Biz çocukken annem hep derdi ki ‘‘İnsan kendi duvarının dibinde ölmeli.’’ Ne yazık ki, annemin dibinde ölecek bir duvarı hiç olmayacaktı… Evlendiklerinde babamın işi gereği kasaba kasaba dolaşmış ve her bir çocuğunu da bir kasabada doğurmuştu. Babam genç yaşta amansız bir hastalığa yakalanıp erken ölünce, annem çocuklarını alıp, doğduğu köye, ailesinin yanına gelmişti. Ben bu çocukların sonu, tekne kazıntısıyım. Çocukluğuma dair unutulmaz ilk şaşkınlığım bizim için yapılan evin küçüklüğüydü. Nerdeyse çeyrek oda, yarım salon bir evde, annem ve biz yedi (7) kardeş birlikte büyüyorduk. Yazları çoğunlukla dışarıda olduğumuzdan sorun olmuyordu. Ama kış gelip kar iki metreye çıktığında bu kutu ev inanılmaz kalabalık oluyordu. Bir de bu evde babamdan kalan bir gelenek olarak davetler veriliyor, meclisler toplanıyor, küsler barıştırılıyordu. Güzel olan, gece olup kalabalık dağıldığında yataklar serilince, tüm kızların koyun koyuna yatıp, ısınmasıydı.
Biz çok küçüktük ve bir köyde geçinmek için yapılacak işlerin hiçbirini beceremiyorduk. Annem üç ayda bir şehre gidip, aldığı emekli maaşıyla bize bakıyordu. Bu yüzden koşullar zor, yoksulluk çoktu. Bu üç ayların çoğunda ben de onunla şehre gidiyordum. Benden üç yaş büyük olan ablam buna çok içleniyordu. Ona göre evin küçüğü olmam Allah’ın bana yaptığı bir kıyaktı. Bana göre ise babamın ölümüyle dünyaya gelmiş olmam ömür boyu omzumda taşıyacağım bir yüktü.
Kış ortasıydı. Karın boyu bir metreyi geçmişti. Annem sabah şehre gidip maaş alacaktı. Kışın kar yolları kapattığı için sadece at arabaları ile gidilebiliyordu şehre. Annem hava soğuk olduğundan beni götürmeyeceğini söyledi. Ağladım, çırpındım ama kar etmedi. Annem kararlıydı. Beni götürmeyecekti. Tabi ki ben ne yapıp edip mutlaka gidecektim. Geceden kıyafetlerimi giyip yatağa girdim ve sabaha kadar uyumadım. Hava aydınlandığında annem ve abim sessizce evden çıkmaya çalışıyordu ki kapıda yakaladım. Kendimi yerlere atıp, ne olursa olsun bensiz gidemeyeceklerini anlayacakları kadar çok ağladım. Annem biraz bocaladı ama sonunda kabul etti. Evden birlikte çıktık. Buz gibi havada üstü açık at arabasına bindik ve dona dona köyden şehre vardık. Annem bankadan maaşını çekti. Her zaman yaptığımız gibi çar çabuk erzak alışverişimizi yaptık. Kadın kısmı kış günü şehrin orta yerinde pek dolaşmadığından bu işler çok hızlı yapılıyordu. Sonrada at arabası geri dönene kadar bizim köylülerden birinin ayakkabı mağazasına girip bekledik. Mağazaya girer girmez vitrinde duran epa (dolgu) topuklu kırmızı pabuçları gördüm ve âşık oldum. Dükkân sahibi bize çay söyledi. Annem ve adam sohbet ederken ben vitrinden ayakkabıları seyre daldım. Sohbet iyice koyulaşınca sessizce kalkıp ayakkabıları vitrinde indirdim. Kâh ayağıma giydim, kâh dizimde okşadım, kâh kucağımda sevdim. Ayakkabılar adeta beni büyülemişti. Gitmeye yakın tutturdum bu ayakkabıları bana alın diye. Annem ve abim çok pahalı, alamayız dediler. O andan itibaren ayakkabıları almak için elimden gelen her şeyi denemeye başladım. Küsmek, ağlamak, bir daha ikisiyle konuşmamak, hatta köye dönmemek dâhil her şeyi sıraladım. Sonunda abim bir çözüm önerdi. Eğer o pahalı ayakkabıdan vaz geçersem, aynı parayla dört çift terlik alabileceğimizi, böylece ablalarımın da mutlu olacağını söyledi. Mantıklıydı ama ben çocuktum ve terlik değil kırmızı ayakkabıyı istiyordum. Neredeyse onlarsız bu dükkândan çıkarsam nefes alamayacağıma falan inanmıştım. En sonunda mecbur kalıp yüklüce bir paraya ayakkabılarımı aldılar. Birlikte arabaya binip yola çıktık, hava iyice gitmeye başladığı için akşam ayazı başlamıştı. Köye kadar adeta buz tutarak gittik ama ben kırmızı ayakkabılarımın sevincinden başka bir şey hissetmiyordum. Eve vardığımızda benden büyük ablam ayakkabıları gördü. Tabi ki kendisine de alındığını sanmıştı. Ama hayır, alınmamıştı. Çünkü bu ayakkabıdan iki çift alınsa annemin bütün parası gitmiş olurdu ve biz kışın üç ayını aç geçirmek zorunda kalacaktık. Ablam durumu anladığında kendini yerlere attı. Öylesine çığlık çığlığa ağlıyordu ki hiç kimse onu durduramıyordu. Çok mutsuz olmuştu. Tabi o anda bende çok mutsuzdum. Yine de ayakkabılarıma baktığımda içimi bir sevinç kaplamıyor değildi. Sonunda annem ablama söz verdi. Sabah olur olmaz abim şehre gidecek, gelecek üç ayki maaştan ödemek üzere aynısından, kırmızı bir ayakkabı da ona alacaktı. Aynen de öyle oldu. Abim sabahın köründe evden çıkıp şehre gitti ve akşam bir çift aynısından kırmızı ayakkabıyla döndü. Ablam çok mutlu olmuş, bende rahatlamıştım. Zira o ayakkabı alınmasaydı eğer, bunun bedelini ağır ödeyecektim.
Gel zaman git zaman ben ayakkabılarımı giydim, eskittim. Hatta teki dereden atlarken suya düşüp gitti. Ama ablam kıyamadı ayakkabılarına. Ara sıra evin içinde giymek dışında, giymedi hiç ayakkabısını. Her gün kıymetli eşyalarımızın olduğu büfeden çıkarıp tozunu aldı. Sevdi ve tekrara yerine koydu. Ta ki biz köyden İstanbul’a göç etmek zorunda kalana kadar. Her şey giderek pahalılaştığı için üç ayda bir alıp kıt kanaat geçindiğimiz para artık bize yetmiyordu. Bir şeyler yapmak lazımdı ve çözüm köyden büyük şehre göç etmekte bulunmuştu. İstanbul’a gidilecek, abimlerin iş bulup çalışmaları sağlanacaktı. Ben ve ablam dışında herkes bu göç mecburiyetine çok üzülmüştü. Zira annem bizi yoksulluk içinde büyütse de, köyde epey sevilen hatırı sayılır insanlardık. Bu sevgi aklı ergenleri köklerine derinden bağlamıştı. Ablam ile bende çocuk aklımızla televizyonda görüp adeta âşık olduğumuz güzel şehir İstanbul’a gideceğimiz için mutluyduk.
Bir sabah kırmızı bir kamyon kapıya yanaştı ve eşyalarımız apar topar yüklendi. Annemin tüm ailesi ve köylüler bizi uğurlamak için oradaydı. Kimi ağlıyor, kimi gitmeyin diye yalvarıyordu. Biz iki kızda kamyonun kasasında sürecek iki günlük eziyet dolu yolculuktan habersiz en güzel kıyafetlerimizi giyip hazırlanıyorduk. İstanbul’u filmlerden ve resimlerden biliyorduk. Bize göre her yeri kusursuz güzel bir şehirdi. Ablam koşup vitrinden ayakkabılarını aldı. Benim o sırada ayakkabım yoktu. Heyecanla giymeye çalıştı ama zaman geçmiş ve ayakkabılar ayağına küçülmüştü. Bir türlü giyemedi. Çok üzüldü ağladı. ‘‘Üzülme İstanbul’da onlardan çok var’’ dedim. Gözlerini sildi ve bana baktı. Sonra getirip ayakkabıları ayağıma giydirdi. Kendisi de bir çift yırtık, naylon terlik buldu. Böylece yola çıktık. Biz çocuk aklımızla, bizi İstanbul’da bir sürü kırmızı pabuç bekliyor diye düşünürken, bir sürü kırmızı çizgisi olan, yoksul ve bir o kadar da kimsesiz bir hayat bekliyordu oysaki. İstanbul’a varıp kamyon kasasından indiğimizde, uzun yolculuk yüzünden yorgun, bitkin ve is içindeydik. Yetmezmiş gibi indiğimiz semt yolu, suyu, elektriği olmayan, yoksul bir gecekondu mahallesiydi. Bundan sonra hayatımız dilini, kültürünü bilmediğimiz kocaman bir metropolde yaşayabilmek için ucuz işlerde çalışıp, ayaklarımızın üstünde durmaya çalışmaktan ibaret ‘‘Kırmızı Bir Hayat’’ olacaktı. Üstelik yolunu, kültürünü bilmediğimiz bu şehirde sürekli kimliği, varlığı, dili sorgulanan yabancılar olacağımızdan, hiçbir duvar, dibinde ölecek kadar bizim olmayacaktı.
Yüksel Budak
Bu köşede yayınlanan tüm yazı ve kişisel görsellerin Telifi yazar Yüksel Budak’a aittir












?? tebrikler. Güzel şeyler yapacağından eminim, önünde uzun ve mutlu bir hayat olsun. Sen düşünce
Ve yaşam tarzına çok önemlisin, kimsenin seni sıradan görmesine izin verme. Tanıdığım en Asil kadına selam olsun.??
Ne güzel yazmışsınız. Teşekkürler
Orda bana öyle bir yer açtığın için yüreğine sağlık
Bu topraklarda yaşıyan herkesin kendinden bir şeyler bulacağı bir kişisel/öykü,sıcak ,samimi ellerine sağlık.
Çok güzel ve etkileyici bir hikaye, adeta bizi o küçük dışarda oynayan daha hayatın ne olduğunu bilmediğimiz çocukluğumuza götürdük ?
Her satırı samimi, her anı akıcı, sımsıcak bir hikaye. Kaleminize sağlık Yüksel Hanım
Okudum. Çok sevdim. Yaşadığın gibi yazman ayrıca hoşuma gitti. Devamı gelsin isteriz.
Teşekkürler. Gelecek daha iyileri gelecek ?
Bir solukta okudum yazını Yükselcim..O karlı dağ köylerinden İstanbula gelmiş kadar oldum. Koyun koyuna yatan kızçocukları olarak ve köyün ahalisiyle içli dışlı geçen tüm o birlik halleri, çocukluğumun yanlız geçen zamanlarına götürüp beni, yüreğime oturdu şuan.Galiba ailemin özellikle İstanbula gelişiyle biz de kırmızı bir hayata bulanmış olmuşuz. Kalemine yüreğine sağlık. Yazacakların ve anlatacakların daim olsun❤
Çok etkileyici ve samimi devamını bekleriz…
Tebrik ediyorum
Rahat akıcı ve içten bir anlatım. Saf bir çocuk isteğinin henüz yaşamın olumsuzluklarını tanımamış hali.iyi gelecek ve başarılar dilerim.
Çok güzel olmuş.Emeğinize sağlık.
Selam
Bizler hep ağlarız
Önce, birkaç satırını okudum ve anladimki bulunduğum ortamda okunmayacak kadar içten ve gerçek duygularla yazılmış bir hikaye. Odamda kendi sessizliğimle okudum.Sen yazdın, ben yaşadım…
Yüreğine,Kalemine sağlık ?
Sıcacık bir öykü… Son kalan güzel şeylerin hepsi içinde sevgiyle sarmalanmis.
Süper bir hikaye süper bir kalem ?ellerine yüreğine sağlık ?
Eline yüreğine sağlık çok güzel yazmışsın çok anlamlı bir hikaye ???
Bu öyküde koşulların zorla köklerinden kopararak yabancı diyarlara savurup ve ardından köklerini büyük bir özlemle arayan bir yaşam öyküsü açığa çıktı.Keyifle okudum yüreğine sağlık.
Sen cok başarılı ve cok güçlü bir kadınsın. Bu bizim gibilerin yaşadığı gerçek bir hayat hikayesi. Beni resmen çocukluğumun o yokluk ve biokadarda hayatın tadını aldığımız günlere götürdü. Yolun açık olsun başarılar yüreği güzel kadin??
Çok içten , samimi , akıcı ve etkileyici bir yazı.
Tebrikler
Kalemine diline sağlık
Öncelikle emeğine sağlık . bir solukta okudum hikayeni . Diğer yazılarını heyecanla bekliyorum . Sevgiler ..?
Tebrikler ????
Tebrikler, ellerine yüreğine sağlık sevgili Yüksel. Bir çırpıda okudum. Bundan sonra da böyle güzel yazılar bekliyoruz.
Harika, içten ve samimi.Biraz da herkesin hikâyesi olmuş.Kalemin baki olsun.
Kaleminize sağlık sıcacık bir hikaye olmuş,
umarım devamı gelir ?
Ağzına sağlık aslında senin hikayen bir çoğumuzun hikayesidir başarılarının devamını dilerim
Duygu yuklu ve harika bir hikaye olmus,tebrik ediyorum??❤️✌️
Özgür toplum ve özgür kadın mücadelesi Yüksel’in aynı zamanda sanat üretim koridorunun da temel taşı. Kendi toplumsal tarihi ve buna bağlı trajediler, iklimler, geçişler, umut pırıltıları ve çiplak gerçeklikler onun su gibi akan öykülerinde akıp gidiyorlar. Bu pırıltılının ay ışığından sıyrılıp, şafağı aydınlatması dileğiyle.
Harika bir yazı olmuş,kalmeine sağlık ???