ZAMANIN TANIMLANMASI (1)

Baharın kurak olacağını söylemeyin,/ İşte çan çalıyor/ İlkbahar sellerinin işareti./ Barajdan haber var:/ ‘Su gelecek yeni kanaldan.!’ ”

 

Sanatın tüm cepheleri, cılız-ölgün mecrasında akıp duruyor.! Bu durgunluğu, elbette sınıf hareketliliğinden bağımsız ele alamayız. Ancak ne var ki; burada yalnızca sanatın içinde bulunduğu durumu öne çıkararak incelemeye ve öneri sunmaya çalışacağım. Devrimci durumun tüm nesnel koşulları ortadayken devrimci hareketlenmenin taban yapması affedilir bir yaklaşım değildir.

Tabanda seyreden hareketlenmenin de muhalif sanat

cephesine yansıyışı küçük daireler içinde debelenip durmaktadır ve

bu da affedilir bir şey değildir. Şimdi somut yaklaşımlarla etrafımızdaki duvarları yıkmak durumundayız. Popülist-tüketici ve okur kitlesini rant kapısı olarak gören “devrimci sanatçı” kişilikleri kolektif üretimimiz içerisinde çok rahat yalnızlaştırabiliriz. (…)

Sanatçının ürettiği eser, içerisinde estetik kaygıyı da barındıran

iletişim aracıdır. Ve mutlaka o aracı kullananın sınıfsal-politik duruşunu

ifade eder. Doğallığıyla; politikayla da doğrudan bağı vardır.

Ancak bu bağı aynılaştırmamak gerekir. Nasıl ki; “sanat yaşamın

izdüşümü” ise, o izdüşümünü esere aktarırken de politikanın öncülüğünden yararlanır devrimci/muhalif sanatçı. Buradan hareketle ortaya çıkan ürünü nitelendirirken (iyi-kötü, güzel-çirkin, vs.) politik

duruşu aktif rol oynar. İnsanın yaşam içerisindeki tüm eylemleri bir

politikanın ürünüyse, o eylemleri aktarmada kullanılan araçlara da

politika yön vermelidir.

Sistem bu yönü koparmak ister. İdealizmi, bilinemezciliği kullanarak sanata mistik bir hava vermeye çalışır. Kişisel yeteneğe, ortaya çıkan esere tanrısal ögeler yakıştırır. Sınıflar üstüymüş gibi bir kanı yaratarak “elitleştirmeye” ve sömürü aracı olarak kullanmaya

yönelir. Böylelikle ezilen geniş yığınların ve sınıfın elinden bir silahını daha koparmayı umar. Finans-kapitalin doğası gereği ve “zor” araçları eliyle bunu uygular da.!

Ancak burada biraz durup kendi gerçekliğimize de bakmamız lâzım.

Sanatın hemen her dalı ‘kitlesel eylem aracıdır’ deriz öz tanımlamayla. Bununla birlikte devrimci-muhalif-halkın sanatçısı, öz (içerik) – biçim (estetik) – hedef kitle formülasyonuyla eserini ürettiği takdirde politik silahını layıkıyla kullanmış olur. Durum böyleyken mevcut eserlerimizin azımsanmayacak miktarı ya halkın diliyle konuşamıyor ya da halkın geri duygularını okşayarak kitle kuyrukçuluğuna dönüşüyor.

Yaşadığımız coğrafyanın dikte ettirilen arabesk kültürünü çoğul

yalnızlıkla değil (örneğin; özgün müzik adı altında ölümlerimiz kutsanmakta, önderler ve devrimciler insanüstü misyonla donatılmakta..yazın dilimizde dini söylem olan şehitlik literatürü kullanılmakta..bilimsel kuşkuculukla öğrenmekten çok dogmatik, eleştirmeyen/eleştirtmeyen inanç adres gösterilmekte…vs.), şimdilik tek başına ama oldukça kalabalık yürümesini nesnel gerçekliğimizle bütünleştirmemiz gerekmektedir.

Tüm önyargılardan bağımsız birlikte hareket etmek, kaygıların ortadan kalkması ve sözün eyleme dönüşmesi için bir başlangıç noktası olacaktır. Sessiz çoğunluğumuzun içerisinde Anadolu felsefesini o kadar yalın ve o kadar dinamik kullananlar varken, akıp yatağını bulmalarını sağlamak kendisine proleter-muhalif-devrimci sanatçıyım diyen herkesin işidir. Birlikte hareket etme sorumluluğu ve bilinci, ezilen geniş halk yığınlarının elinden alınan SANATın yeniden gerçek sahiplerine dönmesini sağlayacaktır.

İşte böyle bir misyonu yüklenerek, içerideki ve dışarıdaki yaşamın olumsuz koşullarında ortaya çıkan üretimleri hedef kitlesiyle buluşturmayı “Bizim” diyerek anlamlı bir kayıt düşmeyi mutlak başarmak zorundadır devrimci-muhalif-halkın sanatçısı.

12 Eylül Askerî Fasist Cuntasının kan kokan yıllarında içinde

bulunduğumuz “psişik-örgütsel-depresyonu” müzik diliyle en iyi anlatan Ahmet Kaya idi. Oysa ki; bu coğrafya yakın tarihimizde Ruhi Su, Mahsuni Şerif, Rahmi Saltuk, Sadık Gürbüz, Emekçi, ..vd. gibi sanatçıları çıkarıyordu. Kapsamlı ve genel saldırıya hazırlıklı olmayan TDH. tüm alanlardan -kısa süreli de olsa- zorunlu olarak çekiliverdi. Bu işi rant kapısı olarak görenler ve sistemin koltuk değnekçiliğini yapanlar boşluğu doldurmaya çalıştılar. Emperyalizmin ekonomik ve askeri terörünün yanı sıra kültür terörü de yakıcı-yokedici etkisini gösteriyordu. Böylesine bir cendereden çıkmaya çalışan TDH bugün bile hâlâ kültür-sanat cephesinin önemini tam olarak kavramış değil. Bu yüzden ‘Halk için Sanat Cephesi’ni yeni bir soluk olarak ele alıp, proleter-devrimci-muhalif sanatçı duyarlılığı ve sorumluluğu bağlamında üretimin içerisinde yer alarak geliştirebiliriz. Bunun yanı sıra ‘Halk için Sanat Cephesi’ni sorumluluğu artırılmış kooperatif boyutuna çıkartabiliriz. Bunun içeriği ve teknik altyapısı konusunu daha sonraki yazımda ele alacağım. Ama ‘Halk için Sanat Cephesi’

hangi sanatsal birlik yelpazesinde oluşursa oluşsun -ilkesel aykırılık

oluşmadığı sürece- gücümüz yettiğince bu birlik anlayışının harcı olmalıyız. İçinde bulunduğumuz an; tanımlanması gereken andır. Bu tanımlamayı yaptıktan sonra, bize giydirilmeye çalışılan yabancılaşma gömleğinden sıyrılmalıyız. Yaşamın içinde kaybolmaktansa, yaşama yön vermeye çalışmalıyız. Çalışmalıyız ki; yabancılaşmanın yarattığı tahribatı ortadan kaldıralım. Çalışmalıyız ki; sessiz çoğunluk olmaktan kurtulalım..Çalışmalıyız ki; yılların yarattığı açığı kapatabilelim..Kafa ve kol emeğini yaratacak gücümüz var ve bunu gerçekleştirecek iradeye sahibiz..Kolektif emekle bunu gerçeklestireceğiz de!… Çünkü; “Barajdan haber var / Su gelecek yeni kanaldan !”

S.Oral Uyan,

 

 

 

 

 

Haber Etiketleri
Yazılmış yorum yok

Yorum Bırakınız