YEDİ SEKİZ HASAN PAŞA’NIN SOPASI

Anayasa Mahkemesi’nin Osman Kavala’nın son başvurusunu 7’ye karşı 8 oyla reddettiği kararını okuyunca aklıma 20 Mayıs 1878 Çırağan Baskını olarak bilinen darbeyi bir sopayla bastırdığı rivayet edilen Yedi Sekiz Hasan Paşa geldi. Osmanlı ordusunda erlikten mareşalliğe yükselen ender askerlerden olan Hasan Paşa II. Abdülhamit’e koşulsuz bağlılığıyla bilinir. Resmi darbe tarihçilerine göre Ali Suavi, İngilizler’den aldığı destekle, 93 Harbi’nde yurtlarından olmuş, zor günler geçirmiş Rumeli muhacirlerini etrafında toplar ve bir darbe planlar. “Cahil” olarak nitelendirdikleri bu insanların amacı V. Murad Han’ı padişah yapmaktır ve bunun için Çırağan Sarayı’nı basarlar. Sarayın karşısındaki berberde tıraş olan Hasan Paşa silah seslerini duyup saraya koşar ve kapıdaki muhafızın elinden aldığı sopayla darbeyi bastırır. II. Abdülhamit’in bu olaydan sonra generallik rütbesi verdiği Paşa’nın lakabı, okuma yazması zayıf olduğundan Osmanlıca 7 ve 8 (۷۸) rakamlarını bir çizgiyle birleştirdiği imzasından gelir.

Darbe, Paşa, 7 – 8, İngilizler, II. Abdülhamit, baskın gibi sözcükleri okuyunca akla gelen bu basit çağrışım, Anayasa Mahkemesi’nin ve Türk Yargısının Osman Kavala ve diğer politik davalar karşısındaki duruşu ya da tutunamayan halini ele almaya zorluyor.

KAVALA LABİRENTİ

Kavala’yı Gezi isyanının başrolüne taşıyan iddianamenin çökmesi açıkçası beklenilen bir durum değildi. Aslında o adli belge görünümlü derlemeye iddianame demenin içe sinmeyen haline rağmen aylarca süren tutukluluğun, savunma tarafının terk edildiği dipsiz kuyunun hukuki bir neticeye bağlanması şaşırtıcı ve düşündürücüydü. Elbette Terör Mahkemeleri’nin bağımsızlaştığını ve hukuki bir rehber edindiklerini düşünmedik, akla ilk gelen yeni planda neler olacağıydı… Merakımız uzun sürmedi, birkaç saat sonra fiili tutukluluk, silahlı darbe girişimi iddiasıyla ve kuvvetli şüphenin paket dahilinde olduğu bir operasyonla gerçek bir tutukluluğa dönüştü. Bir bilgisayar oyunu olsaydı Kavala Labirenti isminin yakışacağı bu oyunda sabit rakibe karşı değişen kahramanların farklılığı yalnızca isimleri olurdu.

Kavala’nın kâğıt israfı olduğunu bile bile tükettiği iç hukuk yollarının son durağı Anayasa Mahkemesi, birkaç gün önce kişi güvenliği ve hürriyeti hakkının ihlal edilmediğine yediye karşı sekiz oyla hükmetti. Yargılamaları tartışmalı hale getiren oy birliği göremediğimiz kararlar bölünmenin kaynağına dair soru işaretlerini arttırıyor. Oybirliği halini tercih etmediğimiz aşikâr, ancak bir oyla sonucun değiştireceği topluluk kararlarında olumsuz hükmün nitelikli çoğunluk şartını taşıması gerektiği artık tartışmaya açılmalı.

OY ÇOKLUĞU NE ANLATIR?

Oy çokluğu hükmün yarasıdır. Yargılamanın taraflarını değil tüm kamuyu ilgilendiren bu yara müphem durum ortadan kalkmadıkça kanar. Çünkü kararı hüküm yapan kesinliktir. Hele ki tutukluluk gibi şüpheye bağlanmış bir tedbirin bir oy farkla hukukileşmesi, ancak niteliksiz çoğunluğun iradi bir karar alması kadar mümkündür. Anayasa Mahkemesi’ne göre Kavala, haklı nedenlerle tutukludur ve tutuklu kalmalıdır. Peki, bir oy farkla azınlıkta kalan diğer üyeleri ikna edemeyen gerekçelerin şüpheliliği hiçbir hukuki imkan getirmez mi? Cevap çok açık, bu şüphe başlı başına bir ihlaldir. Tek bir üyenin dahi ikna olmadığı haklılık, tutukluluğun keyfi olduğunu açıkça gösterir. Kaldı ki 8’e karşı 7 oy şüphenin bırakın kuvvetli olmayı, yeterli bile değil, basit derecede kaldığını göstermiyor mu?

Kavala, nihai hükmü değil, tutukluluk tedbirini götürdü Anayasa Mahkemesi’ne. Belki nihai hükmün klişe gerekçelere sığdırılması halinde diğer binlerce hüküm gibi darbeye teşebbüs ve silahlı terör örgütü üyeliğinin dayandığı bazı varsayımsal kriterleri görebileceğiz kararda. Fakat yasada şüpheliliğin derecesine bağlanan tutuklama tedbirinin hali hazırda fiili bir hükme dönüştüğü çok açık. Böyle bakıldığında Kavala’nın aslında tutuklu değil hükümlü olduğu rahatlıkla söylenebilir. Ama bu tespit Anayasa Mahkemesi Kararını görmezden gelecek bir yılgınlık yaratmamalı. Bilakis her belgeli ihlali bir anti-içtihat telakki etmeli ve politik hukuk külliyatına yerleştirmeliyiz.

ANAYASA MAHKEMESİ ÇELMESİ

Osman Kavala, Selahattin Demirtaş, Ahmet Altan, Figen Yüksekdağ, Selçuk Kozağaçlı ve diğerleri. Her biri birbirinden farklı terör faaliyetleri gerekçe gösterilerek tutsak edilen birer siyasi rehindir. Benzer operasyonlarla serbest kalmaları engellenen bu kişilerin Anayasa Mahkemesi’nden de umudu kalmamıştır. Mesela, şans eseri verilen hukuki bir karar yerel mahkemece tanınmayarak uygulamada hükümsüz hale getirilmiş, hiyerarşik düzen yok edilmiştir. Kısa tarihinde İnsan Hakları Mahkemesi öncesi bir set ve süre kazanma aşaması izlenimini yıkamayan Anayasa Mahkemesi, son Kavala kararıyla tutukluluğa dair iddialı bir politik tavır ortaya koymuştur.

İsmini aldığı kurucu belgenin, üyelerinde refleks haline getirdiği bir “karşı duruş”u bir an için anlamaya çalışırken bu belge ile teminat altına alınan hak ve özgürlükleri görmezden gelmek mümkün mü? Yargılarken adil olmanın mahkemelere yüklenmiş en önemli ödev olduğunun bu kurucu belge ile temin edildiğinin hatırlatılmasına gerek var mı? İhlal tespit etmekle görevlendirilen bu “Yüce Mahkeme”nin üyelerine adil olmanın güvencesi hangi yolla verilmelidir? Cevap aradığımız bu soruları sormaktan bıkmamalıyız.

“Yedi Sekiz Anayasa Mahkemesi Kararı”, okuma-yazması zayıf Hasan Paşa’nın sopası gibi kimlere yeni unvanlar getirir bilemeyiz. Fakat bildiğimiz, Padişahın en sevdiği ikinci adam olduğu söylenen Paşa’nın görkemli türbesi sonradan İngiliz Kralı’nın Türkiye ziyareti sırasında görmek istediği yakınındaki Barbaros Hayrettin’in türbesinden daha ihtişamlı diye istimlak edilerek yıkılmıştır. Rivayete göre o Paşa ki henüz veliahtken karşılaştığı II. Abdülhamid’i tanımadığı için terslenince şöyle demiştir: “Veliaht, meliaht dinlemem. Ben padişahın adamıyım, bir tek onu tanırım!”…

 

Yazar Profili

Seda Alçınar
Seda Alçınar
2007 yılında Marmara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden mezun olup 2010 yılında Marmara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde Kamu Hukuku yüksek lisans eğitimi almıştır. Tez çalışması Nefret Suçları üzerinedir. 2018 yılında Üsküdar Üniversitesi Adli Bilimler Enstitüsü’nde Ceza Adaleti Yüksek Lisans eğitimi almış olup halen devam eden tez çalışması Kadın Hak Hareketi üzerinedir. İstanbul Barosu’na bağlı serbest avukatlık yapmaktadır.
guest
0 Yorum
Inline Feedbacks
View all comments
0
Would love your thoughts, please comment.x
()
x