Dünyamız yeni bir dönemi muştularcasına bir çalkantı yaşıyor. Elbette şu anda doğum sancılarını yaşadığımız bu yeni dönemin büyük insanlık ailesi adına umut verici yeni gelişmelere gebe olduğunu söylemek ancak iyimser bir bakış açısının sonucu olabilir.
Peki iyimser olmak için elde doneler yok mu? Var. Tam tersi içinde. Ne diyordu ünlü İtalyan komünist ve entelektüel Antonio Gramsci; “Aklın kötümserliği, iradenin iyimserliği!”
Emperyalist kapitalizmin kutbu olan Amerika Birleşik Devletlerinde bir siyahın gözler önünde beyaz bir polis tarafından işkenceyle öldürülmesi için denilebilir ki derinlerde huzursuzlukla bekleyen dip dalganın aniden yeryüzüne taşmasına vesile oldu.
Yeni Dünya’nın ezilenleri, büyük toprak sahiplerine kölelik yapmak için okyanus aşırı getirilen “human zoo”ların torunları tüm bu burjuva demokratik perdeyi yırtarak: “No Justice, No Peace!” sloganlarıyla Minnesota’dan Washington’a dek uzanan eylemli-şiddetli protesto gösterileri düzenleyerek “Beyaz” Sarayın önlerinde siyahlıklarını haykırdılar, haykırıyorlar.
Tüm bunlar hiç beklenmedik bir anda ve beklenmedik bir kitlesellikte cereyan ederken hepimiz Koronavirüs pandemisinin geride bırakacağı etkileri, dünyanın eskisinden ne gibi farklılıklar taşıyacağını hesaplamaya çalışıyorduk. Çin’de otantik beslenmenin neden olduğu bir virüs salgını küresel hale gelip yüz binlerce can alırken aynı konjonktürün içinde pandeminin ağır sonuçları ile yüz yüze olan ABD’de siyah öfke sel gibi önüne geleni süpürmeye başladı. Denilebilir ki; ABD halkı, koronavirüs pandemisine hayırhah yaklaştığı gibi ırkçı, beyaz pandemiye hayırhah yaklaşmadı.
Vekalet savaşları, finans kapitalin egemenliği ve büyük sermaye ile sağlanan göreli konfor sayesinde inceltilmiş faşizmin egemen olduğu konfederasyon Amerika’sında yaşanan bu patlamanın elbette esasta taşıdığı olumlu karakter kadar, bağrında taşıdığı olumsuz yanlar da bulunmaktadır. Bunların en başında maalesef kendiliğinden gelme hareketlerin tümünde görüldüğü gibi aniden parlayıp aniden sönme noktasındaki talep, yön ve hedeflerindeki programsızlık ve elbette bunun toplamında ifade edilebilecek komünist bir önderlikten mahrum olma özelliği geliyor. Yinede bu olumsuzluğun tamamen haklı ve meşru bir isyana gölge düşürmediğini veya ona kimi çok bilmiş solcularımızın burun kıvırarak tepeden bakmasını haklı çıkarmayacağını belirtelim. Unutulmamalı ki halklar ve onun doğal önderlikleri tecrübelerinden öğrenerek kalkınırlar. Önümüzdeki haftalarda Amerika’nın beyaz kıçlı efendisi Trump ve avenesinin tutumunu ve isyan hareketinin alacağı şekli hep birlikte daha net görme imkanına sahip olacağız.
Yalnız bu isyanda diğer tüm kitlesel, yani katılımı açısından heterojen sınıf ve sınıf katmanlarının bulunduğu isyanlarda olduğu gibi şiddet kullanımı ve bu noktada yapılan eleştirilere yüzeysel olarak da olsa değinmeden geçmek istemem çünkü bu çok temel ve kritik bir meseledir. Öncelikle bu gibi kendiliğinden gelme hareketlerin ki öyle olmasa yani belli bir önderlik altında gelişse bile belirli bir kitleselliğe bürünerek halklaşmış diyebileceğimiz, artık “hareket” nitelemesini hak eden eylemli süreçler asla istenilen sterillikte gerçekleşmez. Diğer yandan şiddet ve onun kullanımına dair yaklaşımınız sizin sınıfsal kimliğinizi ele veren turnusol kağıdıdır. Örneğin; Türkiye liberali, siyasi ve toplumsal kavrayışı ve buna bağlı tepkileri bakımından devlete ve sermayeye ayarlıdır. Devletin ve sermayenin zarar gördüğünü anladıkları anda önceki naif tutumlarından hızlıca çark eder ve şiddet olgusunu total bir “kötücüllük” ile itham ederler. Bu anlayış ister liberal, isterse doğrudan burjuva-faşist çevrelerden gelsin, onun halkın sınıf çıkarlarının yanında olmadığına dair kesin bir işarettir. Halbuki şiddet tekelini elinde tamamı ile burjuva ahlak normları içinde anlamlı olan bir meşruiyet ile bulunduran devletin hegemonyasını parçalamak zaten onun şiddet tekelini kırmaktan başka bir şey demek değildir. Elbette burada kastettiğim yönünü bilmeyen kör şiddet veya bir tür şiddet tapıcılığı değil, aksine yönünü bilen ve hedefine uzanan bir tür “kurucu” şiddettir.
Koronavirüs pandemisini gündemin ikinci sırasına iten siyah öfke Kuzey Amerika’da dalga dalga yayılıyorken elbette bir zamanların güzide siyasetçilerinin moda deyimiyle; “Küçük Amerika” olma yolunda en azından bu konuda istidat göstermiş ülkemiz egemenlerinin elleri armut toplamayacaktı ya… Menderes huzurla yatsın! Devletin Kemalist kuruluş kodlarından taviz vermeyen günümüz milliyetçi-mukaddesatçı iktidarı kendi “zencisi” olarak kodladığı Alevilere ve Kürtlere ama en çok da bu süreçte Kürtlere karşı -çünkü Kürtler örgütlü ve güçlü ancak Aleviler örgütsüz ve zayıftır- yürüttüğü ehlileştirme savaşını kurduğu yeni rejim sayesinde oluşturduğu yasal dayanakları üzerinden yürüttü. Halkların Demokratik Partisi Milletvekilleri Leyla Güven ve Musa Farisoğulları’nın vekaletini elinden aldı. Elbette CHP’li vekil Enis Berberoğlu’nun da aynı anda vekaletini düşürdü ama bu kişi özelinde sorun egemen klik savaşı mahiyeti taşıdığından aynı niteliği barındırmıyor ancak başka bir yazı konusu olabilir. HDP’li belediyelere atanan kayyumlarla yürütülen siyasi darbe operasyonu Meclis’ten iki vekilin düşürülmesi itibariyle yeni bir boyut kazandı. HDP’nin kimi zaman kullandığı ve çok yerinde olan siyasi soykırım bu sürecin iktidar tarafından belirleyen yaklaşımı olarak görülüyor. Rejimin bekası söz konusu olduğunda faşist ortaklıkta beis görmeyerek iktidara koltuk değnekliği misyonu taşıyan CHP’nin verdiği destekle Selahattin Demirtaş ve Figen Yüksekdağ’ın hapishaneye atılarak etkisizleştirilmesi sonrası dönemde etkin bir muhalefet yürütemeyen HDP’nin bu yeni aşamada siyasi arenada varlığını koruması için yeni bir atılım yapması elzem görünüyor. Fakat hareket taşıdığı demokratik muhtevaya karşın buna tezat oluşturacak şekilde kendini rejim içinde konumlandırmaya ve devletli egemenlerin onu sürekli rejim dışına itmeye çalışarak dışarıda tutmayı bir ölçüde başardığı sürece yeni bir gelişme beklemek hayli zor. HDP için ihtiyaç görülen paradigma değişikliği de başka bir yazının konusu olsun. Türkiye’de manzara budur.
Sözü toparlayacak olursak; hali hazırda varlığını sürdürerek gündemin ilk sıralarındaki yerini koruyan koronavirüs pandemisi kadar burjuva devlet egemenlikleri altında yaşayan işçi sınıfı ve halklara dayatılan “beyazlık” da bir halk sağlığı tehdidi olarak pandemik düzeyde varlığını koruyor. Sermayenin sağlığı için halkın sağlığının görmezden gelinerek “normale dönüş” çağrılarının yapıldığı bugünlerde, onların normalinin beyazlıkla kodlayabileceğimiz bir faşizm, bizim normalimizin ise çok renklilik ile kodlanacak bir özgür dünya yolculuğu olduğunu hatırdan çıkarmamakta hayır vardır.
Dünyamız virüs salgınından tutun da, çeşitli ülke halklarının isyana durması vesilesiyle yeni bir çalkantıyı yaşıyor. Bu çok boyutlu kriz elbette emperyalist kapitalizmin sürdürülebilirlik krizidir. Onun hegemonyası altında kıvranan biz siyahların krizi nasıl değerlendireceği yani daha doğrudan bir ifadeyle nasıl müdahil olacağı tayin edici önemde bir sorunsal olarak karşımızda duruyor. “Devrim krizin çocuğudur.” Gramsci’ye atıfla irademizin iyimserliğini kuşanarak savaşmak ve aklın kötümserliğini elden bırakmamak gerekiyor.
Tuncay ÖZDEMİR













Amerika’daki siyah ofkenin sınıf açısından yakın zamanda bir kazanımı olmayacaktır.. kendiliğinden gelişen bir hareket olarak sınıf karakterinden yoksun olduğu için en fazla burjuva konfor alanı ile ilgili kazanımları olur.. ben esasında bu ırkçılık karşıtlığının temelinde pandemi sürecini kapitalist kaygılarla idare etmeye çalışan sisteme yönelik bir eleştirinin olduğunu düşünüyorum..fakat sınıf bilincinden yoksun, kültürel anlamda burjuva yaşam tarzıni benimsemiş bu kalabalığın öfkeyi yansıttığı alan ırkçılık karşıtlığı oldu..bu noktada komünist yapılanmaların bu süreçten öğrenerek bu öfkeyi bilince çıkarmaları bundan sonraki kendiliğindenci hareketlerin geleceğini belirler..