Cuma, Nisan 24, 2026
Son Haber
  • Yazarlar
  • Manşetler
  • Son Haber Tv
  • Künye
No Result
View All Result
  • Yazarlar
  • Manşetler
  • Son Haber Tv
  • Künye
No Result
View All Result
Son Haber
No Result
View All Result
Home Manşet Haberler

Sanat, Anlam ve Siyaset

Mehmet Yeşiltepe by Mehmet Yeşiltepe
24/04/2026
in Manşet Haberler, Yazarlar
A A
0
Sanat, Anlam ve Siyaset
0
SHARES
60
VIEWS
Share on FacebookShare on TwitterShare on Whatsapp Send Mail

Hiç bu denli önemli olmamıştı
Ruhtan ruha insan yoldaşlaşması.
Kimlikte bir istila ve soykırmaya dönüşmüş
Yabancılaştırma operasyonları.
Geceleri uykuda ruhlarımızın kapısını kırıyor
Harami soyundan gelenler.
Bir çocuk ölüyor, her birimizin nazarında,
Henüz anne sütünden bihaber.
Bir kadın saçlarından sürükleniyor, kocasının ellerinde
Herkesin gözü önünde.
Bütün renkler soğuk ve beyaz
Bütün iklimler don ve ayaz, bugünün kapitalizminde…

 

Nereden ve Nasıl Bakıyoruz?

Sanat, anlam ve siyaset gibi önemli üç kavramı yan yana getirdiğimizde, ilk yapılması gereken şey, onların “ne olduğu”ndan önce “nasıl ele alınacağı”nı belirlemektir. Çünkü bu kavramlar, çoğu zaman kendinde açık ve evrensel gerçeklikler gibi sunulsa da gerçekte her biri belirli bir tarihsel ve toplumsal konumdan anlam kazanır. Bu nedenle “kime göre, neye göre?” sorusu bir retorik değil, yöntemin kendisidir.

Bugün en büyük sorunlardan biri, kavramların bağlamından koparılarak gündelik aklın bulanık alanına terk edilmesidir. Siyasetin “yalan”, “aldatma” ya da “yönetme sanatı” olarak tanımlanması; sanatın “bireysel ifade”ye indirgenmesi; anlamın ise kişisel tatmin veya hazla eşitlenmesi bu kopuşun ürünüdür. Oysa bu yaklaşımlar, kavramları açıklamak yerine onları ideolojik olarak örtmektedir.

Marksizm, kavramları soyut ve değişmez kategoriler olarak değil, maddi yaşamın ve sınıfsal ilişkilerin ürünü olarak ele alır. Bu yaklaşımın en kritik yönlerinden biri, her kavramı “kimler için?” sorusuyla birlikte düşünmesidir. Örneğin demokrasi, özgürlük ya da adalet gibi kavramlar, herkes için aynı anlama gelmez; aksine, sınıflar arasındaki konuma göre farklı içerikler kazanır.

Bu yaklaşım, Marx’ın “İnsanların varlığını belirleyen bilinçleri değil, toplumsal varlıklarıdır.” biçimindeki önermesinde ifadesini bulur. Bu, sadece bir felsefi önerme değil, aynı zamanda yöntemsel bir pusuladır. Çünkü burada bilinç, anlam, sanat ve hatta siyaset, bağımsız alanlar olmaktan çıkar; toplumsal ilişkiler içinde şekillenen süreçler haline gelir.

Dolayısıyla sanat da anlam da siyaset de “kendinde” değil; belirli bir üretim tarzı, sınıf ilişkisi ve tarihsel moment içinde ele alınmalıdır. Bu yapılmadığında kaçınılmaz olarak burjuva düşüncesinin “doğallaştırıcı” etkisi devreye girer. Örneğin piyasa ilişkilerinin belirlediği bir dünyada bireysel başarı ve rekabet “doğal” görünürken, kolektif üretim ve paylaşım “ütopik” ya da “gerçek dışı” olarak sunulur.

Bugün yaşanan bulanıklığın temel nedenlerinden biri de budur; sınıfsal ölçütlerin yerini gündelik ölçütlerin almasıdır. Böylece kavramlar arasındaki farklar silinir, karşıtlıklar görünmez hale gelir ve düşünce, eleştirel gücünü kaybeder.

Bu nedenle yapılması gereken, bir sadeleştirme değil; aksine bir netleştirmedir. Kavramları yeniden yerli yerine oturtmak, onları tarihsel ve sınıfsal bağlamlarına geri yerleştirmek gerekir. Bu, aynı zamanda bir “hafıza tazeleme”dir. Çünkü insanlık, sanat, anlam ve siyaset üzerine binlerce yıllık bir birikim üretmiştir; ancak bu birikim, egemen ideolojiler tarafından ya parçalanmış ya da etkisizleştirilmiştir.

Tam da bu nedenle sanat, anlam ve siyaset; gündelik algıların yüzeyinde değil, sınıfsal karşıtlıkların derinliğinde ele alınmalıdır. Bu bir tercih değil, zorunluluktur. Çünkü ancak bu zeminde, bu üç kavram arasındaki gerçek bağlar kurulabilir ve özellikle siyasetin ne olduğu sorusu, ideolojik sis perdesi dağıtılarak yanıtlanabilir.

İnsanın Anlam Arayışı

İnsanlık tarihine baktığımızda süreklilik arz eden eğilimlerden birinin de anlam arayışı olduğunu görürüz. Bu arayış yalnızca bir merak değil, yaşamı “katlanılabilir” kılmanın da bir yoludur. İnsan, sadece biyolojik bir varlık olarak değil, aynı zamanda anlam üreten bir varlık olarak var olur. Burada yanılgıyı önlemenin anahtarı, bu anlam arayışının “insan doğası”ndan mı geldiği yoksa tarihsel ve toplumsal koşullar tarafından mı şekillendiği sorusunu doğru yanıtlamaktır.

Burjuva düşüncesi genellikle anlamı bireyin iç dünyasıyla sınırlar. Oysa tarihsel bakış anlamın, bireyin içine doğduğu toplumsal ilişkiler tarafından kurulduğunu söyler. Bu nedenle anlam arayışı sabit değil, değişkendir; sınıflara, üretim ilişkilerine ve tarihsel dönemlere göre biçim değiştirir.

Antik dünyada Sokrates’in “kendini bil” çağrısı, bireyin etik ve düşünsel bir hesaplaşmaya davet edilmesidir. Burada anlam, kişinin kendisiyle kurduğu ilişki üzerinden tanımlanır. Yüzyıllar sonra modern düşüncede Viktor Frankl, insanın temel motivasyonunun haz değil “anlam arayışı” olduğunu ileri sürer. Frankl’ın gözlemi, toplama kampı gibi çok özel bir alanda yaşanmış deneyimlerin içinden doğar ve güçlü bir insani gerçekliği işaret eder.

Marx, bu alanda daha kapsayıcı ve sınıfsal bir çerçeve oluşturur. Ona göre insanın bilinçli yaşamı, üretim ilişkilerinden bağımsız değildir. Yani insan ne düşündüğünü, neyi anlamlı bulduğunu ve hatta neyi “eksiklik” olarak yaşadığını, içinde bulunduğu toplumsal yapı belirler.

Bu noktada anlam yitimi dediğimiz olgu da bireysel bir “boşluk” değil, tarihsel bir ürün olarak ortaya çıkar. Sınıflı toplumlarda üretim süreci insanı kendi emeğine, ürününe ve diğer insanlara yabancılaştırır. Bu yabancılaşma, yalnızca ekonomik bir durum değil, aynı zamanda varoluşsal bir kopuştur. Ve çoğu zaman insanları “anı kurtarma”ya ve haz eksenli yaşam biçimlerine iter. Ancak bu, çözüm değil, aksine sorunun derinleşmesidir. Çünkü anlam boşluğu haz ile doldurulamaz; tam tersine daha görünmez hale gelir. Dolayısıyla da anlam, bireysel bir tatmin duygusu değil, toplumsal bir ilişki biçimidir.

Tam da bu noktada, gündelik dilde giderek daha sık “toksik” olarak adlandırılan ilişki biçimleri, yalnızca bireysel uyumsuzlukların değil, yabancılaşmış toplumsal ilişkilerin doğrudan yansımalarıdır. Bu durum, insanı hem bu ilişki biçimlerinden hem de onları üreten toplumsal düzenden ayıracak eleştirel ölçütlerin ve yeni ilişki niteliklerinin kurulmasını zorunlu kılar.

Bu nedenle anlam arayışı, ancak toplumsal koşulların dönüşümüyle birlikte gerçek bir içerik kazanabilir. Aksi halde anlam, ya bireysel psikolojiye indirgenir ya da tüketim kültürünün bir parçası haline gelir.

Tarihe baktığımızda, insanın ürettiği her düşünsel ve sanatsal formun aslında bu anlam arayışının bir ifadesi olduğunu görürüz. Ancak bu üretim hiçbir zaman nötr değildir. Her dönem, kendi sınıfsal yapısına uygun anlam biçimlerini öne çıkarır. Bir dönemin “doğru”, “güzel” ya da “anlamlı” dediği şey, başka bir dönemde baskı ve yabancılaşmanın aracı olabilir.

Sanatın Konumu ve Rolü

Sanat çoğu zaman “estetik bir alan”, yani toplumsal gerçeklikten bağımsız bir güzellik üretimi olarak düşünülür. Bu yaklaşım, sanatın politik ve toplumsal bağlamını görünmez kılar. Oysa sanat, hiçbir dönemde sadece estetik bir faaliyet olmamış; her zaman belirli bir tarihsel düzenin içinde anlam kazanmıştır.

Sanatı yalnızca bireysel ifade ya da içsel yaratıcılık olarak görmek, onun toplumsal işlevini daraltır. Çünkü sanat, hem egemen düzenin ideolojik yeniden üretiminde bir araç olabilir, hem de bu düzeni aşan bir tahayyül gücü taşıyabilir.

Sanatın tarihsel olarak nasıl sınırlandığını görmek için Orta Çağ Avrupa’sı önemli bir örnek sunar. Bu dönemde sanat üretimi büyük ölçüde Hristiyan teolojisinin ve Kilise’nin ideolojik çerçevesi içinde şekillenmiş, özellikle resim ve heykel gibi görsel sanatlar kutsal anlatıların hizmetine sokulmuştur. İsa’nın yaşamı, azizlerin hikâyeleri ve İncil sahneleri, sanatın neredeyse tek meşru konusu haline gelirken, sanatçının özerk bir yaratıcı özne olarak konumu da büyük ölçüde belirsizleşmiştir. Bu durum, sanatın “özgür ifade alanı” değil, egemen ideolojinin görsel dili olarak işlediği tarihsel bir momenti temsil eder.

Kilise, dinsel anlamın taşıyıcısı olmanın yanında üretim ilişkilerinin ve toplumsal hiyerarşinin de belirleyicisi olduğu için, sanatın içeriği de bu güç yapısının sınırları içinde kalmıştır. Böylece sanat, estetik bir faaliyet olmaktan çok, mevcut düzenin meşrulaştırılmasına hizmet eden bir ideolojik aygıt olarak işlev görmüştür.

Marx’ın da belirttiği gibi üretim biçimi, sadece ekonomik ilişkileri değil, kültürel ve düşünsel formları da belirler. Bu nedenle sanat, toplumsal üretim ilişkilerinden bağımsız değildir; tam tersine onların içinde şekillenir.

Tarih boyunca “güzel” olanın tanımı bile sınıfsal olarak değişmiştir. Saray estetiği ile halk kültürü, akademik sanat ile gündelik üretim arasındaki farklar bunun açık örnekleridir. Burada sanat, yalnızca bir ifade biçimi değil, aynı zamanda bir “dünya kurma” biçimidir.

Oscar Wilde, Sosyalizm ve İnsan Ruhu adlı eserinde sosyalizmi yalnızca ekonomik bir düzen değil, aynı zamanda estetik bir özgürleşme alanı olarak düşünür. Ona göre gerçek özgürlük, insanın kendini yaratabilmesiyle ilgilidir ve bu da sanatın yaşamın içine yayılmasıyla mümkündür.

Bu bağlamda sosyalizm, sadece eşitlik değil, aynı zamanda “güzelliğin toplumsallaşması”dır. Böyle bir dünyada sanat, ayrı bir alan olmaktan çıkar ve yaşamın kendisinin niteliğine dönüşür.

Bu çerçevede sanatın karşısına yerleştirilen şey sadece “çirkinlik” yani estetik anlamda bir karşıtlık değil; yabancılaşmış yaşam biçimidir. Kapitalist üretim ilişkileri altında ortaya çıkan parçalanmışlık, hız, yüzeysellik ve tüketim kültürü, estetik bir mesele olmaktan çok daha fazladır; yaşamın niteliğini belirleyen bir yapıdır.

Dostoyevski ve Saramago gibi yazarların metinlerinde görülen “insanlığın çöküşü”, yalnızca bireysel trajediler değil, toplumsal yapıların yarattığı yabancılaşmanın duyusal ve varoluşsal düzeydeki yansımalarıdır. Örneğin Saramago’nun Körlük romanında körlük, fiziksel bir durumdan çok toplumsal bir bilinç kaybını temsil eder.

Sanat burada gerçeğin altında yatan yapıları görünür kılar. Ernst Bloch’un düşüncesi bu noktada bakış açısına önemli bir “genişleme” sağlar. Bloch’a göre sanat, “henüz-olmayanın bilinci”dir. Yani sanat, mevcut gerçekliği tekrar etmekten çok, mümkün olana dair farkındalık sağlar. Bu nedenle ütopya, sanatın dışsal bir süsü değil, onun içsel mantığıdır.

Bilinir ki distopya arttıkça ütopya ihtiyacı büyür, tam da bu nedenle sanat, mevcut dünyanın kapattığı ufku yeniden açma kapasitesidir. Dolayısıyla da ne yalnızca bireysel ifade ne de yalnızca ideolojik bir araçtır. O, toplumsal gerçekliğin içinde ama onu aşma potansiyeli taşıyan bir üretim alanıdır.

 

Siyaset Nedir?

Siyaset kavramı çoğu zaman bilinçli biçimde bulanıklaştırılır. Günlük dilde siyaset; “yönetme sanatı”, “devlet işleri”, “partiler arası rekabet” ya da daha olumsuz bir çerçevede “yalan ve aldatma alanı” olarak tanımlanır. Bu tanımların ortak noktası, siyaseti toplumsal güç ilişkilerinden koparıp dar bir teknik ya da ahlaki alana sıkıştırmasıdır. Oysa siyaset, özünde teknik bir idare biçimi değil, toplumsal güç ilişkilerinin örgütlü ifadesidir.

Marksizm açısından en yalın biçimiyle bir tanım yapacak olursak; siyaset, toplum içindeki sınıflar arasında iktidar mücadelesi ve bu mücadelenin devlet, hukuk, ideoloji ve zor aygıtları üzerinden yürütülmesidir. Bu tanıma göre siyaset, “herkes için ortak bir alan” değil, sınıflar arasındaki çelişkilerin yoğunlaştığı bir mücadele alanıdır.

Marx ve Engels bu noktada devletin “tarafsız bir hakem” olmadığını söyler. Devlet, toplumun üstünde duran nötr bir yapı değil, egemen sınıfın örgütlü gücüdür. Bu nedenle siyaset, bu yapının içinde ya da ona karşı yürütülen bir mücadeledir.

Lenin daha net ve sade bir ifadeyle siyaseti “devlet iktidarının ele geçirilmesi sorunu.” olarak tanımlar. Bu ifade, siyaseti fikir tartışması ya da etik bir alan olmaktan çıkarıp doğrudan maddi iktidar sorunuyla ilişkilendirir.

Tüm bu nedenlerle “siyaset ne içindir?” sorusu ancak sınıfsal bir çerçevede anlam kazanabilir. Burjuva düşüncesi siyaseti genellikle “toplumsal düzenin yönetimi” olarak sunar. Oysa bu düzen zaten belirli bir sınıfın çıkarlarına göre kurulmuştur.

Bu nedenle “demokrasi”, “özgürlük”, “eşitlik” gibi kavramlar da nötr değildir. Örneğin burjuva demokrasisi, biçimsel eşitlik üzerinden işlese de üretim araçlarına sahip olmayan sınıflar açısından fiili bir güçsüzlük ilişkisi üretir. Bu bağlamda demokrasi sorusu her zaman “Kim için demokrasi?” sorusunu gerektirir. Çünkü bir sistem aynı anda bir sınıf için özgürlük, başka bir sınıf için baskı mekanizması olabilir. Bu perspektifle bakıldığında siyaset, ahlaki bir iyi-kötü meselesi değil, tarihsel olarak belirlenmiş bir güç ilişkisidir.

Özetle, “siyaset yalandır” ya da “siyaset kirli bir iştir” gibi genellemeler, siyaseti değil, siyasetin belirli bir sınıf tarafından nasıl kullanıldığını görünmez kılar. Yani sorun siyaset değil, siyasetin sınıfsal içeriğidir.

Siyaset; üretim ilişkileri, hukuk, eğitim, kültür ve sanat dahil, toplumsal yaşamın tüm alanlarına nüfuz eder. Bu nedenle siyaset, “devlet içinde yapılan bir iş” değil, toplumun bütün dokusuna işlemiş bir güç ilişkisi ağıdır.

Marksist perspektifte siyaset, diğer bir ifadeyle sosyalist siyaset, yalnızca iktidarın ele geçirilmesi değil, aynı zamanda toplumsal ilişkilerin dönüştürülmesidir. Bu dönüşümün yönü sınıflı toplumdan sınıfsız topluma geçiştir; halklarla birlikte doğanın bir bütün halinde özgürleşmesini içerir.

Ütopya, Distopya ve Gelecek Tasarımı

İnsanlık tarihi, yaşananların olduğu kadar, hayal edilenlerin de tarihidir. Her toplumsal düzen, kendi içinde bir gelecek tasarımı üretir; kimi zaman bu tasarım umut biçiminde, kimi zaman da korku ve çöküş anlatıları yani distopyalar biçiminde ortaya çıkar. Bu nedenle ütopya ve distopya, gerçeklikten kopuk fanteziler değil; mevcut toplumsal koşulların bilinçte aldığı biçimlerdir.

Ernst Bloch’a göre insan, “henüz-olmayan”ı taşıyan bir varlıktır. Yani insan bilinci yalnızca mevcut olanı değil, potansiyel olanı da içerir. Bu yüzden umut, bir duygu değil; tarihsel bir yönelimdir.

Bloch’un yaklaşımında ütopya, gerçekleşmesi imkânsız hayaller değil, gerçekliğin içindeki gizli potansiyelin düşünsel ifadesidir. Bu nedenle ütopya, kaçış değil; yön bulma biçimidir.

Tüm bu nedenlerle, distopik koşullar arttıkça ütopyaya duyulan ihtiyaç büyür. Çünkü çürüme, yabancılaşma ve anlam kaybı derinleştikçe, insan zihni alternatif bir dünya tasarımına yönelir.

Bu bağlamda sanat, yalnızca mevcut gerçekliği yansıtan bir alan değil; aynı zamanda “olabilecek olanı” sezdiren bir bilinç biçimidir. Bloch’un ifadesiyle sanat, “ufku genişleten” bir işleve sahiptir.

Marx’ın bu alandaki değerlendirmelerinin Bloch’la kesiştiğini söylemek mümkün; tarih, yalnızca olayların zinciri değil, aynı zamanda üretim ilişkilerinin dönüşümüdür. Bu dönüşüm içinde her dönem, kendi sınırlarını aşma potansiyelini de üretir.

Bu alanda kafa yorarken ve yapılacak arayışlarda Oscar Wilde önemli bir düşünsel köprü olarak düşünülmelidir. Wilde’ın sosyalizm anlayışı, yalnızca ekonomik eşitlik değil, estetik ve etik bir özgürleşme ufkudur. Bu, ütopyanın aynı zamanda yaşamın niteliğini de dönüştürme iddiasına işaret eder. Benzer şekilde August Bebel sosyalizmi, insan ilişkilerinin tüm alanlarına yayılan bir dönüşüm olarak ele alır. Bu bakış açısı, ütopyayı soyut bir gelecek hayali olmaktan çıkarır ve somut toplumsal bir proje haline getirir.

Özetle ütopya, gerçeklikten kopuş değil; gerçekliğin içindeki potansiyelin bilince çıkmasıdır. Distopya ise bu potansiyelin bastırılmasıdır. Sanat, siyaset ve anlam arayışı bu iki kutup arasındaki gerilimde ifadesini ve rolünü bulur.

Özgürleşme ve Yeni İnsan

Sanat, anlam ve siyaset, insanın kendisini ve dünyayı kurma biçimlerinin farklı düzlemleridir. Dolayısıyla mesele, onları yan yana koymak değil, aralarındaki bağı görünür kılmaktır.

Yukarıda da belirttiğimiz gibi ne sanat, ne anlam, ne de siyaset nötr alanlardır. Hepsi toplumsal ilişkilerin içinde şekillenir ve sınıfsal mücadelelerle belirlenir. Bu nedenle özgürlük, yalnızca bireysel bir durum değil, tarihsel bir dönüşüm sorunudur.

Marksizmde çeşitli biçimlerde ifade edildiği gibi insanın özgürleşmesi, üretim ilişkilerinin dönüşümüyle mümkündür. Çünkü insan yalnızca düşünerek değil, üreterek ve ilişkiler kurarak var olur. Bu ilişkiler değişmeden bilinçteki özgürlük iddiası sınırlı kalır.

Kısacası siyaset, dar anlamda devlet yönetimi değil; toplumsal yaşamın bütününü dönüştürme pratiğidir. Bu dönüşümün yönü ise “kolektif yaşam” ortak paydasında somutlaşır. Bireyin özgürleşmesi, diğer bireylerden koparak değil, onlarla birlikte yeni bir yaşam kurarak gerçekleşir. Bu noktada özgürlük, “engellerin kaldırılması”nın yanında, yeni bir toplumsal ilişkinin kurulmasıdır.

Böyle bir süreçte sanat, özel bir yere sahiptir. Çünkü sanat, insanın yalnızca dünyayı değil, kendisini yeniden kurma kapasitesidir. Bu nedenle estetik, lüks bir alan değil; yaşamın niteliğini belirleyen bir üretim biçimidir. Oscar Wilde’ın sosyalizmi estetik bir özgürleşme olarak düşünmesi bu açıdan ön açıcıdır.

Sonuçta anlam meselesi de bireysel hazların toplamı değil; kolektif bir yaşamın içinde üretilen bir yönelimdir. Viktor Frankl’ın işaret ettiği “anlam arayışı”, toplumsal bağlamından koparıldığında eksik kalır. Çünkü anlam, yalnızca “içsel bir ihtiyaç” değil, aynı zamanda tarihsel bağlamı da olan bir üretimdir.

İnsanlık, tarih boyunca yalnızca hayatta kalmaya değil, anlam üretmeye, güzellik yaratmaya ve toplumsal düzen kurmaya çalışmıştır. Ancak bu üç süreç hiçbir zaman sınıfsal çatışmalardan bağımsız olmamıştır.

Bu nedenle özgürleşme, yalnızca bireysel bir dönüşüm değil, toplumsal bir yeniden kuruluş sürecidir. Bu süreçte sanat yaşamın içine girer, anlam kolektifleşir ve siyaset gerçek bir dönüşüm pratiğine kavuşur. Bu çerçevede mesele, dünyayı yalnızca yorumlamak değil; onu hangi ilişkiler temelinde yeniden kuracağımız sorusudur. İnsan ancak bu soruya verdiği pratik yanıt ölçüsünde hem kendisini hem de yaşadığı toplumu dönüştürebilir.

Çernişevski’nin “yeni insan” fikri, tüm bu tartışmaların güncel gereği olarak önem kazanır. Çernişevski’ye göre insan, yalnızca içinde bulunduğu koşulların ürünü değil, o koşulları dönüştürme iradesine sahip tarihsel bir özne olarak şekillenir. Bu nedenle “yeni insan”, mevcut dünyanın içinde edilgen bir uyum değil; yabancılaşmış ilişkileri aşma ve yaşamı yeniden kurma iradesidir. Böylece sanat, anlam ve siyaset üzerine yapılan tüm bu çözümlemeler, son tahlilde “Bu dünyayı hangi insan tipiyle ve hangi ilişkiler temelinde yeniden kuracağız?” sorusuna çıkar.

 

 

 

 

Tags: Mehmet Yesiltepe
Previous Post

NYT’den çarpıcı İran iddiası: Yönetim Devrim Muhafızları’na mı geçiyor?

Next Post

Açlık grevindeki madenciler bakanlığa yürüdü: Polis ablukasında iki işçi fenalaştı

Mehmet Yeşiltepe

Mehmet Yeşiltepe

1960 yılında Antakya’da dünyaya geldi. Yıldız Teknik Üniversitesi Elektrik Fakültesi mezunu. Halen çeşitli gazete ve dergilerde yazıyor. Ayrıca Nasıl Yapmalı, Kadın Sevgi Özgürlük, Direniş ve Umut Odağı Haziran, Yabancılaşma, Dünyaya ve Ülkeye Sınıfsal Bakış adlı kitapları yayınlandı.

Yazarın Diğer Yazıları

Dünyayı Güzellik Kurtaracak
Manşet Haberler

Dünyayı Güzellik Kurtaracak

16/04/2026
Yabancılaşma Çağı ve Çözülmenin Anatomisi
Manşet Haberler

Yabancılaşma Çağı ve Çözülmenin Anatomisi

13/04/2026
Sabahattin Ali ve Nasıl Yaşamalı?
Manşet Haberler

Sabahattin Ali ve Nasıl Yaşamalı?

03/04/2026
Yaşamak İçin Ekmek… Ruhumuz İçin Gül
Manşet Haberler

Yaşamak İçin Ekmek… Ruhumuz İçin Gül

20/03/2026
İnsan Kendi Yaşamının Öznesi Olabilir mi?
Manşet Haberler

İnsan Kendi Yaşamının Öznesi Olabilir mi?

17/03/2026
Gogol, Chaplin ve Kafka’dan İzleklerle Deliliğin Basamakları
Manşet Haberler

Gogol, Chaplin ve Kafka’dan İzleklerle Deliliğin Basamakları

06/03/2026
Next Post
Açlık grevindeki madenciler bakanlığa yürüdü: Polis ablukasında iki işçi fenalaştı

Açlık grevindeki madenciler bakanlığa yürüdü: Polis ablukasında iki işçi fenalaştı

Bir yanıt yazın Yanıtı iptal et

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

İlginizi Çekebilir

Halfeti Belediyesi’ne şafak operasyonu: Eski AKP’li kayyım dahil 47 gözaltı

Halfeti Belediyesi’ne şafak operasyonu: Eski AKP’li kayyım dahil 47 gözaltı

by Sonhaber
24/04/2026
0

Şanlıurfa’nın Halfeti ilçesinde belediyeye yönelik geniş çaplı operasyon düzenlendi. Geçmiş yönetim dönemine ilişkin mali suç ve ihale usulsüzlüğü iddiaları kapsamında...

Açlık grevindeki madenciler bakanlığa yürüdü: Polis ablukasında iki işçi fenalaştı

Açlık grevindeki madenciler bakanlığa yürüdü: Polis ablukasında iki işçi fenalaştı

by Sonhaber
24/04/2026
0

Doruk Madencilik işçilerinin Eskişehir’den başlattığı Ankara yürüyüşünün ardından sürdürdükleri direniş devam ediyor. Aylarca maaş alamadıklarını belirten işçiler, Kurtuluş Parkı’nda açlık...

Sanat, Anlam ve Siyaset

Sanat, Anlam ve Siyaset

by Mehmet Yeşiltepe
24/04/2026
0

Hiç bu denli önemli olmamıştı Ruhtan ruha insan yoldaşlaşması. Kimlikte bir istila ve soykırmaya dönüşmüş Yabancılaştırma operasyonları. Geceleri uykuda ruhlarımızın...

NYT’den çarpıcı İran iddiası: Yönetim Devrim Muhafızları’na mı geçiyor?

NYT’den çarpıcı İran iddiası: Yönetim Devrim Muhafızları’na mı geçiyor?

by Sonhaber
24/04/2026
0

The New York Times, Mücteba Hamaney hakkında dikkat çeken bir analiz yayımladı. Gazete, mart ayında göreve gelmesinden bu yana kamuoyu...

Arşivler

  • Yazarlar
  • Hakkımızda
  • Künye
  • Reklam
  • Gizlilik Politikası
  • İletişim
  • Söyleşi / Podcast
  • Kitap Önerileri
  • Öykü
  • Manşetler
  • Dosyalar
  • Arşiv

© 2024 Sonhaber / Bağımsız, doğru , gerçek habercilik

No Result
View All Result
  • ANA SAYFA
  • İSVİÇRE
  • TÜRKİYE
  • DÜNYA
    • AVRUPA
    • ORTADOĞU
    • ASYA
    • AMERİKA
    • AFRİKA
  • YAZARLAR
  • POLİTİKA
  • EKONOMİ
  • SÖYLEŞİ
  • YAŞAM
    • EĞİTİM
    • SAĞLIK
    • KADIN
    • LGBT
    • EMEK DÜNYASI
    • Podcast / Röportaj
  • SANAT
  • BİLİM
  • EKOLOJİ
  • FORUM
  • Languages

© 2024 Sonhaber / Bağımsız, doğru , gerçek habercilik