Küçük Elif, her zaman ki gibi, güneşin, duvarın tepesinde ki minik penceresinden zorlanarak içeri girdiği yerden, kendisi ile dışarı arsındaki engelin dibinde oturmuş, hiç görmediği ama çok merak ettiği dış dünyayı anlamaya çalışıyordu. Elif, yasak bir aşkın ürünüydü.
Elif’in annesi, Söğüt köyünün güzeller güzeli Ayşe kızı, köyün tüm delikanlılarının gönlüne taht kurmuş adeta bir kraliçe olarak ilan edilmişti. Ta ki anne olana kadar.
Ayşe’nin babası çiftçiydi. Az buçukta şehir yüzü görmüş bir adamdı, köyün ilk Migros’unu açan kişiydi. Bu bakkala Migros dememizin sebebi, köyün ilk bakkalı olmasıydı. Mehmet söğüt ün kendi evleri olan bu toprak ev, köyün tam merkezinde olan çeşmenin hemen üst kısmında yer alıyordu. Dört duvar ile çevrili bu toprak evin girişi dikdörtgen şeklinde bir koridor ve sağında iki odaya açılan iki kapı ile girişin hemen karşısındaki duvarda hayvanların barındığı odaya açılan kapıdan oluşuyordu. Bu hayvanların barınağına açılan kapı ile sağındaki kaplardan birinci değil ikinci kapı arasında kalan boşluğa yaklaşık bir insan boyunda yüksekliği olan, tahtalarla çevrili yaklaşık üç metrekarelik alanı bakkal yapmıştı. Tahta ile çevrilen bu bölüm çiftçi Mehmet’in marketi oldu. Biraz da ticaretten anlıyordu, dolayısıyla köyümde de yapabilirim düşüncesi ile marketini açmıştı. Köylü de çok mutlu olmuştu, çünkü artık bir alışveriş yerleri vardı. Mehmet söğüt bakkalı açtıktan sonra evlerinin trafiği arttı; ev sürekli alışveriş yapan köylülerle doluyordu. Ama biri vardı ki o alışveriş yapmasa bile her gün uğrar, bir ürünün fiyatını mutlaka sorardı. İşte o delikanlı Ayşe’nin gönlünü çalmayı başardı. Ayşe ve delikanlı aşkın ne olduğunu bilmeden kalplerinin bu kadar hızlı çarpması ve sebepsiz birbirini özlemeleri ile henüz tanımını bilmedikleri bir aşk yaşıyorlardı. Öyle ki dillere destan, aynı zamanda muhteşem… Çünkü karlara meydan okuyan kardelenler kadar alımlı ve zarifti.
Kırsal bir alana serpiştirilmiş oyuncak görüntüsündeki toprak evler, en fazla yüz haneden oluşuyordu. Bu yerleşim yerinde bir evde yaşanan her şey ancak kısa süre gizli kalabilirdi…
Nitekim öyle de oldu. Ayşe’nin karnında bir canlı olduğunu annesinden sonra köylüler de öğrenmişti.
Zamanla kulaktan kulağa olay iyice yayıldı. Öğrendiklerini sorgulamayan, kader örtüsünün altına sakladıkları dokunulmazlığı olan bilgilerini aynen geleceğe taşıyan bu insanlar kendilerince olayı çözeceklerdi. Köyün ileri gelenleri, her zamanki gibi böyle olağan dışı bir olayı çözmek için toplandı.
Ayşe ve Recep’i konuşacaklardı. Bu çiftin yaşadığı muhteşem aşkın sorgulamasını yapıp, bir günah keçisi bulacaklardı. Oysa belki hiç biri hayatında böyle bir duyguyu yaşamamıştı. Çoğu hayatlarında toplumun onlara biçtiği rolü yerine getiriyordu.
Ezber bakış açısı ile sanki yaşanmaması gereken bir ilişkiymiş gibi değerlendirme haklarını da kendilerinde görüyorlardı. Daha da ileri giderek anlamsız bir namus kavramına bağlayıp, olayı sonlandıracaklardı… Ayşe namusu kirlenmiş bir kız, Recep ‘de namusu kirleten bir delikanlı olarak o gün tarihe geçeceklerdi.
Recep’in cezasını belirleme görevi, Ayşe’nin ağabeylerine verildi, ölümle cezalandıracaklardı.
Recep uzaklara… Ayşe ise karnındaki canlı ile baş başa kalmıştı, yolunu şaşırmış bir yolcu gibi sadece gideceği yolun trenini bekliyordu.
Bu arada fırsatçı kadınlar boş durmadılar, her akşam gürül gürül akan çeşmenin başında toplandılar. Güzeller güzeli Ayşe’yi ve onun yavuklusu Recep’i konuştular.
Ayşe dedikodulardan hayli sıkılmıştı. Fırsatçı kadınlardan biri Ayşe’ye uygunsuz bir isimle seslendi. Ayşe deliye döndü. Kadına kuvvetlice saldırdı. Ayşe bu kavganın sonunda, eski cezaevinin yolunu tuttu.
Küçük Elif burada doğdu. Bütün koğuşun göz bebeği… Özelliklede de koğuşun Hanım Ağası Fatma Hanım Elif’i gözü gibi koruyordu. Elif okul yaşına geldiği için de Fatma Hanım, Elif i çok düşünür olmuştu.
Sonra birden yüzü gülmeye başladı ve Elif in yanına gidip oturdu. ‘’Elif sen oldukça tatlı ve akıllı bir çocuksun. Bu yüzden beni rahatlıkla anlayacağını düşünüyorum. Ben uzun süredir, bu küçük güneş görmeyen, dört duvar arasındayım. Burada yaşamak çok zor, ama insan burada da isterse mutlu ve üretken olabilir. Nasıl biliyor musun? Şu gördüğün kazağım var ya, tek sahip olduğum mal varlığım. Başka mal varlığım yok. Benim yerimde kim olsa mutsuz olur ama ben burada da mutlu olmayı başaran nadir insanlardan biriyim. Neden biliyor musun? Çünkü ben hayal kuruyorum. Bu tek varlığım, gördüğün gibi yedi renkten oluşuyor. Bu renklerle hayal ettiğim her yere gittim ve geldim. Çünkü bu yedi rengin her birinin benim için anlamı var. Örneğin kırmızı sevgi demek mavi özgürlük sarı hoşgörü… Onlara bu anlamları hayal kurarken, ben yükledim… Sen, susmuş beni dinliyorsun ama ben susmanın da çok anlamlı olduğunu biliyorum. Susmak güzeldir, çünkü susmak hayal kurmak için mola vermektir. Şimdi bu yedi renkli ipi al ve hayal kur canım. Kur ki çıktığında mutsuz olmayasın.’’ dedi
Elif çok heyecanlıydı, elindeki yedi ipten kırmızı olanını ayırdı. Her zamanki gibi, camın önüne oturdu, dışarıya bakmaya başladı. Bu sefer daha güçlüydü. Çünkü hayalleri vardı!
Gözleri ışıl ışıl ipe baktı ve başladı iple konuşmaya:
‘’Fatma teyzenin kırmızı ipi, bana sevgiyi anlat. Çünkü ne olduğunu bilmediğim ama adını duyduğumda beni çok heyecanlandıran bu duyguyu öğrenmek istiyorum’’ dedi, cama bakarak…
Kendi kendine ’’Acaba sevgi, Fatma teyzenin dokunuşunda mı? Ya da kırmızı ipte mi? Kim bilir belki de uzun süre izlediğim şu pencerenin arkasında…’’diye düşündü.
Kırmızı ip birden Elif’in elinden bir kuğu gibi süzülerek Beethoven’in 9.senfonisi eşliğinde müthiş bir şov yaptı. Daha sonra da çöp adama dönüp. Başladı konuşmaya:
‘’Elifciğim, sevgi; gözlerindeki ışıltı, yüreğinde ki kıpırtı, sabah uyanışındaki umuttur. Paylaşılan yarım ekmektir. Dünya’ya başkaldıran bir şairin, adalet özlemini haykıran mısrasıdır. Bir annenin evladını bir ömür koruması, kollamasıdır. Sevgi emektir, paylaşmaktır. Sevgi dostluktur arkadaşlıktır.”
“Ama benim hiç arkadaşım olmadı ki? Bana arkadaşlığı anlatır mısın? Hatta annem bir gün köyündeki bayram kutlamasından bahsetmişti. Orada çocuklar şeker toplayıp büyüklerin ellerini öpermiş ve herkes o gün birbirini ziyaret eder dostluk gösterirmiş. Bana anemin köyündeki bayramı anlatır mısın?” dedi.
‘’Söğüt köyünde bayramlar sabah genç kızların kapılarının önünü süpürmesi ile başlardı. O gün herkes en güzel kıyafetlerini giyer önce büyüklerini sonra da akraba ve komşularını ziyaret ederlerdi. Çocuklar ise söğüt köyünde alışagelmiş özgün müzik grubu ile her sabah köyün etrafını dolanarak, kendi yaptıkları doğal müzik çalgıları olan teneke ve sopa, tahta ile tahta, taş ile taş buna bezer aletleri birbirine vurarak bir melodi yakalayıp, aşağıda ki sözleri bağıra bağıra söylerlerdi. Köylünün bayramını bu şarkı ile kutlarlardı. ‘’dedi.
Uzat elini , tutuşalım el ele
Bir yürek olalım; dostça, kardeşçe…
Tüm evren inlesin, haykırırken sevgiyi…
Bugün bayram!
Renkli renksiz tüm insanlara
Havalandırın balonları tutunsun gökkuşağına
Rengârenk gülsün, çocukların hayalleri
Kucaklaşan insanların
Bayram sevincinde
Dillensin evrende…
“Bayram kutlamasını bu şekilde yaptıktan sonra lider Ali tüm çocukları köyün ortasında toplayıp, herkesin hangi evleri öncelikli ziyaret edeceğini söylerdi. Lider Ali bu sıralamayı da para veren evler ve şeker veren evler şeklinde kategorize etmişti. Ziyaretler bittikten sonra da parayı da şekeri de eşitçe aralarında paylaşıp en güzel oyunları oynar doyasıya bayramlarını kutlarlardı.”
Elif büyük bir dikkatle dinledikten sonra susarak adeta bayramı yaşadığını hissetmişti.
’’Susmak güzeldir. Çünkü susmak, hayal kurmak için mola vermektir.’’ Dizesini içinden tekrarlatarak Fatma teyzeye teşekkür etmişti.
Ve başka bir gün başka bir renkle hayal kurmak üzere yatağına çekildi…







