Yargısal kararların gerekçelerinde sık sık karşımıza “hayatın olağan akışına aykırı” kavramı çıkıyor. Sosyal yaşamda yaygın olan davranışlar norm olarak alınıyor ve hukuki kararlar bunun üzerine bina ediliyor. “Sosyal yaşam” dediğimiz olgu, mevcut sosyo-ekonomik düzenin koşullarından, yani kapitalist sistem zemininde yeşeren değerlerden oluşunca “hayatın olağan akışı” da haliyle bu çerçevede şekilleniyor. Karşımızda kapitalizme içkin bir “değerler” dizisi çıkıyor.
Bencilliği, bireyciliği esas alan; kâr elde etme ve zenginleşme dışında bir varoluş tanımayan; rekabeti ve yarışı “doğal”, dayanışmayı ve paylaşmayı ise “anormal” sayan bir değerler sisteminden bahsediyoruz. “İnsanın insanın kurdu olduğu” böyle bir düzende başkasının acısını yüreğinde duymak, yüzünü bile görmediği insanlar için mücadeleye atılmak, haliyle “hayatın olağan akışına” ters düşüyor.
Ancak bu mantıkla, daha geçtiğimiz günlerde Gazze halkıyla dayanışmak adına teknelerle Akdeniz’e açılıp soykırımcı İsrail devletinin ablukasını yarmaya çalışan insanlar da “hayatın olağan akışı”na aykırı davranıyorlar. Öyle ya, hiç tanımadıkları, akraba olmadıkları insanlar için ölümü göze alıyorlar. Soykırımcı, Siyonist İsrail Devleti’nin ABD desteğiyle her türlü suçu rahatça işleyebildiğini ve yaşamlarına kastedebileceğini en iyi onlar biliyor. Ama çıktıkları yoldan geri dönmüyorlar.
Neden? Motivasyonları ne? Para, çıkar, ün, şan mı? Kuşkusuz değil. Açık hava hapishanesine çevrilmiş Gazze’de soykırıma maruz bırakılan insanların çektiği ıstırabı, acıyı yüreklerinde hissediyorlar. Böylesi bir gerçeğin yaşandığı dünyada onunla barışık yaşamanın insanlıktan çıkış anlamına geldiğini düşünüyorlar. Özcesi, insanı hayvandan ayıran en temel haslete —bir başkasının acısını yüreğinde duyabilme yetisine— sahipler. Yani empati duygusuna ve ona eşlik eden harekete geçme cesaretine.
İnsanlıktan biraz eser kaldıysa şayet, böylesi insanların yüzü suyu hürmetine kaldı diye düşünmek abartı değil. Sömürü, açlık, yoksulluk, zulüm son bulsun diye harekete geçenlerin özverisi, insani özü yeniden kazanma yolculuğudur bir bakıma. Özel mülkiyetçi düzenlerin en sonuncusu ve en gelişmişi olan kapitalizmin insandan çaldıklarını geri kazanma çabasının özneleridir onlar. Yaşamlarını hiçe sayıyorlar belki, evet; ama aslında insana bir kez verilen yaşamı ciddiye aldıkları için böyle davranıyorlar.
Nazım ustanın muazzam dizelerinde anlattığı gibi:
“Yaşamayı ciddiye alacaksın,
yani o derecede, öylesine ki,
mesela, kolların bağlı arkadan, sırtın duvarda,
yahut kocaman gözlüklerin,
beyaz gömleğinle bir laboratuvarda
insanlar için ölebileceksin,
hem de yüzünü bile görmediğin insanlar için,
hem de hiç kimse seni buna zorlamamışken,
hem de en güzel en gerçek şeyin
yaşamak olduğunu bildiğin halde.”
Hayatın Olağan Akışı’na uymadığı iddiasıyla engel olunan bir böbrek nakli öyküsü
Şimdi anlatacaklarım “Hayatın olağan akışına aykırı” olduğu iddiasıyla bir insanın sağlığına kavuşmasının önüne geçilme hikayesi. Selamettin Soylu, çok sevdiğim ve yakın olduğum bir yoldaşım. Böbrek yetmezliği yaşıyor bir süredir ve haftada iki gün diyalize girmek zorunda. Yaşamını sürdürebilmesi için böbrek nakline ihtiyacı var. Bir başka çok sevdiğim yoldaşım, Cahit Çakmak, hiç tereddüt etmeden böbreğini vermek üzere aylar öncesinden gönüllü oldu. Ancak bu naklin gerçekleşmesi için tıbbi gereklilikler dışında zorunluluklar da vardı. Yasaya göre, akraba olanlar dışında nakil talepleri “Etik Kurul” onayıyla gerçekleşebiliyordu.
Selamettin ve Cahit yoldaşlar bu yılın Haziran ayında nakil için başvuru yaptılar. Ben de dahil olmak üzere bir yoldaşımız (Rahim) da resmi olarak istenen tanıklardandı. Ancak İstanbul İl Sağlık Müdürlüğü nezdinde teşkil edilen Organ Nakli İl Etik Komisyonu başvuruyu reddetti. Karara yapılan itiraz da aynı şekilde reddedildi. Ardından İdari Mahkeme’ye başvuru yapıldı. İdare (Sağlık Bakanlığı), yapılan itiraz başvurusuna ilişkin mahkemeye gönderdiği savunmada Etik Kurul’un kararının arkasında durdu.
Gerekçe aynıydı: “Yeterince yakın değiller; verici için bu davranış hayatın olağan akışına aykırı.”
İki yoldaşın tanışıklıkları 20 yıl öncesine dayanıyor. Aynı davanın insanları olarak daha çok toplantılar, mitingler, yürüyüşlerde birlikte oluyorlar. Buna şahitlik edecek yüzlerce kişi, kimi fotoğraflar var. Ancak toplumsal kurtuluşa adanmış yaşamlarında geçirilen onca yıl, omuz omuza mücadele pratiklerinde kurulan birliktelik bir anlam ifade etmiyor. Çünkü aralarında kan bağı yok. Birbirlerinin çocuklarını tanımıyorlar, ailece görüşmüyorlar.
“Böyle insanlar arasında nasıl güçlü bir bağ olabilir?” deniyor. Hele böbreğini verecek kadar nasıl olabilir?
Bu aklın sahipleri, toplumsal kurtuluşa adanmış yaşamların, özgürlük, eşitlik ve sosyalizm için verilen kavgada yoldaşlığın ne kadar güçlü bir bağ oluşturduğunu bilmiyorlar, anlamıyorlar —ya da anlamak istemiyorlar. “Hayatın doğal akışı”, böylesi bir nakil talebinin dayanışma ve yoldaşlık bağına dayalı olarak istenebileceğini hesaba katmıyor. Çünkü onların bağı çıkar değil, dayanışma. Ve işte tam da bu yüzden “olağan dışı”.
Kapitalizmin yarattığı değer yitimi
Kapitalizm, üretim araçlarının özel mülkiyetine dayanan bir ekonomik sistem olarak insanın insana, doğaya ve tüm canlı yaşama bakışını biçimlendiriyor. İlişkilerin ölçütlerini ve değerlerin hiyerarşisini baştan aşağı dönüştürüyor.
Bu düzenin tanıdığı tek değer: kâr, zenginlik, mülkiyettir. İnsan ilişkilerinin esası çıkar ve fayda ile ölçülür. Dostluk, yoldaşlık, kolektif özveri gibi kapitalist ekonominin kalıplarına sığmayan ilişkiler “olağan dışı”dır; akıldışılık (irrasyonalizm) olarak nitelenir. Marx ve Engels’in Komünist Manifesto’da belirttiği gibi, bu düzen “insanla insan arasında çıkar dışında hiçbir bağ bırakmamıştır.”
Bu nedenle kapitalizm insani değerlerin anlamını çürütür. İnsan, başkasıyla kurduğu ilişkide artık kendi varlığını gerçekleştirmez; tam tersine, kendine ve diğer insanlara yabancılaşır. Kendi doğasıyla, emeğiyle, diğer insanlarla ve yaşamın kendisiyle kurduğu bağ tersyüz olur (1844 El Yazmaları).
Dayanışma kültürü yerini rekabete, yoldaşlık bağı yerini çıkar ilişkisine bırakır. Böylece en insanca değerler bile —paylaşma, özveri, dayanışma— ya “anlaşılmaz” ya da “şüpheli” hâle gelir.
Dayanışmanın tarihsel gücü
Ama biz biliyoruz ki insanlık tarihi bambaşka örneklerle doludur. İspanya İç Savaşı’nda on binlerce insan, faşistlere karşı Cumhuriyetçi İspanya’nın yanında yer almak için yardıma koştu. Mahirler, Denizler için canlarını verdi. Che Guevara, Küba’da bakanlığı bıraktı; “Birimiz özgür değilse, hiç kimse özgür olamaz” şiarıyla önce Kongo’ya, sonra Bolivya’ya gitti ve orada katledildi. Grevlerde, isyanlarda insanlar dayanışmanın en güzel örneklerini sergilediler. Kolektif özveri, kapitalizmin “olağan dışı” dediği yerde insanlığın en sahici gerçeği olarak ortaya çıktı, çıkmaya devam ediyor.
Selamettin Soylu ve Cahit Çakmak gibi insanlar, hayatlarını bireysel çıkara göre değil; kolektif değerlere göre dizayn ettiler. Onlar için dostuna, yoldaşına böbrek vermek “olağan dışı” değil, en olağan davranıştır. Çünkü hayatlarını halkın, halkların özgürlüğü ve insanca yaşam mücadelesi için kavga ederek geçirdiler.
Che’nin çocuklarına yazdığı mektupta söylediği şu sözleri şiar edindiler:
“Dünyanın herhangi bir yerinde bir insana yapılan haksızlığı yüreğinizin en derininde hissedebilin. Bu, bir devrimcinin en güzel niteliğidir.”
İşte böylesi bir anlayış, bir yoldaşın yaşamı için kendi bedeninden vermeyi “olağan” kılar. Kapitalist düzenin etik kurulları bunu kavrayamaz; çünkü onların gözünde “olağan” olan yalnızca bireysel çıkar ve dar aile bağlarıdır.
Biz biliyoruz ki bu düzen değişmeden “hayatın olağan akışı” insani değerlerden yoksun kalacaktır. Çünkü bu düzen, insanın insanla kurduğu bağı çıkar ve faydanın dar çemberine hapseder. Oysa insan, dayanıştığı, paylaştığı ve yoldaşlık ettiği ölçüde insandır. Gerçek olağan akış, işte o insana yaraşır dünyanın yeniden kurulacağı gündür.
Tüm bu gerçeğe teslim olacak değiliz elbette, Selamettin yoldaşımızı “hayatın olağan akışı”nın gadrine terk etmeyeceğiz. Sonuna kadar mücadele edeceğiz.













12 Eylül askeri faşizm darbesinden kısa bir süre önce, İstanbul Gedikpaşa’da ortaokul mezunu bir ayakkabı işçisi olarak tutuklanıp, 11 yıl sonra öğretmen olma hayaliyle bir üniversite öğrencisi olarak cezaevinden çıktım. Bir yandan MSÜ Sosyoloji okurken, diğer yandan da kitap ve müzik işi yaparak yeniden yaşama tutunmaya çalıştım. İyi de para kazanmaya başlamıştım. Ancak beni motive eden, “her sınıfta 3- 5 öğrencinin zihnini açabilirsem, bu toplumsal bir kazanım olur…” motivasyonumu hiç kaybetmedim. Ve 1998-99 öğretim yılı başında Beşiktaş Lisesi Felsefe Öğretmeni olarak göreve başladım. Aynı okulda görev yapan bir felsefe öğretmenimiz beni biraz tanıdıktan sonra, öğretmenler odasında yüksek sesle benim hakkımda şöyle bir cümle kurmuştu; “Bu varya bu manyak; biz hepimiz öğretmenliği bırakıp nasıl ticarete atılırız diye düşünürken, bu manyak ticareti bırakıp öğretmen olmuş…” demesini, artık emekli bir öğretmen olarak köşe yazınızı okuyunca, gülümseyerek hatırladım…
Motivasyonumuz hayatı ciddiye almamızdan hocam. Nazım ustanın yazıya alamadığım masraflarındaki gibi:
Yani, öylesine ciddiye alacaksin ki yasamayi,
yetmisinde bile, mesela, zeytin dikeceksin,
hem de oyle cocuklara falan kalir diye değil,
olmekten korktugun halde olume inanmadigin icin,
yaşamak yani ağır bastığından.