Adliye binasının önünde hava kurşuni bir ağırlık taşıyordu; ertelenmiş bir kararın, tamamlanmamış bir cümlenin, yarım bırakılmış bir hayatın ağırlığıydı bu. Sema merdivenlerden inerken her adımı, geçmişinden bir parçayı söküyormuş gibiydi. Geçen haftanın “delil eksikliği” kararı hâlâ zihninde çınlıyor, dosyaya girmeyen onca gecenin, onca suskunluğun, onca görünmez yaranın hesabını kim verecek diye içten içe soruyordu.
Hikmet birkaç adım ötede durmuştu. Dik. Mağrur. Yüzünde alışılmış o kontrollü ifade. Cebinden sigarasını çıkardı. Ateşi yakarken parmaklarının çok hafif titrediğini yalnızca Sema fark etti. Duman yükseldi. Ve o an, konuşmadıkları her şey içlerinde konuşmaya başladı.
Sema içinden, “Bak yine susuyorsun,” dedi. “Yıllardır yaptığın gibi… Söz söylemeyerek üstün kalacağını sandın hep. Oysa ben o sessizliğin altında ezildim.” Gözlerini kaçırmadan baktı. “Şimdi burada duruyorsun. Gururun hâlâ ayakta. Ama gözlerin… gözlerin ilk kez savunmasız.”
Kalbinin derininden bir itiraf yükseldi: “Ben senden korkuyordum, evet. Çocukları elimden alırsın diye. Seni babamın kapısına bırakırım dersin diye. Toplumun diline düşerim diye. Ama asıl korkum sensiz kim olacağımı bilmemekmiş. Şimdi biliyorum. Korkum sen değildin. Korkum boşluktu.”
Hikmet dumanı içine çekti, yavaşça verdi. Onun içinden de ilk kez savunmasız cümleler geçiyordu. “Bu kadın ne zaman böyle durmayı öğrendi? Ne zaman gözlerini indirmemeyi?” diye düşündü. “Ben bağırmadım. Vurmadım. Evi geçindirdim. Herkes bana iyi adam dedi. O zaman bu noktaya nasıl geldik?”
Bir anlık tereddüt zihninde yankılandı: “Yoksa gerçekten bir şeyleri görmedim mi? Yoksa görmemeyi mi seçtim?” Sigaranın külü uzadı, silkelemedi. “Ben onu kaybetmiyorum sanıyordum. Nasıl olsa gitmez diyordum. Çocukları bırakmaz. Yalnız kalamaz. Ama şimdi… gidebilir.”
Bu ihtimal göğsünde ilk kez gerçek bir ağırlık yaptı.
Sema’nın iç sesi yeniden konuştu: “Keşke bir kez, sadece bir kez, ‘Seni incittim’ deseydin. Belki o zaman bu kadar kırılmazdım.”
Hikmet’in zihninden de başka bir itiraf geçti: “Keşke bir kez gerçekten dinleseydim. Savunmadan, üstünlük kurmadan, sadece dinleseydim.” Ama hiçbir şey söylenmedi.
Rüzgâr dumanı dağıttı. İkisi de yorgundu. Sema’nın yorgunluğu yıllarca kendini inkâr etmiş olmaktan, Hikmet’inki ise kontrolün ilk kez elinden kaydığını hissetmekten geliyordu. O kısa bakışta iki taraf da aynı gerçeğe sessizce yaklaştı: Bu evlilik artık eski biçimiyle devam edemezdi.
Sema içinden, “Bu bir zafer değil,” dedi. “Bu bir bitiş. Ve her bitiş biraz yas ister.”
Hikmet sigarasını yere attı, ayakkabısıyla ezdi. Başını kaldırdı. “Belki de gerçekten sona geldik,” diye geçirdi içinden. “Belki de onu kaybetmek, onu hiç anlamamış olmamın bedeli.”
Sema son bir kez baktı. Artık öfke yoktu içinde. Sadece ağır bir kabulleniş. “Biz birbirimizi sevmekten değil, birbirimizi duymamaktan tükendik,” diye düşündü.
Hikmet’in içi de aynı cümleye başka bir yerden yaklaştı: “Ben güçlü kalacağım derken, aslında hiçbir şeyi onaramamışım.”
İkisi de konuşmadı. Ama o an ilk kez aynı yerde buluştular: kabullenişte. Ne bağırarak, ne suçlayarak, ne de meydan okuyarak. Sadece yorgun iki insan gibi.
Sema arkasını döndü. Bu yürüyüş artık bir kaçış değildi; bir geçişti.
Kapı aralıktı.
Ev suskundu.
Akşam, adliyeden taşınan ağırlığı duvarlara sindirmişti. Sema ve Kumru’yla eşiği geçerken aslında bir eve değil, yıllardır büyüttüğü bir gölgenin içine giriyordu.
Hava ağırdı. Sigara dumanı tavana yapışmış, çıkacak yer bulamayan bir düşünce gibi odada asılı duruyordu.
Hikmet koltuğun kenarında oturuyordu. Omuzları düşmüş, bakışı yere sabit. Bir dev gibi değil; devin gölgesinin altında kalmış bir adam gibi.
Bir an göz göze geldiler.
O bakışta ne öfke vardı ne meydan okuma. Yorgun, silik, sönük… ama kırık. İkisinde de.
Sema içinden fısıldadı: “Ben seni yenmek istemedim. Sadece yanında küçülmekten yoruldum.”
Hikmet’in içinden ise başka bir cümle geçti: “Ben seni tutmak isterken, aslında sana hiç dokunamamışım.”
Duvarlar sessizdi. Ama geçmiş konuşuyordu.
Sema’nın zihninde babasının sesi çınladı: “Yuvanı koru kızım.” Ardından yeni bir ses yükseldi, daha net, daha kararlı: “Kendini de koru.”
Hikmet elindeki sigaradan bir nefes daha çekti. Duman dağıldı. Ama içindeki sıkışıklık dağılmadı. “Ben de küçüldüm,” diye düşündü. “Ama bunu itiraf etmeyi hiç öğrenmedim.”
O akşam kimse bağırmadı. Kimse hesap sormadı. Sessizlik ilk kez bir savaş değil, bir eşikti.
Sema şunu fark etti: Devler ülkesi dışarıda değilmiş. İnsanın içinde büyüyormuş.
Ve o gece ilk kez dev küçüldü.
Sadece biri gitmeye hazır olduğu için değil…
İkisi de gerçeğe bakmayı göze aldığı için…
Devamı gelecek…







