“Bir yüzüğüm var, başka da bir şeyim yok. Eğer bir gün çoğalırsa bilin ki hırsızlık etmişim.”
Böyle bir söz vardı. Ne güzel söz değil mi? İnsanın ağzından çıkınca kulağa hoş geliyor. Hele bir de “halka hizmet” falan denince, insanın içi bir tuhaf oluyor. “Oh be” diyorsun, “demek ki bizim derdimizle dertlenen biri var.”
Sonra aradan yıllar geçiyor. Halk yoksullaşıyor. Faturalar büyüyor. Pazar filesi küçülüyor. İnsanlar markette etiketlere bakıp ürün almaktan vazgeçiyor. Ama bazıları? Onlar maşallah büyümeye devam ediyor. Saraylar büyüyor, sofralar büyüyor, servetler büyüyor, makamlar büyüyor.
Yüzük ne oldu bilmiyorum. Belki hâlâ bir tanedir. Belki biz fazla kurcalıyoruz. Ayıp oluyor canım. İnsan hiç kendi temsil ettiği halka böyle şeyler sorar mı?
Hem nedir yani? Biraz saray, biraz şatafat, biraz lüks… Olur öyle şeyler. Ufak tefek. Siz de her şeyi büyütüyorsunuz. Faturanı ödeyemiyorsan biraz daha az elektrik kullan. Pazara gidemiyorsan pazara gitme. Et alamıyorsan başka şey ye. Çocuğun istediğini alamıyorsan anlatırsın, “Ekonomimiz çok iyi evladım” dersin. Çok basit.
Ben demiyorum tabii. Kafamın içindeki ses diyor.
Benim kafam da son zamanlarda pek güvenilecek bir yer değil zaten. Bir tarafım diyor ki: “Sarya, sus. Olur böyle şeyler.” Öbür taraf bağırıyor: “Sen aptal mısın? İnsanlar açlıktan ne yapacağını şaşırmış, sen hâlâ ‘olur böyle şeyler’ diyorsun.”
Ben arada kaldım. Dil başka söylüyor, akıl başka, kalp başka. Üçüyle uğraşıyorum. Benimki de başka bir dert.
Neyse. Yine de bir şey soracağım. Siz hiç rahatsız olmayın canım. Size ne benim sorumdan? Zaten beni ilgilendiren bir konu değil. Benim kavgam kendimle.
Ama insanın kendisiyle kavgası da bazen memleket meselesine dönüşüyor. Mesela yıllardır kafama takılan bir şey var:
Yunus Emre’nin 200 liranın üzerinde ne işi var?
Yanlış anlamayın, Yunus’a lafım yok. Keşke biraz Yunus’u dinlesek. Adam yüzyıllar önce söylemiş:
“Mal sahibi, mülk sahibi
Hani bunun ilk sahibi?”
Şimdi Yunus’un sözü 200 liranın üzerinde. Yunus diyor ki mal mülk gelip geçici. Bizim 200 lira da zaten gelip geçici. Cebe giriyor, markete gidiyor, daha ne olduğunu anlamadan ortadan kayboluyor.
Yunus’un yüzüne bakıyorum. 200 liraya bakıyorum. Sonra markete bakıyorum. Bir tuhaflık var ama nerede, tam çıkaramıyorum. Belki de sorun bendedir.
Çünkü Yunus başka bir şey daha söylüyor:
“Gelin tanış olalım, işi kolay kılalım
Sevelim sevilelim, dünya kimseye kalmaz.”
Dünya kimseye kalmıyor da nedense bazıları dünyadan payına düşeni almakla yetinmiyor. Biraz daha. Biraz daha. Biraz daha. Sonra dönüp yoksula sabır tavsiye ediyor.
İşte benim aklım burada karışıyor.
Yunus’un “mal sahibi, mülk sahibi” dediği yerde biz malın mülkün peşine düşmüşüz. Yunus “sevelim, sevilelim” diyor. Biz birbirimize “sen kimsin?” diye bakıyoruz. Yunus gönül kırmamayı anlatıyor. Biz insanların hayatını kırıp döküyoruz.
Sonra da 200 liranın üzerine Yunus’un resmini koyup meseleyi hallettik sanıyoruz.
Ne güzel memleket.
Yunus bugün yaşasaydı ne yapardı bilmiyorum. Ama benim tahminim şu: Önce 200 lirayı eline alırdı. Sonra markete giderdi. Sonra pazara. Sonra faturaları görürdü. Sonra saraylara bakardı. Sonra da herhalde dizlerini döverdi.
Belki bize de dönüp:
“Ben size ne dedim?”
derdi.
Biz de muhtemelen açıklama yapardık.
“Yunus Baba, şimdi şartlar farklı.”
“Nasıl farklı?”
“Efendim, ekonomi biraz…”
“Ne ekonomisi?”
“Şey…”
“Mal sahibi kim?”
Susardık.
“Mülk sahibi kim?”
Yine susardık.
“Hani bunun ilk sahibi?”
İşte orada iyice susardık.
Çünkü bazı soruların cevabı yoktur. Bazı soruların cevabı vardır da söylemeye cesaret edemezsin.
Benim derdim biraz da bu.
Yunus Emre’yi 200 liranın arkasına koymak kolay. Asıl mesele Yunus’un söylediklerini hayatın önüne koyabilmek.
Çünkü Yunus’un resmi paranın üzerinde duruyor ama sözü hayatımızın üzerinde pek durmuyor.
O yüzden benim kafam hâlâ karışık.
Bir yanda “bir yüzüğüm var” diyen bir siyaset anlayışı. Öbür yanda saraylarda oturanlar. Bir yanda cebindeki 200 lirayı pazarda iki kere düşünüp harcayan insanlar. Öbür yanda servetin sınırını bile tartışamayacak kadar büyümüş hayatlar.
Sonra biri çıkıp diyor ki:
“Abartıyorsunuz.”
Olur canım.
Biz de zaten her şeyi abartıyoruz.
Açlığı abartıyoruz. Yoksulluğu abartıyoruz. Faturayı abartıyoruz. Pazarı abartıyoruz. İnsanların geçinemediğini de herhalde biraz fazla ciddiye alıyoruz.
Ne yapalım?
Bizim huyumuz kötü.
Yunus Emre’nin 200 lirasına bakıp soru soruyoruz.
Üstelik yıllardır aynı soruyu soruyoruz:
Yunus, sen bu 200 liranın üzerinde neden hâlâ bu kadar sakinsin?
Yoksa sen de mi şaşırdın?
Ben şahsen şaşırdım.
Hem de uzun zamandır.
Ama merak etmeyin.
Benimki sadece kendi kendime ettiğim bir kavga.
Siz hiç üstünüze alınmayın.
Zaten yüzük de bir tane.
Belki.












