Yeni bir cumhuriyet ve tarihi buluşma

Tartışılması gereken konu, merkezde olan esas soru, bugün ülke ve bölgede bir arada farklı etnik-din ve ulus gruplarının bir arada yaşamalarının mümkün olup olmadığı ve eğer mümkünse bu bir arada yaşamanın nasıl yaratılacağıdır.

Önceki yazıdan devam edelim:

Soru: Bu ülkede ve bölgede bir arada yaşamak mümkün müdür?

Cevap: Evet, ancak, Osmanlı İmparatorluğu’nun bıraktığı miras ve yaşanmışlar üzerine açık olarak konuşarak.

Çünkü, ülkenin ve bölgenin geleceği, ancak ve ancak ülkenin ve bölgenin kolektif hafızası üzerine kurulabilir.

Eğer bugün “Nasıl bir arada yaşarız?”, sorusunu soruyorsak, İmparatorluğun çıkışında bu soruya verilen cevaplar bugün artık yeterli değildir, demiş oluyoruz.

Ne yazık ki, mevcut Cumhuriyet, bugünkü “bir arada yaşama” sorusuna verilen bir cevap değil, bir sorun kaynağıdır.

Şaşırtıcı gelebilir ama ana iddiam şudur: Yeni bir Cumhuriyet ihtiyacını görenlerin başında Tayyip Erdoğan geliyor. Tüm Erdoğan karşıtları, Erdoğan’ın neleri yıkmakta olduğunu anlatmakla meşguller. Oysa yanılıyorlar. Evet, Erdoğan ilk Cumhuriyet’i ve onun kazanımlarını yıkıyor ama onun yerine Erdoğanizm’i kuruyor. Ortada “kurulan” bir şeyler olduğunu kabul edenler bile, bu “kurulanın” ne kadar ‘kalitesiz ve pespaye’ bir şey olduğunu tekrar etmenin ötesine geçemiyorlar.

Oysa ortada, kurulan yeninin ‘kültürsüz’, ‘yoz’, ‘temel ahlaki değerlerden yoksun’ olduğu ve ‘tek adamın keyfine bağlılık’ ve ‘kuralsızlığın’ ana kural haline geldiği gerçekliği kadar ve hatta ondan daha da önemli olan bir başka gerçeklik daha var. Bu da, Erdoğanizm’e muhalefet edenlerin eskiye özlem ötesinde yeni bir şey söyleyemiyor olmalarıdır.

Soru, Erdoğan’ın yıkıyor olması değildir, ondan daha önemlisi, muhalefetin yıkılanın yerine yeni söyleyecek bir şeyi olmamasıdır. Vizyonsuzluk muhalefetin ana özelliğidir. Sadece “eskiye özlem” size bir gelecek vadetmez. Öyle olsaydı, İslamcılar, asırlardır ezberledikleri “asrı saadet” ile bir gelecek kurarlardı.

Yeni kurulan partiler de dahil, muhalefetin geliştirdiği siyasi-kültürel çizgiye bakın. Eskiyi yeniden inşa etme çağrısı dışında bir şey görüyor musunuz? Oysa eski, bugün sorunun kaynağıdır.

Geçmişe ağıt yakmalar değil, geleceğe ilişkin vizyon sahibi olmak önemlidir…

Artık kabul etmek zorundayız: imparatorluktan çıkışta, bu topraklarda yaşananlara verilen cevaplardan birisi olan Cumhuriyet, bugünkü sorular ve sorunlar karşısında çaresizdir. Bu nedenle, Cumhuriyet’in “eski sözleşmesine” ve “kazanımlarına” çağrı, bu topraklar üzerindeki insanların geleceği birlikte kurma projesi olamaz. Bu ülkenin ve bölgenin yeni bir sözleşmeye ihtiyacı vardır. Ve bu yeni sözleşme, İmparatorluğun çıkışında ve Cumhuriyet döneminde yaşanmışlar üzerine ve bu dönemlerin çıkardığı sorunlar üzerine açık konuşarak sağlanacaktır.

YENİ CUMHURİYET VE MUSTAFA KEMAL

Son yıllarda giderek artan bir Mustafa Kemal hayranlığının varlığı biliniyor. Tayyip Erdoğan’a karşı çıkmak adına giderek arttığı gözlenen bu hayranlık, sadece geçmişe bir özlem veya kendisi zaten sorun olan eski Cumhuriyet’e dönme arzusu gibi dar bir siyasi görüşe denk düşmüyor. Bu hayranlık, aynı zamanda bugünkü soru ve sorunlara cevap veremeyen Türk entelektüellerinin yeteneksizliğinin de göstergesidir.

Türk entelektüeli, kendi yeteneksizliğini, beceriksizliğini ve çaresizliğini giderek artan bir biçimde Mustafa Kemal arkasına saklanarak gidermek istiyor.

Bugüne ilişkin sorular sormak ve bu sorulara cevap aramak yerine, entelektüeller, gereksiz bir “Atatürk’ü sevenler” ve “Nefret edenler” dünyasına bölünmüş durumda. Herkesin kendi gördüğü ve bildiği M. Kemal’i yaratma sevdası ortalığı sarmış vaziyette.

Dışarıdan genel bir bakışla, toplumun ve özellikle onun entelektüellerinin M. Kemal ile hastalıklı olarak tanımlanacak bir ilişki içinde olduklarını söylemek mümkün.

Durumu normalleştirmek gerekiyor. Bu da öncelikle entelektüellerin görevi. Bunun yolu da günümüzün sorulması gereken soruları ve verilmesi gereken cevapları M. Kemal’de aramaktan vazgeçmekten geçiyor.

“Atatürk aslında demek istemişti ki…” biçiminde kurulan her cümle, bu ülkenin geleceğine karşı işlenmiş en büyük entelektüel cinayet telakki edilmelidir. M. Kemal, tarihselleştirilmeli ve mezarında rahat bırakılmalıdır. Elbette, bugün vatandaşı olduğumuz Cumhuriyet’in kurucu babası olması nedeniyle saygı gösterilmelidir ama o kadar.

Görmemiz gereken şudur: Bugün sormamız gereken sorular ve vereceğimiz cevaplar M. Kemal’in sorduğu sorular ve verdiği cevaplar değildi. Bugünkü sıkıntılarımızın cevabını boşuna onda aramayalım. Yani, bugüne ilişkin soracağımız sorular ve arayacağımız cevapların referans noktası M. Kemal değildir.

Altını çizmekte fayda var, M. Kemal, Osmanlı’dan çıkış sürecine ilişkin bazı sorular sordu ve bu sorulara bazı cevaplar verdi. Osmanlı’nın parçalanması sürecinde, “Osmanlı’dan elde kalan toprakların olabildiğinde geniş bir birliği ve bütünlüğü” ve “kalan topraklar üzerinde Türklerin milli egemenliğinin nasıl sağlanabileceği” gibi sorularla uğraştı.

Onun hem “toprak bütünlüğü” hem de “Türklerin egemen bir ulus-devlet olarak örgütlenebilmesi” ekseninde gerçekleştirdiği toplumsal sözleşme en çok Hıristiyanlar başta olmak üzere, Kürtlere de kuşkuyla baktı. Bu Cumhuriyetin harcı, bu ülkenin vaktiyle yüzde 30-35’ini oluşturan Hıristiyanların, ne kadarı kaldıysa o kadarının tamamıyla dışlanması ve İslamcılara ve Kürtlere kuşkuyla bakılması üzerine kuruldu. Harcını, toplumu oluşturan kesimlerinin önemli bir kısmına karşı dışlama ve kuşku ekseninde kurmuş bir Cumhuriyetin zihniyet kalıplarında, bugün “ülkede ve bölgede birlikte nasıl yaşanacağı” sorularına cevap aramak bir çocukluktur.

Hatta tam aksini iddia etmemiz gerekir. Bugünkü Cumhuriyet krizinin ana nedeni, kuruluş yıllarındaki soruların soruluş tarzı ve o sorulara verilen cevaplardır.

Sorun olan şeyin kendisinde cevap aramamız, kendi entelektüel çaresizliğimizden ve zavallılığımızdan başka bir şey değildir.

Bu nedenle, M. Kemal etrafında yapılan, “Efendim, verdiği cevaplar o zamanki koşullarda doğruydu” ya da “O zamanın koşulları nedeniyle ancak bu kadar yapılabilirdi ve bu nedenle Kemal’i yargılamamak lazım” biçimde yapılan tüm izah denemelerinin fazla bir anlamı yoktur. Ya da “M. Kemal, dünyada o günkü şartlar göze alındığında…” veya “döneminin konjonktürüne göre aslında” gibi kurulan cümleler absürt ve son derece gereksizdir.

Birincisi, o dönemde “birlikte yaşama” sorusuna verilmiş başka cevaplar da elbette vardı. Meraklısı Ermeni feminist yazar Zabel Yeseyan’ın başta ‘Yıkıntılar Arasında’ eseri olmak üzere, yazdıklarını okuyabilirler. Elbette kabul etmek gerekir ki, siyasi yetenekleri ve koşulları iyi okumasıyla Kemal’in sorduğu sorular ve verdiği cevaplar, egemen soru ve cevaplar oldu. Ve bu Cumhuriyet onun kadrosu tarafından kuruldu. Bu nedenle de her “kurucu babaya” gösterilen saygı siyaseten gösterilir. Fakat bu siyasi saygı, şu anki dönemin sorularına cevap verecek sihirli anahtarı içermez.

İkincisi, M. Kemal için “dönemsellik” etrafında yapılan tüm açıklamaların kendi içinde “doğru” olduğunu kabul etsek bile -ki bu konuda karşı argümanlar daha güçlüdür-, böyle bir tartışmanın günümüz açısından çok büyük bir anlamı yoktur. Çünkü soracağımız soruların cevapları bu tartışmada yatmıyor ki. Vereceğiniz cevabın öyle veya böyle olması, bugünkü sorunuz ve de cevabınız açısından bir anlam ifade etmiyor ki…

Çünkü, cevabınız ne olursa olsun, Cumhuriyet’in kurucu kadrolarının dönemlerinin sorunlarını formüle ediş ve cevap veriş tarzları bugünkü sorunlarımızın ortaya çıkmasının ana nedenidir. O zamanın koşullarında doğruydu veya değildi, ama bugün tıkanmıştır ve bugün soruları yeniden sormak, cevapları yeniden aramak gerekir.

YENİ SÖZLEŞME İÇİN BÜYÜK BULUŞMA

M. Kemal etrafında yapılan tartışmalar, yanlış eksenli fazla gereksiz tartışmalardır. Ve dediğim gibi entelektüel yeteneksizlik göstergesi olarak anlaşılmalıdır.

Tartışılması gereken konu, merkezde olan esas soru, bugün ülke ve bölgede bir arada farklı etnik-din ve ulus gruplarının bir arada yaşamalarının mümkün olup olmadığı ve eğer mümkünse bu bir arada yaşamanın nasıl yaratılacağıdır.

Bunun yolu da bu toplumun hiçbir bireyini dışlamayan, farklı toplumsal kesimlerden kuşku duymayan, tüm kesimlerini kapsayan bir toplumsal diyalogdan ve bu diyaloğu esas alarak gerçekleştirilecek yeni bir toplumsal sözleşmeden geçer.

Birincisi, yaşanmışlar üzerine açık ve düz bir konuşma, ikincisi bu konuşmaya her kesimin eşit ve eşdeğer olarak dahil edilmesi.

Kürt’ünün, Alevi’sinin, İslamcısının, laikinin ve Hıristiyan’ının eşit ve eşdeğer koşullarda katıldığı, birlikte yeni bir toplumsal sözleşmenin hazırlamak zorunda olduğumuz bir süreçten söz ediyorum. Eğer bu yaşanmışlar üzerine açık konuşma, siyasetin yeni zemini olarak kurulamazsa, bu kimliklerin kabuklarını da kıracak siyasi seçeneklerin doğmasına imkân tanımaz.

Eğer M. Kemal’i mezarında rahat bırakmazsanız bu arayışı da yapamazsınız.

“Bu memlekette maalesef olmuş böyle şeyler kardeşim”, cümlesini kuramazsanız yarını inşa edemezsiniz.

Siyasetin zeminin, yaşanmışlar üzerine açık konuşma ile yeniden tanımlanacak olması ve bu konuşmaya tüm tarafların eşit-ve-eşdeğer katılmalarının sağlanması, yaratılması zorunlu yeni toplumsal sözleşmenin olmazsa olmazıdır.

Siyasetin bu yeni zemini, hem mevcut siyasallaşmış etnik-dinsel kimliklerin hem de mevcut siyasal yapıların ötesinde siyaset için yeni şekillenmelerin, yeni birleşme noktalarının çıkması anlamına gelecektir.

Bu yeni şekillenmeler ve yeni buluşmalar, siyasette oluşmuş geleneksel sağ-sol, milliyetçi-liberal ayrımlarının ortadan kalkması anlamında değildir elbette. Ama mevcut siyasetin kalın kabuğunun çatlaması ve siyasetin zemininin hafızasızlık üzerinden değil, yaşanmışlıkların konuşulması ve kurumsallaşması üzerinden yeniden tanımlanması anlamına gelecektir.

Bugün, siyasetin eskimiş kalın kabuğu altında, farklı siyasi akım ve kimliklerde bireylerin yoğun bir arayış içinde olduğunu gözlemek mümkündür. Birçok birey, bağlı olduğu siyasi ve kültürel çevrenin gerçekliğini anlayarak ve kavrayarak ve ama onun yarattığı kalın kimlik duvarlarını aşarak yeni denizlere doğru açılmaktadırlar.

Kalın kabuk altında, oluşmuş mevcut kimliklerin ötesinde derin bir yeni arayış çabası var.

Ve Türkiye, eğer bu farklı siyasi ve kültürel kimliklerden gelen ve ama o gemileri terk etmiş bireylerin büyük buluşmasını sağlayabilirse, kendisini yarınına taşıyabilecektir. Çünkü bu coğrafyayı yarına taşıyacak bilgi birikimi orada yatmaktadır.

Bu taşımayı yapacaklar artık bağlı oldukları siyasi ve kültür kimlikleriyle değil, birey olarak bu yeni zeminde var olacaklardır.

Ve bu bireyler yeni bir toplumsal sözleşme için gerekli entelektüel birikimin ve ülkenin ortak aklının taşıyıcıları olacaklardır. Bu kişiler, siyasi olarak farklı yerlerde duracak olsalar bile, bu, ülkede yeni bir sivilliğin başladığı anlamına da gelecektir.

Yeni Cumhuriyetin kurucu babaları-kadınları da muhtemel bu insanlar içinden çıkacaktır.

Yazar Profili

Taner Akçam
Taner Akçam
1953’te doğdu. 1976 Martı’nda sorumlu yazı işleri müdürü olduğu Devrimci Gençlik dergisindeki yazıları nedeniyle on yıla yakın hapis cezasına çarptırıldı. 1977 Martı’nda Ankara Merkez Cezaevi’nden firar etti. 1988’de Hamburg Sosyal Araştırmalar Enstitüsü’nde şiddet, kültür ve insan hakları konularında çalışmaya başladı. 1991’de yayımlanan Türk Ulusal Kimliği ve Ermeni Sorunu (İletişim Yayınları), Ermeni sorunu etrafındaki çalışmalarının başlangıcına denk düşer. 1996’da Hannover Üniversitesi’nden sosyoloji ve tarih doktorası alan Akçam, Ermeni soykırımı ve Türk milliyetçiliği konusunda çok sayıda esere imza attı. Akçam, 2008 yılından beri Clark Üniversitesi Tarih Bölümü Holokost ve Soykırım Çalışmaları Merkezi’nde bulunan Kaloosdian/Mugar kürsüsünde çalışmalarını sürdürmektedir.
Yazılmış yorum yok

Yorum Bırakınız