Mehmet Yeşiltepe
“Yeni yıl ne ki
İnsan yaşamın her anında işlevli kılabiliyorsa
Gönlünün ve bilincinin enstrümantal tellerini…”
Yeni yıl birçok açıdan değerlendirilebilir. Kimisi yaş almak, kimisi yenilenmek, pek çoğu da yaşamsal sıkıntıların değişebileceği beklentisi üzerinden yaklaşır. Yaklaşıma göre ayın 31’inde kimisi yılın sonunu kimisi de yılın başını görür.
Tabii ki mesele ne gördüğümüzden ötedir; içsel olduğu kadar dışsaldır. Ne var ki koşullar öylesine ağırlaşmış durumda ki bireysel farklar ikincilleşiyor ve toplumsal karşı duruş çok daha önemli hale geliyor.
Bilinir ki insan (genelin dışında kalan özel örnekler hariç) hiç ölmeyecekmiş gibi yaşar. Zamanı hoyratça tüketir. Zor anlarda ortaya çıkabilecek enerjisini normal zamanlarda da çıkarmaya yönelmez. Örneğin tutsak “bir çıksam” diye düşünür, hasta “bir iyileşsem” diye düşünür, yaşlanan “bir genç olsam” diye düşünür. Halbuki şu an örneğin biz tutsak değiliz, hasta değiliz ve belirli oranlarda genciz. Neden avantaj ve imkanlarımızın önemini, onları yitirme sonrasında keşfedelim? Şu an dışarıyı bir tutsak gibi, onun beklentileri ölçüsünde, sağlığımızın önemini bir hastanın beklentileri ölçüsünde, gençliğimizin önemini yaşlılığın ağırlaştırıcılığını hisseden insanların temennileri ölçüsünde değerlendirebilsek yapacak çok şey olduğunu görürüz. Ve çok daha önemlisi “anlamlı yaşamın” mümkün olduğu bilinciyle/gerekleriyle hareket etme şansımız olur; bireysel yararın toplumsal yararla çelişmediğinin ayırdına varırız.
Anlam ve mutluluk arayışı
Asıl problem şu ki yaşamda anlam arayışı, mutluluk ölçüsü, dolu dolu yaşamak vb. olgular, insanın hiçbir zaman tam olarak yanıtlanmamış, bitmeyen sorularından biridir. Sümer Mitolojisi’nde dahi ölümsüzlük arayışının olduğu bilinir. Gılgamış böyle bir yolculuğa çıkar. Bunun gibi her dönem karşılaşılan ütopyalar da bir çeşit anlam arayışıdır.
Filozofların mutluluk arayışları gibi kimileri işi biyolojik doyum üzerinden okurken kimileri de ruhsal doyum, değerler vb. üzerinden okur. Sokrates’in ölüme meydan okuyuşunda da Martin Luther King’in “Rüya”sında da Bedreddin veya Münzer’in bu dünyadaki “Cennet” tanımında da bugün hala aranmakta olan anlama dair çok güçlü veriler okumak mümkün.
Tabii ki kişiye, döneme ve koşullara göre değişen bir olgudur bu. İnsanlar elbette yaşamdan şu veya bu şekilde tad alıyor, anlam buluyor. Ancak “yaşam bundan mı ibaret?” “Ya gerçekten de yaşamam gerektiği gibi yaşamadıysam, bilinçli seçtiğim yaşamım yanlışsa?” (Tolstoy) gibi sorular her dönem insanın iç dünyasını meşgul etmiştir.
İvan İlyiç’in Ölümü‘nde bu tür sorular soran Tolstoy, bir başka kitabında “İnsan neyle yaşar?” diye sorar. Bu sorunun belki de en boş/içeriksiz cevaplarına, kolaya kaçanlarda, anlamı/yaşamı hafife alanlarda rastlanır.
Tutsaklık, ağır hastalık, büyük kayıplar vb. hallerde insanda açığa çıkan enerji, bağışlayıcılık, gerçekçilik vb.nin normal zamanlarda açığa çıkması için bilinç ve irade gerekli. İnsan bunu yöntemsel bir tarz haline getirdiği oranda yılbaşlarında değil her sabah yeni bir doğum gerçekleştirir. Ancak insanların büyük çoğunluğu, yaşamın anlam ve önemini törensel ritüellerde bulur. Buna göre anlam; eğlendiğimiz, gezdiğimiz, kutlamalar yaptığımız kadar vardır. Buna anlam değil “haz eksenli”, içerik değil “biçim eksenli” yaşam da denilebilir. Bu alanda çalışma yapan düşünürler, anlamın yitirildiği oranda hazın veya biçimin öne çıktığını söyler. Bu da giderek tekrar eden doyumsuzlukları, savrulmaları, huzursuz ve mutsuz duruşları beraberinde getirir.
Bilinir ki insanın sürekli yiyip içmesi, sürekli gezmesi, kesintisiz cinsellik yaşaması vb. mümkün değildir. Bu durum, fiziki doyumların yanında ruhsal doyumları akla getirir. Ve gerçekte insanların asıl zorlandığı, yetersiz kaldığı boyut/nitelik budur.
Mekanlar ve koşullar üstü özgürlük
Gerçekte insanın evden çıkmadan kendini evin dışındaymış gibi hissetmesinin, gerek kendi içinde gerekse mekansal olarak yaşadığı sıkışmanın dışına çıkabilmesinin yolu vardır. Twyla Tharp, “evden çıkmadan evden kaçmanın tek yolunun sanat olduğunu” söyler. Benzer şekilde Agnes De Mille “Dans etmek kendinden çıkmaktır.” der.
Evden çıkmadan kendini evin dışında farklı, daha güzel ve daha doyurucu mekanlarda hissetmek, kişinin kendi kendine yetmesi için de yalnızlık ve mutsuzluk çekmemesi için de gereklidir. Hapishanedeyseniz, en dar hücreye de konulsanız, “içsel/düşsel firarda” bulunmanıza kimse engel olamaz. Bu, bir çeşit özgürlüktür; mekanlar ve koşullar üstüdür. Fiziki firarın gerçekleşmediği hallerde, düşsel firarla F tipi ablukanın tüm öğelerini küçültebilme olasılığı vardır; yeter ki tutsağın böyle bir ufku/bilinci olsun.
Viktor Frankl’ın bir çeşit özgürlük olarak tanımladığı durumdur bu: “Her şey bir insanın elinden alınabilir, bir şey dışında; insan özgürlüklerinin sonuncusu olan, kişinin herhangi bir koşulda tutumunu seçmesi, kendi yolunu belirlemesi.”
Anlatmaya çalıştığımız şey “Polyannacılık” değil. Bu, koşullarla yüzleşmenin, teslim olmamanın ve alternatif geliştirerek aşmanın veya etkisini kırmanın yoludur.
Yukarıda da aktardığımız gibi kimi insanların bizlerin ilgisini çeken aforizmaları vardır. Bunlar elbette öğreticidir ancak o içerikte derinleşmek için, o aforizmayı (yaşam deneyini veya elde edilmiş sonucu) kavramak ve içselleştirmek için yeterli değildir. Bizler de kendi deneyimlerimizden hareket edip örneğin “aşk kendi dışına taşmaktır; devrimcilik de kişinin kendinden tüm topluma doğru taşmasıdır yani aşktır; yaşama sanatıdır; doğru müzikle dans etmektir.” diyebilmeliyiz.
Devrimcilik, aynı zamanda yöntemsel bir duruştur; günün/anın sosyalizmidir; başkasını mutlu etmekten mutlu olmaktır; doğayla, diğer canlılarla iletişimi sürdürmek, o alanda da sorumluluk üstlenerek mutluluğun zeminini, yol ve yöntemlerini artırmaktır.
Kapitalizm, eğer kötülüklerin zirve yaptığı, sınıf farkının, çirkinleşmenin, yabancılaşarak adeta mutasyona uğramanın görülmemiş boyutlara vardığı; sömürü, çirkinlik, yokluk ve acı üreten bir toplum ise; sosyalizm, tüm bunların alternatifidir.
İktidarlaşmış kötülük, baskı ve şiddet nasıl durağan değilse alternatif de durağan değildir. İnsanın ilk bilinçli varlığından bugüne ürettiği tüm kolektif değerler, kötülüğün değil güzelliğin haznesinde birikenler, sosyalizmin öne habercisi, gerekli ve yararlı deneyimlerdir. Bunu Küçük Prens’te de Martı’da da Küçük Kara Balık’ta da Şirinler’de veya İmagine’de de görmek mümkün. Tam da bu bağlamda ve bu nedenle insanlığın en uzun dönemi olan, anaerkil dönem olarak da adlandırılabilecek olan “İlkel Komünal Toplum”dan çok şey öğrenmek de mümkün, insanlığın öğreticilikle dolu o koca tarihini “ilkel”likten ibaret görüp küçümsemek de…
Nasıl bir eşik?
Sadece yeni bir yılın eşiğinde değiliz; dikkatli ve daha geniş açılı baktığımızda göreceğimiz gibi yeni bir küresel savaşa girildiği, başlamış olan savaşın boyutlanarak devam edeceği bir süreçteyiz. Prova, fragman veya önhaberci veriler arıyorsak; 2015’i ölçü alıp Ankara Gar katliamını, Cizre’de 120 kişinin canlı canlı yakılmasını, Paris Bataclan Tiyatrosu’ndaki katliamı görebiliriz. Veya dünya ölçeğinde daha global veriler olarak Suriye’ye müdahaleye, Ukrayna üzerinden yürütülen küresel nitelikli savaşa, son olarak da Gazze’ye bakabiliriz.
Yeni yılın yeniliği, törensel boyutu, kutlamalar vb. birkaç gün içinde sönecek ve yerini sınıfsal gerçeklere bırakacaktır. Yapılan bütçeye, işsizlik-enflasyon-kur vb. iktisadi verilere, kadın ve iş cinayetlerine baktığımızda Ocak ayının ilk günlerinden itibaren yeni bir şey olmadığını, derinleşen sistemsel kötülüklerin insanların geleceğini karartmaya, çalmaya devam edeceğini göreceğiz. 2023’ün bilançosunu çıkardığımızda halklar, emekçiler ve onların özgürleşme değerleri adına kayıpların devam ettiğini, sadece seçimlerde değil sınıflar mücadelesi tablosunun bütününde yani emek-sermaye çatışmasında emeğe dair kayıp, geriye gidiş vb.nin yaşandığını görürüz.
O halde ne yapmalı?
Öncelikle beynimizin gözünü dört açmalı. Büyüyen ve çeşitlenen algı sektörünün tuzaklarına düşmemek için canlı, dinamik ve üretken bir ufka sahip olmalıyız. Hemen her konuda düşünsel bir süzgecimiz olmalı, servis edilen kaynaklara değil doğru olduğuna inandığımız kaynaklara bakarak gelişmeleri izlemeliyiz. Ama bu da yetmez. Toplumun atomlarına kadar ayrıştığı, her bireyin yalnızlaştırılarak teslim alınmak istendiği bu koşullarda kişisel direnç yetmez; iş imkanı, para-pul hiç yetmez. Onlar bizi ne kadar yalnızlaştırmak istiyorsa biz o kadar çoğalmalıyız. Alternatif değerlerin birleştiriciliğinde kenetlenmeli, gerektiğinde milyonlarla aynı sesi çıkarabilecek toplumsallıkta olmalıyız. Bunun daha özgün daha anlamlı ve işlevsel karşılığı örgütlülüktür.
Örgütlülük, “dar aile” ile yetinmemek, “geniş aile”ye sahip olmaktır; toplumsallaşmaktır; insana kendi sonbaharını yaşatmak olarak da okunabilecek yabancılaşmaya karşı direncin en uygun ve gerçekçi zeminidir. İnsanı insan olarak yoksullaştıran özel mülkiyete ve metalaştırmaya karşı kenetlenmenin adresidir. “Ütopya”yı, “olmayan yer” biçimindeki kelime anlamının yanıltıcı çağrışımının dışına taşıyıp Ernst Bloch’un dediği gibi “mümkünün kıyısı” olarak görmek, bugünden adım adım somutlamaktır. Bu yapılabildiğinde görülecektir ki insanı “mümkünün ötesine” yani şiirsel yaşama adım adım, dize dize taşımak için belirsiz bir geleceği beklemek gerekmiyor…












