Sonhaber.ch yazarlarından, Gazeteci ve Ortadoğu uzmanlarından aynı zamanda Demokrasi için Birlik meclis üyesi ve demokrasiicinbirlik.org yayın kurulu üyesi Musa Özugurlu`nun ve ATiK (Avrupalı Türkiyeli işçiler Konfederasyonu) Konsey üyesi ve temsilcisi Bakış Yıldız’ın konuk olduğu Emperyalist Savaş kıskacında Ortadoğu paneli, Zürih Kulturfabrik lokalinde gerçekleşti.
Sözlerine Emperyalist Savaş Tehlikesi ve Halkların Görevi başlığıyla başlayan Bakış Yıldız:
Bugün dünya yeniden büyük bir savaş tehlikesiyle karşı karşıyadır. Sadece bölgesel çatışmaların değil, giderek büyüyen bir emperyalist paylaşım savaşının eşiğindeyiz. Bu bir tesadüf değildir. Çünkü savaşlar ve krizler kapitalist sistemin istisnası değil, onun doğasının bir parçasıdır. Kapitalizm kriz üretir; krizler ise savaşları doğurur.
Bugün dünyada iki ana blok arasındaki hegemonya mücadelesi belirginleşmiştir:
- ABD ve NATO ekseni (ABD, İngiltere, Almanya, Fransa vb.)
- Çin ve Rusya ekseni
Bu rekabet özellikle Ukrayna savaşı ile açık biçimde görünür hâle gelmiş, küresel güçlerin dolaylı ya da doğrudan karşı karşıya geldiği bir çatışma alanına dönüşmüştür. Bu mücadele yalnızca askeri değil, aynı zamanda pazarlar, enerji kaynakları ve ekonomik nüfuz alanları üzerinden yürütülen bir rekabettir.
Orta Doğu ise bu rekabetin en kritik bölgelerinden biridir. Çünkü dünya petrol ve doğal gaz rezervlerinin önemli bir kısmı bu bölgede bulunmaktadır. Bu nedenle İsrail-Filistin savaşı, Lübnan ve Suriye’deki gelişmeler ve İran’a yönelik gerilimler yalnızca bölgesel meseleler değil, küresel güçlerin stratejik hesaplarının parçası olarak değerlendirilmektedir.
Metin ayrıca ABD ve Batılı güçlerin müdahalelerinin demokrasi veya özgürlük getirmediğini, aksine savaşları ve krizleri derinleştirdiğini savunmaktadır.
Sonuç olarak , artan militarizm ve küresel rekabet nedeniyle yeni bir dünya savaşı tehlikesinin büyüdüğü ve buna karşı anti-emperyalist bir mücadele hattı oluşturulması gerektiği tüm aciliyetiyle ortadadır.
Ukrayna savaşı bu gerilimin açık bir ifadesidir. Yıllardır süren bu savaş, emperyalist güçlerin dolaylı ya da doğrudan karşı karşıya geldiği bir alan hâline gelmiştir. Avrupa da İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra ilk kez bu ölçekte bir savaşın parçası olmuştur.
Ancak bu savaşların nedeni çoğu zaman yanlış anlatılmaktadır. Bize deniyor ki: “Sorun bazı liderlerdir, bazı diktatörlerdir.” Oysa gerçek bambaşkadır. Sorun tek tek liderler değildir. Sorun, kapitalist sistemin kendisidir. Pazarları paylaşma mücadelesi, kaynaklara hâkim olma yarışı ve sermayenin rekabeti bu savaşların gerçek nedenidir.
Bugün emperyalist güçler yalnızca askeri cephelerde değil, ekonomik ve siyasi alanlarda da büyük bir mücadele yürütmektedir. NATO genişliyor, askeri üsler çoğalıyor, vekâlet savaşları yayılıyor. Afrika’dan Ortadoğu’ya kadar birçok bölgede nüfuz mücadelesi sürüyor. Aynı zamanda BRICS ülkelerinin ekonomik yükselişi de küresel dengeleri sarsmaktadır.
Bu süreçte Batı dünyasında da önemli değişimler yaşanıyor. Militarizm hızla yükseliyor. Savunma bütçeleri tarihte görülmemiş ölçüde artırılıyor. Bir zamanlar “demokrasinin beşiği” olarak sunulan ülkelerde bile uluslararası hukuk ve anlaşmalar giderek değersizleşiyor. Artık dünyada giderek daha açık biçimde “güçlünün hukuku” egemen oluyor.

Ortadoğu ise bu küresel çatışmanın en kritik alanlarından biridir. Bunun nedeni açık: enerji kaynakları ve stratejik konum. Tarih bize gösteriyor ki, büyük savaşların arifesinde bu bölgeler her zaman büyük güçlerin rekabet alanı hâline gelmiştir. Bugün de aynı durum yaşanıyor.
Filistin’de yaşananlar bu gerçeğin en çarpıcı örneklerinden biridir. İsrail’in saldırıları yalnızca iki halk arasındaki bir çatışma değildir. Bu saldırılar küresel güç dengeleriyle doğrudan bağlantılıdır. İsrail, ABD ve NATO’nun Ortadoğu’daki en önemli askeri dayanaklarından biri olarak hareket etmektedir. Bu gerilim Filistin’den Lübnan’a, Suriye’den İran’a kadar genişleyen bir çatışma hattı yaratmaktadır.
Bugün dünyada işçiler, kadınlar, gençler ve ezilen halklar giderek daha fazla ayağa kalkmaktadır. Grevler, protestolar ve toplumsal hareketler her yerde artmaktadır. Türkiye’de de işçi sınıfının çeşitli sektörlerde sürdürdüğü direnişler bunun önemli örneklerini oluşturuyor. Migros işçilerinin direnişi bize gösterdi ki örgütlü mücadele kazanabilir.
Tam da bu nedenle bugün önümüzde duran görev açıktır. Emperyalist savaş politikalarına karşı güçlü bir anti-emperyalist ve anti-faşist mücadele hattı kurmak zorundayız. İşçiler, emekçiler, kadınlar, gençler ve ezilen halklar birleşmeden bu karanlık gidişatı durdurmak mümkün değildir.
Dünya yeni bir savaş tehlikesiyle karşı karşıyadır. Ama aynı zamanda halkların mücadele potansiyeli de büyümektedir. Tarih bize şunu göstermiştir: Savaşları yaratan sistemler varsa, onları değiştirecek güç de halkların örgütlü mücadelesidir, diyerek sözlerini tamamladı.
Gazeteci ve Ortadoğu uzmanlarından ayni zamanda Demokrasi için Birlik meclis üyesi ve demokrasiicinbirlik.org yayın kurulu üyesi Musa Özugurlu ise sözlerine;

Orta Doğu’da Petrol, Emperyalizm ve Savaşın Tarihsel Arka Planına atıfta bulunarak;
1. yüzyılın başından bu yana Orta Doğu’da süregelen çatışmaların önemli nedenlerinden biri petrol ve bu kaynağın kontrolüdür. Özellikle İran, bu rekabetin merkezinde yer alan ülkelerden biridir.
1908 yılında İngilizler İran’da petrol çıkarmak amacıyla bir petrol şirketi kurdular. Bu şirket daha sonra Anglo-Persian Oil Company olarak bilinecek ve Britanya İmparatorluğu’nun enerji ihtiyacını karşılamada kritik bir rol oynayacaktı. Aynı dönemde İngiliz donanması kömürden petrole geçiş kararı aldı. Böylece petrol ilk kez açık biçimde stratejik bir enerji kaynağı olarak askeri planlamanın merkezine yerleşti.
Başlangıçta petrol daha çok sanayide kullanılan bir kaynakken zamanla ulaşım, askeri teknoloji ve modern ekonominin temel girdilerinden biri hâline geldi. Özellikle Birinci Dünya Savaşı ve daha da belirgin biçimde İkinci Dünya Savaşı, petrolün askeri güç açısından ne kadar kritik olduğunu ortaya koydu. Tanklar, uçaklar ve zırhlı araçlar petrol olmadan çalışamazdı.
Batılı Güçlerin Orta Doğu Rekabeti
İngiltere ve Fransa uzun yıllar boyunca Orta Doğu’da etkili olmuş ve bölgenin enerji kaynakları üzerinde nüfuz kurmuştu. Osmanlı İmparatorluğu’nun son dönemlerinde kurulan Osmanlı Bankası bile fiilen İngiliz ve Fransız sermayesinin kontrolü altındaydı.
Bu dönemde petrol bölgelerini kontrol etmek için çeşitli şirketler kuruldu. İngilizlerin kurduğu şirketlere karşı Fransızlar da ortaklıklar ve yeni şirketler aracılığıyla bölgede etkili olmaya çalıştı. Böylece petrol üzerinden büyük güçler arasında ciddi bir rekabet ortaya çıktı.
Amerika Birleşik Devletleri ise başlangıçta bu rekabette daha gerideydi. ABD’de petrol 19. yüzyılın ortalarında bulunmuş ve otomobil endüstrisinin gelişmesiyle büyük bir üretim patlaması yaşanmıştı. Ancak Amerikalılar başlangıçta petrolün küresel stratejik önemini Avrupalılar kadar erken kavrayamadılar.
Zamanla ABD de Orta Doğu petrolüne yöneldi ve bölgedeki enerji rekabetine dahil oldu.
1. Dünya Savaşı Sonrası ABD – Suudi Arabistan İttifakı
1945 yılında, II. Dünya Savaşı’nın hemen ardından ABD ile Suudi Arabistan arasında tarihi bir anlaşma yapıldı. ABD Başkanı Franklin D. Roosevelt ile Suudi Kralı Abdülaziz’in görüşmesiyle başlayan bu süreçte Amerikan petrol şirketleri Suudi Arabistan’da güçlü bir şekilde yerleşti.
Böylece Orta Doğu’daki petrol dengesi giderek İngiltere ve Fransa’dan ABD’ye doğru kaymaya başladı.
İran’da Petrol Krizi ve 1953 Darbesi
1950’lere gelindiğinde İran halkı ülkenin petrol kaynaklarının yabancı şirketler tarafından sömürülmesine tepki göstermeye başladı. İran Başbakanı Muhammed Musaddık, petrolü millileştirme kararı aldı.
Bu karar İngiltere ve ABD’nin çıkarlarını doğrudan tehdit ediyordu. Bunun üzerine 1953 yılında CIA ve İngiliz istihbaratı tarafından desteklenen bir darbe gerçekleştirildi. Musaddık devrildi ve İran’da yeniden Şah yönetimi güçlendirildi.
Bu olay, Orta Doğu’da dış müdahalelerin en önemli örneklerinden biri olarak tarihe geçti.
İsrail’in Kuruluşu ve Bölgesel Savaşlar
1948 yılında İsrail devletinin kurulması Orta Doğu’da yeni bir jeopolitik dönemin başlangıcı oldu. İsrail’in kuruluşu ve Filistin topraklarının paylaşılması Arap dünyasında büyük bir tepki yarattı.
Bunun ardından bölgede birçok savaş yaşandı:
- 1948 Arap–İsrail Savaşı
- 1967 Altı Gün Savaşı
- 1973 Yom Kippur Savaşı
Bu savaşlar Orta Doğu’nun siyasi dengelerini kalıcı biçimde değiştirdi.
Soğuk Savaş Sonrası Müdahaleler
Soğuk Savaş sonrasında ABD dış politikası giderek daha müdahaleci bir karakter kazandı. ABD birçok ülkede askeri operasyonlar, darbeler veya iç karışıklıklara müdahale etti.
Afganistan ve Irak savaşları bu politikanın en açık örnekleri oldu. Birleşmiş Milletler kararları olmadan gerçekleştirilen bu müdahaleler uluslararası hukuk açısından büyük tartışmalara yol açtı.
Günümüzdeki Jeopolitik Rekabet
Bugün yaşanan çatışmaları anlamak için yalnızca Orta Doğu’ya değil, küresel güç dengelerine de bakmak gerekiyor.
Özellikle Çin’in yükselişi dünya siyasetinde yeni bir rekabet yaratmış durumda. Çin’in “Kuşak ve Yol Projesi” Asya, Avrupa ve Orta Doğu’yu birbirine bağlayan dev bir ticaret ve altyapı ağı kurmayı hedefliyor.
Bu projenin önemli güzergâhlarından biri İran üzerinden geçiyor. Bu nedenle İran yalnızca bölgesel değil aynı zamanda küresel güç rekabetinin de önemli bir parçası hâline gelmiş durumda.
İran’ın Stratejik Konumu
İran:
- Büyük petrol ve doğal gaz rezervlerine sahiptir.
- Çin’e uzanan ticaret yollarının üzerinde yer alır.
- Rusya ve Orta Doğu arasında stratejik bir köprü konumundadır.
Bu nedenle İran üzerindeki baskı yalnızca nükleer programla ilgili değil, aynı zamanda küresel güç dengeleriyle ilgilidir. Diyerek sözlerini tamamladi.
Panel izleyicilerden gelen soru ve yorumlar ile sona erdi.












