden. Unutuyorsun eski seni; anıların tozlu raflarında. Yokuşun dibinde, yanına yaklaşan arabanın farlarında, donakalmış bir tavşan gibi kalıyorsun dımdızlak.

Yaban(cı)laşmanın öyküsü böylece sürüp gidiyor hayatın rutinine uyarak. Daha ne kadar böyle gideceğini henüz bilemesek de; komünal bir dünyanın özlemiyle yola çıkan yel değirmeni kavgacıları, asiler; bir gün gerçekleşen düşlerinin peşine birçok ortak bulduğunda, insani değerlerin güzelliğini yeniden keşfederek, ortak bir dünya kuracaklar. Bilimin diyalektiğine inanan her insan, kendi gerçekliğinden daha fazla besliyor bu gelecek düşünü. Bir gün mutlaka…

Eylül’dü hayatın damarlarında akan kan kırmızısı 2021

Haber Etiketleri
guest
1 Yorum
Oldest
Newest Most Voted
Inline Feedbacks
View all comments
Nihal geneci

Göstermelik bir dava olur 1948 de o kadar çok bazı burokraside tekrar yerini almıştı Yani kökten bir değişiklik olmadı Bir Nürnberg mahkemesine bak bir de Stammheim/ Stuttgart
Danışıklı doğuş olacağı kesin

1
0
Would love your thoughts, please comment.x
()
x