Yaşayan Ölüler ya da Ötanazi!

HomeManşet Yazarlar

Yaşayan Ölüler ya da Ötanazi!

 

Ama önce bu yazının ilham kaynağı Alain Delon’dan söz edeceğim.

“Alain Delon ötanazi istedi!” Basından…

Ötanazi!..

Bilenler için ne ürkütücü bir kelime değil mi? Ama onu isteyenler için de bir o kadar anlamlı bir kelime.

Ötanaziyi, eğer hastanın bilinci yerinde değilse, kişi adına en yakınları isteyebilir. Yakınları açısından zor bir durum… Ama bu kişi kendi ölümünü istediyse epik/trajik gerçektir. Hayatı çok sevmesine rağmen, çeşitli sağlık nedenleriyle ölümü seçmek, bir yanıyla saygı duyulacak bir karar… Aklı, hafızası yerinde biri nasıl kendi yaşamına son vermek isteyebilir? Her gün hatta her saat, bilim ve teknolojinin geliştiği bu çağda, tıp da her an yeni buluşlarla çağ atlayabilir; etin buruşmasına, ölümün erkenliğine bir çare bulunabilir. Bu olasılığa rağmen ötanaziyi seçmek cesaret ister. Hele o kadar güzel zamanlarda yaşamış ve gelmiş geçmiş efsane bir aktörsen “yaşlılık” belki de kötüdür.

Alain Delon da “Yaşlanmak berbat! Hiçbir şey yapamıyoruz. Görünüşümüzü ve görme duyumuzu kaybediyoruz. Ayağa kalkamıyor, ağrı hissediyoruz. Büyük bir eziyet…” diyerek ötenazi istiyor. Üstelik yememiş, içmemiş, ‘hangi ülkede ötanazi yasal?’ diye araştırmış ve o ülkenin vatandaşı olmuş. Kendi ölümünü adeta tasarlıyor.

Tasarlayarak ölüm!

Benzer ama politik niteliklere sahip yaşayan bazı “kahramanlar”, ölümden beter yaşamlarından korkmazlar. Yaşam biçimleri onları küçültür, küçüldükçe nicelik olarak yok olurlar ama biz onların yaşadıklarını sanırız ve onların birer efsane olarak hala yaşadıklarını düşünürüz. Onlar da yaşadıklarını zannederler ama aslında “yaşayan” birer ölüdürler.

Yaşayan ölüler!

Ne ürkütücü, çelişkili kelimeler… Yaşayan ölüler! Bir insan hem ölü olup hem yaşayabilir mi?

“Ölü” olarak yaşamak mı, genç olarak ölmek mi daha iyidir? Bu sorunun yanıtını ‘yaşayan’ biri olarak vermek çok kolay.

“Genç öl, cesetin yakışıklı olsun! ”

Genç ölmek!

Genç olmak derken, düşünsel dinçlik, yaşayan ve tükenmeyen zihin açıklığından, yaşam heyecanından söz ediyorum. Alain Delon’un mavi gözleri, sırma jöleli saçları, boyu posundan değil, insanlar üzerinde bıraktığı izlerden söz ediyorum.

Alain Delon, o kadar güzel dönemlerde o kadar güzel yaşadı ki yaşadığımız dönemi beğenmiyor. Açlık, sefalet, savaşlar, ağrılar, sızlar… Hepsi bu, ölümcül bir hastalığı da yok. “Genç” ölmek istiyor, hepsi bu.

Bir de bizim genç ve güzellerimiz var. Mahir Çayan ya da Tamer Arda, Sinan Cemgil mesela… Entelektüel ve yakışıklı devrimci… Peki ya siz Deniz Gezmiş’i yaşlı gördünüz mü? Ne zaman onu düşünsek uzun boyu, geniş omuzlarında duran yeşil parkası, kirli sakallı hali gelir aklımıza. Gözlerimize, idam sehpasını tekmeleyişi, kulaklarımıza sloganları dolar. Sonra, dünyada fotoğrafları en çok repetesi yapılan enternasyonalist Che’yi, bütün güzel niteliklerin üzerinde birleştiği devrimci gerillayı düşünelim. Devrim ve her tür bakanlık yaptı. Bir şeylerin ters gittiğini düşündü. Bir anda ortadan kayboldu. Herkes öldü zannetti. O, Bolivya’da ortaya çıktı. Ve Bolivyalı küçük askerlerce öldürüldü. Hala yaşıyor aramızda. Yaşasaydı ne olurdu bilinmezdi. Doğrusu onu o yaşlarda düşünmek istemezdim. Ama biz onu hep genç, yakışıklı, enternasyonalist gerilla olarak hatırlıyoruz. Ne güzel değil mi?

Çok uzaklara gitmeyelim. 12 Eylül’ün o dehşet günlerinde Davutpaşa cezaevinden Talip Yılmaz’ın intihar gibi firarını hatırlayalım. Yüzde doksan dokuz ihtimalle öldürüleceğini bilmesine rağmen, özgürlük için ölüme firar etti.

Mahir Çayan, kuşatıldığı evin kerpiç damından “Biz buraya dönmeye değil ölmeye geldik!” dedi ve genç öldü.  Efsanesi hala sürüyor. Tersini söyleseydi bugün belki aramızda olacaktı. Ama nasıl? Bu sorunun yanıtı yoktur. Tamer Arda’ya içeriden arkadaşları: “Geri çekilin! Yoksa öleceksiniz” dediler. O, savaşmayı seçti ve ağzından şu cümleler döküldü: “Sizleri içeriden almadan geri çekilmem!” Ve hiç yaşlanmadı.

Elbette ki yaşamak, her şeye rağmen yaşamak “kutsal” bir haktır.  Ve tüm devrimcilerin daha iyi bir dünya için yaşaması gerekir. Ama yeri ve zamanı geldiğinde de ölmeyi bilmek gerek öyle değil mi sevgili dostlar!  Ama ben burada” ölmeyi bilmek”ten söz etmiyorum aslında.

Ölmeyi bilmek!

Hep şöyle düşünürdük gençlik yıllarımızda; elden ayaktan, içki sofralarında, geyik muhabbetlerinde meze olmadan, aklın yerindeyken, birilerinin altını temizlemesine izin vermeden, geçmiş güzel yıllarını inkar etmeden, mafyacılık yapmadan, uyuşturucuya bulaşmadan… Bir fikir, bir nesne üretmeden, tuvalet ile mutfak arasında gidip gelmeden, yani “beyin ölümü” gerçekleşmeden Ahmet Kaya’nın söylediği gibi:

“Kafama sıkar giderim” demek daha anlamlı! Elbette kafana da sıkma, ama beyin ölümüne de izin verme.

Gençlik ve yaşlılık!

Aslında gençliğin, ya da yaşlılığın yaşı yoktur. Gençlik de, yaşlılık da birer ruh halleridir. Tıpkı gençken ya da yaşlıyken çocuk ruhlu olmak gibi. Bir insan gençken yaşlı, yaşlıyken genç de olabilir. Hayatlarımızın geçmiş yıllarında o kadar efsane o kadar kahramanlar vardı ki bugün ölü birer gerçek olarak varlıklarını sanki hiçbir şey olmamış, yaşamamışlar gibi sürdürmekteler. Alian Delon gibi fiziksel olarak değil düşünsel olarak ötanazi isteme cesaretini göstermiyorlar.

Bu satırların imgesel gücünü tetikleyen Alian Delon’a Selamlar, sevgiler.

 

Memet Sönmez

18 Mayıs 2022

guest
0 Yorum
Inline Feedbacks
View all comments