Yangın ve bildiğimiz devletin sonu

SİBEL ÖZBUDUN

 

“Yaşamak bu yangın yerinde

Her gün yeniden ölerek

Zalimin elinde tutsak

Cahile kurban olarak (…)

Yaşamak görevdir bu yangın yerinde

Yaşamak, insan kalarak”[1]

 

Marmaris ormanları yandı… Ben bu satırları yazarken Ege-Akdeniz kıyı şeridinin çeşitli bölgelerinde (Antalya, Aydın, Muğla, daha içlerde Isparta, Denizli…) patlak veren bir dizi yangın, ağaçları, evleri, orman hayvanlarını: tilkiyi, domuzu, tavşanı, kaplumbağayı, kuşları ve ağıllardaki koyunları, inekleri, tavukları kavurdu geçti.

Beklenmiyor değildi. Bölge kim bilir kaç yılın en sıcak yazını geçiriyordu: Küresel ısınmadan payına düşeni fazlasıyla almıştı. Termometreler 40’lı derecelerde; nem oranı yüzde onların altında; otlar, çalılar kupkuru… Bu da yetmiyormuş gibi saatte hızı 10-15 km.’yi bulan kupkuru bir rüzgâr! Sahne hazır, fail bekleniyordu: Sönmemiş bir izmarit, mercek görevi görecek bir cam parçası, çöp-anız yakmaya kalkışan bir aymaz, canı mangalda sucuk çeken bir piknikçi…

Aslında bir yangın yerinde sorulması gereken son (ve çoğunlukla yanlış) sorudur bu: Yangını kim çıkardı? Evi, barkı serası yananların, hayvanları ölenlerin, müşterisi kaçan otel-restoran işletmecisinin, velhasıl bütün canı burnuna gelmişlerin sinirlerinin son telini attıracak, ortalığı kendinden menkul “vigilante”ler alayının sarmasına yol açacak tehlikeli bir manipülasyon. Genellikle sorunları çözecek yerde yüzlerine gözlerine bulaştıran iktidarların basiretsizliklerini örtbas etmek, öfkeyi başka yöne yöneltmek için başvurdukları… Yanıt ise, çoktan hazırdı; duymak için çıldıran, yıllardır damarlarına doz doz şovenizm zerk edilmiş, yalan yanlış haberleri durmadan sosyal medya gruplarında paylaşan, işsiz güçsüz gençler, ayaklarının altındaki zeminin her geçen gün kaydığını hisseden, çaresizliğini bilince tahvil edemeyen ezikler için: Kürtler… Afganlar… Suriyeliler… Kulaktan kulağa, ekrandan ekrana yayılan, paylaşılan görüntüler: Bilmem nerede poşili bir şef, eli silahlı adamlarına emirler yağdırıyor: “Faşist iktidar düşmanımızdır, her yeri yakacağız…” Kapağı şişme botlarla Yunanistan’a atmaya çalışan şaşkın kaçakların dehşet dolu yüzlerinin fotoğrafları “Ormana girerken yakalandılar!”

Ve Konya’da bir Kürt aileye saldırı, beş ölü! Çorum’da Urfalı mevsimlik işçilere bıçaklı saldırı! Marmaris’te, Manavgat’ta durumdan vazife çıkarmış, yol kesen, kimlik soran ne idüğü belirsiz siviller!

Dedim ya, yanlış soru. Sorunun şu olması gerek gerçekte: “Bu yangın nasıl söndürülür?”

Orman yangınına karşı en etkili aracın yangın söndürme uçakları olduğunu artık hep birlikte öğrendik. Bir anda tonlarca suyu boca ediyorlar alevlerin üzerine… Ama uçaklar yok ortada… En azından, yangınların yedinci, sekizinci gününde tek tük boy gösterene dek, uçak yoktu. İtfaiye ekipleri, belediye işçileri ve yangın bölgelerinde yaşayan halk, komşu ilçelerden, köylerden, kentlerden araçlara doluşarak yardıma koşanlar, söndürme çalışmalarına katılanlara koli koli yiyecek, içme suyu, ayran, buz kalıbı gönderen tesis işletmecileri, yangından kurtarabildikleri hayvanları tedavi etmeye çalışan gönüllüler, sırtlarında pet şişeler, ellerinde kazma kürekler, ateşin yayılmasını önlemeye çalışan köylüler, kamyonlara su deposu ve pompa yerleştirip araçlarını itfaiye aracına çeviren yaratıcı kamyon sürücüleri, sosyal medyadan görüntüleri yayınlayıp yardım için adeta yalvaran amatör haberciler, kentlerden maddi yardım, malzeme toplayıp ihtiyaç sahiplerine ileten inisiyatifler… Herkes, herkes oradaydı; ama uçaklar yoktu. Ha bir de devlet… Bir boy gösterip trafiği (tabii bu arada söndürme çalışmalarına katılanların ulaşımını da) kesmiş, işleri ne kadar iyi yönettiklerini anlatmış, bol keseden vaatlerde bulunmuş, sonra milletin tepesine çay fırlatıp gitmişlerdi… Belki de yangının (ya da selin, yıkılan evlerinin…) karşısına oturup bir çay demleyip TOKİ’nin bir gün kendilerine satacağı konutların kredilerini nasıl ödeyeceklerini düşünsünler diye…

Oysa uçaklar hangarda yatıyordu, çürümeye terk edilmiş. THK ile Tarım ve Ormancılık Bakanlığı arasındaki rant kavgasının kurbanı… Kim bilir, belki de “Eski Türkiye” ile ipleri koparmaya kararlı siyasal İslâmcı bir rejimin bilerek kulağının üzerine yatması… Ya da başka ülkelerden uçak kiralamanın ‘ballı’ getirileri… Bilemem. Ama olan şuydu: Köylüler, itfaiyeciler, zabıtalar, yöre halkı, gönüllü gençler canlarını dişlerine takmış, kazma küreklerle, kovalarla, pet şişelerle yangını söndürmeye çalışırken, yangın uçakları uçmadı.

O zaman sorulması gereken ikinci (doğru) soru şu: orman yangınlarını söndürmek, bunun için gerekli önlemleri almak, hazırlıklı olmak, devletin görevi mi, halkın görevi mi?

Kapitalizmin “sosyal devlet” evresinde, yani 1980’li yıllara dek bu sorunun yanıtı netti: Devlet yurttaşlarının sağlığını ve esenliğini korumak için önlemler almak zorundaydı: orman yangınlarını önleme/söndürme dâhil. Bu işte kâr, ihale, rant vb. aranmazdı -en azından teorik olarak. Çünkü nihayetinde “sosyal devlet” ya da Keynesyen kapitalizm işçi sınıfı mücadeleleriyle belli ölçülerde de olsa, “terbiye edilmiş” bir kapitalizmdi. Kapitalist devlet, şu ya da bu ölçüde sınıflar arasında dengeyi kollamak, yurttaşları kapitalist sömürünün aşırılıklarına karşı güvence altına almak zorundaydı. Bunun emekçilerin yüz yılı aşkın örgütlü mücadelelerinin ve kapitalist dünyanın yanı başındaki sosyalist alternatifin halklar açısından çekiciliğini engelleme kararlılığının bir sonucu olduğunu söylemeye gerek var mı?

Ama 1980’lerden sonra ne olduysa, kâr hırsı, kapitalist yağma dizginlerinden boşandı. Adına “neoliberalizm” dendi. Şirketlerin talan hırsının önündeki tüm engeller kaldırılırken, kamuya ait tüm varlık ve değerler özelleştirmeler aracılığıyla yağmaya açılırken, onlar tükendiğinde doğanın o güne dek her nasılsa saldırıdan masun kalmış köşe bucaklarını işletmeye açarak,[2] devlet tüm kurumlarıyla her bir biriminin öncelikle “vizyon/misyonu” “kâr, daha çok kâr” olan açgözlü bir girişimciye dönüştü. “Girişimci hastane”, “girişimci üniversite”, “girişimci PTT”, girişimci afet işleri… İhaleler, kayırmalar, yolsuzluklar, komisyonlar, rüşvet… Umur kapılarının önlerinde açıldığını gören sıradan yandaşların “voliyi vurabilmek” için birbirlerini çiğneyerek tepeye doğru yarışı…

“Uçaklar nerede?” diye sormuştuk… THK yönetiminin kurum kadrolarını eş-dostla doldurmaları… Doğan zararı, Tarım ve Ormancılık Bakanlığı’nın açtığı yangın söndürme uçakları ihalesine “nasıl olsa tek talip biziz” rahatlığıyla şişirilmiş fiyatlarla girerek karşılamaya çalışmaları… “Eski Türkiye”den kalan her kurumun köküne kibrit suyu dökme hevesindeki bakanlığın fırsatı ganimet bilip, ihale şartlarını THK’yı devre dışı bırakacak terimlerle yeniden düzenlemesi… Batık konuma gelen THK’nın başına atanan kayyumun işleri düzeltecek yerde deneyimli pilotları emekliye ayırması… Yani THK’nın ipinin iktidarca çekilmesi… Çürümeye terk edilen uçaklar… Başta Rusya, çeşitli ülkelerle saati bilmem kaç bin dolara yangın söndürme uçağı kiralama konusunda varılan “ballı” anlaşmalar… Neticede tutuşan ormanlar, kavrulan hayvanlar, soyu kuruyan arılar, evsiz, bağsız bahçesiz kalan garibanlar…

Ve daha ağaçlar cayır cayır yanarken Cumhurbaşkanı imzasıyla Resmi Gazete’de yayınlanan 7334 sayılı “Turizmi Teşvik Kanunu ile bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun”… Doğru tahmin ettiniz; “Kültür ve Turizm gelişme Bölgeleri dışında kalsa bile” orman arazilerinin “kamu yararı” kapsamına alınarak turizm yatırımcılarına açılabilmesini öngörüyor. Tabii, “yeri, mevkii ve sınırları Cumhurbaşkanı kararıyla tespit ve ilan” edilmek kaydıyla…[3] “Araziyi arsaya dönüştüren” iş bilir cevvallik…

Ege-Akdeniz’deki son orman yangınları, bugüne dek göremeyenler için, bildikleri, alıştıkları “Devlet Baba”nın çoktan öldüğünü, gömüldüğünü bir kez daha açı biçimde gösteriyor. İnsanların felaketleri karşısında ellerini ovuşturan, ne kadar rant sağlayacağı, ne kadar kâr edeceğini hesaplayan bir bezirgan var artık halkın karşısında… Kadavralara dönüşen ağaçlar temizlendikten sonra nereye bir villa kompleksi, nereye beş yıldızlı otel, nereye “helal beach”, nereye Aquapark, nereye AVM kondurulacağı planları üzerinde harıl harıl çalışılıyor olmalı şimdi…

Aslına bakılırsa toplum da bunu el yordamıyla da olsa, sezinlemiş durumda… Kimilerinin ilk günden itibaren kendiliğinden yardım, söndürme, destek faaliyetlerinin örgütleyiciliğine koşarken, kimilerinin de “durumdan vazife çıkartıp” kendini kolluk yerine koyarak elde silah, yol kesip kimlik sormasından belli bu…

 

6 Ağustos 2021 10:00:42, Çeşme Köyü.

 

N O T L A R

[*] Newroz, Ağustos 2021…

[1] Ataol Behramoğlu

[2] “Artık anlamalıyız ki; bizler hiçbir zaman doğaya egemen olmak gibi bir çaba içinde olmamalıyız; tersine etimiz, kanımız ve beynimizle ondan bir parça ve onun tam ortasında olduğumuzun bilinciyle davranmalıyız. İnsan olarak doğa üzerinde kurduğumuz egemenlik, onun yasalarını tanıma ve doğru olarak uygulayabilme üstünlüğüne sahip olabilmemizden öteye gitmemelidir. Hele varoluşumuzun ilk koşulu olan suyu ve toprağı bir alışveriş nesnesi yapmak, insanın kendisini bir alışveriş nesnesi yapmaya doğru atılmış bir adımdır. Su ve toprağın alınır, satılır bir mal hâline getirilerek bir azınlığın tekeline alınması ve geri kalanların dışlanması ahlâksızlıktan başka bir şey doğurmaz,” diyor Friedrich Engels, Doğa’nın Diyalektiği’nde…

[3] Murat Yetkin’den naklen, Cumhuriyet, 31 Temmuz 2021… https://www.cumhuriyet.com.tr/haber/ormanlar-yanarken-yururluge-giren-kanun-tartisma-cikardi-1856846

 

Haber Etiketleri
guest
0 Yorum
Inline Feedbacks
View all comments
0
Would love your thoughts, please comment.x
()
x