Naim Kandemir
1908’de İttihat ve Terakki’nin iktidarı ele alması ile Osmanlı’nın batı karşısında geri kalmasının nedeni, batıdaki gibi ülkede bir burjuva sınıfının olmaması olarak görüldü ve bu nedenle çeşitli yöntemlerle devlet eliyle bir milli burjuvazi oluşturma politikası Cumhuriyet döneminde de benimsendi.
İttihatçıların başlattığı bu politika Cumhuriyet döneminde de sürdürülerek 1942 yılındaki Varlık Vergisi ile zirveye ulaştı. Baştan beri tespit şuydu: Ülkede ticaret ve sanayi azınlıkların ve yabancıların elindedir. Dolayısıyla ülkedeki geri kalmışlığı yenmek için, azınlıkların elinden bu ticaret ve sanayinin alınıp Müslüman Türklere verilmelidir ki bir milli burjuvazi yaratılabilsin.
Bu gayeyi Saraçoğlu bir konuşmasında: Biz bu vergiyi Türk tüccarını ön plana çıkarmak için ihdas ettik, diye samimiyetle dile getirmiştir.
Mazlumun ahını alanın iflâh olmayacağı gerçeğiyle, ekonomik bir politika olmadığından ülkede, bu yolla alınan vergilerin ülke ekonomisine fayda sağladığını söylemek pek mümkün değildir. Bu vahşi uygulamanın devlete bir faydası olmamakla birlikte yerli kabul edilen tüccarların palazlanmasına, sermaye birikimlerine elbette faydası olmuştur.
Sanayi Devrimi’ni yapamamış ve Demokratik Devrim’ini tamamlayamamış ülke burjuvazisinin ahlakı da bu aşamaları geçmiş ülke burjuvazilerine göre eksik kalıyor.
Devlet eliyle semirtilen burjuvazinin yaptıkları kitaplara, filmlere konu olmuştur. 70’lerde Erol Toy’un İmparator isimli çok satmış romanı buna bir örnektir. Romanın kahramanı Fehmi Çok’un ahlaki olmayan zenginleşme marifetleri kitapta bolca anlatılmaktadır. İşin garibi o yıllarda Samsun’da büyüdüğüm arastadaki esnafların elinde bile bu kitap dolaşırdı. Arasta esnafının matbuatla ilişkisi Hürriyet, Günaydın gazeteleri ve bol fotoğraflı Pazar Dergisi’ni aşmazdı oysa ki. Devletin koruması altında olmayan gariban arasta esnafının muradı İmparator’dan öğrendiği yöntemlerle kısa sürede voleyi vurmaktı!
İmparator tipi milli burjuvazi örnekleri bize devlet politikasıyla yaratılanın milli değil, besleme burjuvazi olduğunu gösteriyor. Çocukluğumuzdan beri karaborsa, vurgun kulaklarımızın aşina olduğu kavramlardır.
Türkiye’de kapitalizm çarpık gelişti ama ahlakı da çarpık oluştu. Bir Avrupa burjuvazisi gibi, bırak genel ahlakı iş ahlakına bile layıkıyla sahip olamadı. Cumhuriyetin ilk yıllarından beri devletin kanatları, korumacılığı altında semirtilmiş, zaman içinde lobi faaliyetleriyle, rüşvetle, ihale fesatlarıyla, siyaset ve medya gücüyle sürekli devletin ve ülkenin imkânlarını kendine büyük büyük yontar olmuştur. Bir ülkede İhale Kanunu’nun 2002’den beri 190’ın üzerinde değiştirilmiş olması işin özetidir.
Modernist görünen burjuvazi ve onun örgütlediği devletin tercihi sonucu, yirmi yıldır ulvi dini değerlerle kendini tanımlayan iktidar ortaklarının zaafiyetleri temelinde de bir örtüşme içinde olduklarını görebiliyoruz. Ortaklaşılan slogan: Devlet malı deniz, yemeyen domuz!
Tüketicilik, asalaklık, devlete ve ülkeye ihanet adeta burjuvazinin karakteristiği haline gelmiştir. İttihat ve Terakki’den beri el bebek gül bebek semirtilen burjuvazi sürecin sonunda yemek yediği kaba pisler pozisyondadır.
Bu burjuvazinin çürümenin kitabını yazan iktidarla birlikte iş tutmasının kodlarını işte bu geçmişinde aramak gerekir. Cumhuriyetin ilk yıllarında besleme olan bir sınıf, sınıfsal karakterinin verdiği açgözlülükle kâr için her yola varım dedi semirdikçe… Ülkeyi yıllardır pazar olarak kullanan bu sınıfın vasat bir yurtseverliği dahi yoktur. Bu sınıfın kutsalı kârıdır. Yalnız, bu sınıfın göremediği, bu pazarı var olan bağımsızlığını kaybederse bir daha kolayca sırtına bineceği bir halk bulamayacağıdır. Zira, takıp takıştırıp vatandaşa kakıştırmayı iş adamlığı sanan bu zevatları dünyada ibrikçibaşı bile yapmazlar.
***
Yerli kabul edilen burjuvazinin yediği herzeler ve ülkeye ittifak halinde verdiği zararlar bir yana, kültürsüzlüğünü siyasi kavramları kullanışında da görebiliyoruz.
Yerli burjuvazi, gelişmiş burjuva sınıflarıyla aynı sınıfsal isme sahip ama kültürel olarak taşralılığını aşamamış. Nasıl ki ülkede sınıf bilincinin gelişmesi ağır aksak ise burjuvazinin kendi sınıf bilincinin gelişmesi ve gereklerinin yerine getirilmesi de topal oluyor. Sınıf bilincindeki aşamalar kullanılan kavramlara da yansıyor tabii.
Baştan beri devlete yük ve halkın varlıklarına tebelleş olan burjuvazi, bu süreçte yaptıklarını unutup iktidarlarla birlikte solu aşağılamak amacıyla kavramları da ters çevirdi, yanlış kullandı. Bunu bilerek yaptı. Amacı, solu halkın gözünde küçük düşürerek onları halktan koparmaktı.
Bunu yaparken terminolojiye saygısı olmadığı gibi düşmanlığını da gösterdi. Özellikle ’80 darbesinden sonra örgütlediği devlet eliyle birçok yerleşim yerinin ismi değiştirildi. Bu hafızasızlaştırma operasyonunun bir parçasıydı.
Sınıfının ve örgütlediği yapının ilkesi olmayınca 27 Mayıs ve 12 Eylül darbeleri için zaman zaman ihtilal kavramını kullanmaktan geri durmadı. Demek ki ihtilal öyle kötü bir kavram değilmiş; hele ki çürümeyi temizlemek için!
Burjuvazinin solcuları aşağılamak için kavramları kullanırken gösterdiği oportünistliğe birçok örnek verilebilir: Kızıllar, Moskof Uşakları, tedhişçi, terörist… Tabii bu kullanımlarda burjuvazinin ve devletin ağız birliği ettiklerini unutmamalıyız…
İktidarlar değişse de besleme burjuvazi kıblesini şıp diye bulur. Zira onların kıblesi kârdır ki bu uğurda iktidara biat onların en kutsal ibadetidir.
09.08.2023












