Çocuklarıma bırakacağım en büyük miras hiç var olmayacak olmalarıdır.
Hayatın Anlamı, Arthur Schopenhauer”
“Şu çocuk dünyaya getirme işi şimdi olduğu gibi bir zorunluluk veya bedensel zevkin eşlik ettiği bir şey değil de tamamen düşünüp taşınarak akılla yapılan bir iş olsaydı acaba insan soyu gerçekten varlığını sürdürmek ister miydi? Bir insan gelecek nesle onu hayat yükünden kurtaracak kadar şefkat ve merhamet beslemez miydi? Ya da böyle bir yükü onun üzerine yükleme sorumluluğunu soğukkanlılıkla üstlenmeyi istemeyecek kadar ona yakınlık duymaz mıydı?
Dünya bir cehennemden farksızdır ve onun içinde bir taraftan insanlar, diğer taraftan iblisler azap ve işkence gören ruhlardır.”
Arthur Schopenhauer
Dünyanın gidişatı ve insanın sorgulama ve düşünüş biçimindeki gelişmeler, yeni fikir akımlarının ortaya çıkmasına zemin hazırlamıştır. Bu fikir akımlarından bir tanesi de Antinatalizm. Günümüzde özellikle son kuşaklar arasında yaygınlaşma eğilimi gösteren bu düşünce akımına gelin bir de yakından bakalım.
Antinatalizm nedir?
Antinatalizm; daha açık bir ifadeyle doğumkarşıtlığı, doğumun ahlaki ve etik olmadığını savunan görüştür. Nitekim bu dünya hayatı oldukça acı ve zahmet barındırmaktadır ve insan dahil olmak üzere tüm canlılar ölümlüdür. Bu durumda ölmenin birinci şartı doğmaktır. Doğmak eylemi ise doğan kişinin kendi adına alabildiği bir karar değildir. Dünyaya gelip gelmeyeceğimize biz değil, bizi yapan ebeveynlerimiz karar verir ki; işte bu noktada doğan kişi için inkar edilemez, tabii bir hak ihlali ortaya çıkmış olur.
Antinatalistler bireylerin dünyaya gelmeme, yani yokluk haklarının ebeveynler tarafından ellerinden alındığını savunurken, bazı antinatalizm karşıtları da; üremediğimiz taktirde kişilerin dünyaya gelme, yani varlık haklarını ellerinden alacağımızı iddia ederler.
Bu sorunun cevabı da antinatalistleri haklı çıkaracak şekilde basittir aslında. Dünyada haklar yalnızca var olan canlılar için geçerlidir. Yok olan, yani olmayan, algıdan ve düşünceden ırak canlılar için haktan bahsedilebilir mi? Tabii ki hayır. Henüz dünyaya gelmemiş, dünyayı deneyimlememiş ve aslında var olmadığı için varlık kategorisine de girmeyen, erkeğin üreme organında yalnızca biyolojik bir sıvı halinde bulunan spermlerin bir hakları olduğundan söz edebileceğimizi zannetmiyorum.
Öte yandan dünyanın tüm bu zahmet ve çilesine rağmen insanoğlunun hâlâ üremekte ısrarcı olmasının nedenlerine bir göz atalım.
Bunların başında elbette ki din, tanrı ve ahiret inanışı gelmektedir. İnsanlar bu dünyanın ölümlü ve geçici olduğunu düşündüklerinden, ölümü de ahirete geçiş olarak yorumladıklarından doğum döngüsünü devam ettirirler. Yine de inançlı ve cahil çiftlerde doğum oranının, inançlı ve eğitimli çiftlere oranla çok daha fazla olduğunu görüyoruz. Maalesef ki bilimin ortaya attığı korunma yöntemlerinden bile habersiz bu çiftler, çocuk yapmayı bir tavuğun yumurtlamasıyla aynı kefede görüyorlar. Çocuğun dünyaya gelişini “Tanrı verdi, oldu.” diyerek açıklayan bu çiftler, çocuğun ihtiyaçlarının giderilmesi hususunu da “Çocuğu veren Tanrı, nasibini de verir.” gibi dar bir argümanla destekliyorlar.
Eğitimli çiftler ise umumiyetle bir çocuk dünyaya getirmeden önce, kendi ekonomik, psikolojik ve sosyal vaziyetleriyle birlikte, ülke ve dünyanın vaziyetlerini de göz önünde bulundurarak hareket ediyorlar.
Baktığımız zaman gelişmiş ülkelerin bir çoğunda doğum oranının düşük olduğunu, yaşlı nüfusunun çok olduğunu ve hatta çiftlerin çocuk yapmak yerine hayvan beslemeyi tercih ettiklerini görüyoruz. Türkiye’nin de vaziyetinin bu yöne doğru gittiğini ve yerli vatandaşlarımızca doğum oranının ekonomik, sosyo-kültürel ve küresel şartlardan dolayı günbegün düştüğünü kim inkar edebilir?
Öte yandan dünyaya bir çocuk getirme fikrini, “Vatana millete hayırlı, iyi, eğitimli bir çocuk yetiştireceğim, belki de bu çocuk, dünyayı aydınlatacak.” diyerek destekleyen, dünya görüşü son derece romantik, bireyler olduğunu da görüyoruz. Halbuki bu kişiler de burada, kendi arzu ve emellerini çocuğa yükleme bencilliği gösterdiklerinin farkında değiller. “Eğer dünyayı aydınlatma emeline sahipseniz bunu kendiniz yapmalısınız, neden kendi emelinizi başkasının üzerine yüklüyorsunuz ki?” diye sorsak haksızlık etmiş olur muyuz?
Tabii ki bir başka neden olarak da insanların bencilliklerini gösterebiliriz. Yaşlanınca kendisine bakması ya da yalnızlık korkusu nedeniyle çocuk sahibi olanların sayıları da oldukça fazla. Dünyaya çocuk getirmemek ve insanoğlunun dünya üzerinden kalıcı olarak silinmesi şüphesiz ki dünyanın ve dünya üzerindeki diğer canlıların çok hoşuna gidecektir. Eğer siz de bir insan olarak bu benim de hoşuma gider diyorsanız belki de henüz Antinatalizm ile tanışmamış bir Antinatalistsinizdir.










