Bugün yaşadığımız şu Covid-19 salgınında da madalyonun iki yüzü var: İç karartıcı yüz, bilim dünyasının yeni kuşak Curieler’den arındırılmış olmasının; aydınlık yüz ise, iki kuşak Curieler nezdinde andığımız yürekli bilim insanlarının emek, beceri ve mücadelelerinin göstergesidir.
HÜSEYİN A. ŞİMŞEK
Viyana – Süren ve planlanan onca savaş varken, bir de yeni bir salgın (Covid-19) dayandı kapımıza. Binlerce yıldır, bir türlü defteri dürülemeyen iki acı gerçekle başbaşa insanlık: Savaşlar ve salgın hastalıklar! İnsanlar, bilmenin zevkine varıp yararını, bir o kadar da tadını kaçırıp zararını görmeyi sürdürüyorlar. Hem de insanlaştıkları tarihlerden bugüne kadar! Bununla da kalmayarak, geleceklerini aynı “canavarlar”ın ipoteği altına sokarak! Bilimsel ilerlemeye karşı çıkılamaz. Fakat örneğin bunun, sürekli insanlığın bir bölümünü yok etmeye yönelegelen silahlanmanın hizmetine sunulmasını engellemenin bir yolu bulunmalı.
Elde edilen her bir bilginin sahipleri, o bilgiyi mülkiyetleri ve denetimleri altında tutarak, her ne ise amacı, onun aracı haline getirebiliyor. Bu araçsallaştırma, toplumsal olana planlı bir şekilde taşan (taşınan) bilgiyi, insanlığı bir kesimine karşı ‘silah’a dönüştürüyor. “Bilimin bir aklâkı olduğu”nun devre dışı bırakıldığı bütün zamanlarda, böyle olmuştur ve olmaktadır. Toplumsal arenadaki ulusal, dinsel, sınıfsal, cinsel çıkar çatışmalarının yönlendiricilerinin her biri, bilginin dümenini kendince eline almakta bir beis görmüyor. Egemen konumda olan, üretilen bilginin kaynağına, gerekçesine bakmaksızın keyfince kullanmaya başlıyor.
Bugün elimizde kalan, önümüzde duran, içinde debelendiğimiz ne yazık ki böyle ve üstelik kendi elceğizimizle yarattığımız bir dünya! Böyle bir dünyada bilim insanı olmanın tadına varılabilir mi? Tarihin görüp tanıklık ettiği yürekli bilginler kuşağına bu mu olmalıydı borcumuz?
Gelin, o yürekli bilginler kuşağından birkaç örnekle, bu sorulara yanıtlar arayalım o zaman. Bir dizi bilim insanının hayatını yaşama ve mesleğini eyleyiş tarzından, günümüz açısından da işe yarayabilecek kimi ipuçlarını birlikte anımsayalım.
Fransa vatandaşı fizik bilginleri Marie ve Pierre Curie’yi, okul yıllarını en pespaye müfredatlarla geçirmek zorunda kalanlarımız bile bilir. Bilim dünyasının en ünlü çiftidir onlar. Diğer bir çift daha var; üstelik aynı ülkeden, aynı bilim dalından ve andığımız ilk çiftin yakın akrabası: Frederic Joliot–Curie ve Irene Curie!
Irene, Marie ve Pierre Curie’nin kızıydı. Frederic Joliot ise Paris Radyum Enstitüsü’nde, Marie Curie’nin asistanı. Baba, yani Pierre Curie’nin ölümünden çok sonra, Irene ile evlenerek ‘bilginler ailesi’ne akraba olmuştur. Frederic Joliot, kızlarıyla evlendikten sonra ‘bilginler ailesi’nin soyadını kullanmayı tercih etmesini, bu karı-koca bilim insanlarına duyduğu saygıyla açıklar. İsteyen, bunun altında başka şeyler arayıp, ona “içgüveysi” diyebilir.
Frederic Joliot-Curie ve Irene Curie çifti de tıpkı Maria ve Pierre Curie çifti gibi, bütün bilimsel çalışmalarını birlikte sürdürdü. Bu ikinci kuşak Curieler’in ayırıcı bir özelliği daha vardı. Bugünün dünyası ve insanlığı için de elzem olan bir özellikti bu: Yeri geldiğinde, dünya barışını ve insanlığın genel faydasını, kendi bilimsel buluşlarının önünde tutmayı bilmek! Dünya barışının inançlı savunucuları ve savaşçıları olarak yaşamak! Nasıl mı? Bakalım.
1934’te yapay radyoaktifliği bularak bilime en büyük katkılarının sunan çift, nükleer fizik alanına yaptıkları bu katkı dolayısıyla, 1935 Nobel Kimya Ödülü’nü paylaştılar. 1939’da ise elementleri alfa ışınlarıyla bombardıman edip parçalamayı, alfa ışınlarıyla zincirleme çekirdek tepkimesini ilk kez gerçekleştirmeyi başardı. Bu buluş olağanüstü boyutlarda bir enerji olanağı sunuyordu.
Sağladıkları, bilimsel açıdan çok büyük bir başarıydı ve bu başarı sonuç itibariyle onların marifetiyle, emeğiyle sağlanmıştı. Fakat önemli bir sorun vardı. Onların bu buluşu, tam da insanın kendi soyunu bombardımana tutmasının en kanlı, en yıkıcı biçimlerinden olan faşizmin, tehlike olma boyutlarını aşarak iktidara geldiği bir zamanda gerçekleşmişti. Aynı yıl içinde, İkinci Dünya Savaşı başlamıştı bile. Buldukları tepkime ve enerji sağlama olanağının, faşist iktidarlar tarafından silahlanmada, yani insanların yok edilmesinde kullanılmasını istemiyorlardı.
Frederic Joliot-Curie ve Irene Curie çifti, tereddüt etmeden bu kanlı ve yıkıcı gidişata karşı kararlı bir mücadele içine girdiler. Son buluşlarını, günün koşullarından dolayı “gizli tutma kararı” aldılar. Nükleer raktör yapımıyla ilgili bütün bilgileri, savaş bittikten sonra açılması şartıyla, mühürlü bir zarf içinee Fransız Bilimler Akademisi’ne teslim ettiler.
Almanya’nın faşist orduları, 1940’ta Fransa’yı işgal etti. Frederic Joliot-Curie ve Irene Curie çifti, işgal altındaki Paris’te kalmakta ayak diredi. Buluşlarını açıklamamışlardı ama, onun faşistlerin eline geçme tehlikesi vardı. Bu tehlikeyi önlemek için kaldılar. Yanısıra, nükleer tepkimeler üzerindeki bütün denemelerini durdurdular. Frederic Joliot-Curie, direniş hareketini örgütleyenlerden biri oldu. Profesör olarak ders verdiği kolejin laboratuarında, direnişçiler için patlayıcı madde üretiyordu.
Savaştan sonra nükleer denemelere tekrar dönen ikinci kuşak Curie çifti, boyunlarının ikinci borcunu da hiçbir zaman unutmadılar. Nükleer enerjinin sadece barışçıl amaçlarla kullanılmasında etkili olmak için Dünya Barış Konseyi’ne omuz verdiler. Frederic Joliot-Curie, bu kurumun hem kurucuları arasında yer aldı hem de başkanı oldu bir dönem. Irene Curie de konseyin en etkin üyesi konumunda kaldı hep.
Dünya, sınıfsal çıkar/fayda ilişkilerinin ve çelişkilerinin üzerinde döndükçe, ne toplum ne de birey hayatımızın “süt liman” gitmesini bekleyemeyiz. Madem ki savaş, sömürü çarkını döndürsün diye, kirli çıkını bol insanlık tarihinin ana araç ve gereci, en “işe yarar” yıkım ve ölüm makinası olageldi; insanlığın ezilen tarafı da buna karşı etkin savunma geliştirmek zorundaydı. Ezilenler, bu savunmalarını ne kadar etkin, etkili kılabildiyse, o çarkı o kadar zaman zaman kırabildi, çoğu zaman devrini yavaşlattı en azından.
İkinci Dünya Savaşı’ndan sonraki yıllarda, faşist işgale karşı savunmada aktif yer aldığı için, Frederic Joliot-Curie’ye Fransa devleti madalya verdi. 1951’de ise Sovyetler Birliği, onu “Lenin Barış Ödülü”ne layık gördü. Elbette, madalya veren ile ödüle layık gören tarafın, “ayrı tellerden çalıyor” oluşlarına takılmamak, insanın elinde değil. Fakat, ikinci kuşak Curieler’in yapıp ettiklerinden kolay çıkarılabilecek bir sonuç var: Onlar için asıl ödül, buluşlarının, faşizm tarafından dünyaya verilen zararın, yıkımın katbekat daha fazla olmasının aracı, silahı haline getirilememesi; insanların, dünya uygarlık ve kültür mirasının yok edilmesinin, istemeyerek de olsa kendileri yüzünden çok daha büyük boyutlara vardırılamayışıydı.
Bugün yaşadığımız şu Covid-19 salgınında da madalyonun iki yüzü var: Birinci ve iç karartıcı yüz, bilim dünyasının yeni kuşak Curieler’den arındırılmış olmasının; ikinci ve aydınlık yüz ise, iki kuşak Curieler nezdinde andığımız yürekli bilim insanlarının emek, beceri ve mücadelelerinin eseri ve göstergesidir.
……………………………………………
www.huseyin-simsek.com
huseyin.şimsek@gmx.at











