Vietkong direnişçilerinin, vatanlarını emperyalist istilacı Amerikan askerlerine karşı mücadelesi, özellikle çocukluğumun en canlı örnekleriydi. Hemen hepsi yaşanmış olaylardı, ama kurguydu tabii, birçok insanın başından geçenleri tek kişi veya grup üzerinden anlatıyordu. Vietnam romanları gibi, İkinci Dünya Savaşı öncesi ve sırasındaki partizanların, direnişçilerin yaşadıklarını anlatan romanlar da var. Sinemada da örneklerini izledik…
Hayatın olağan akışı içerisinde, savaşların bir düğme aracılığıyla ve televizyon ekranlarından izlenmesi sonucu, benzer romanların sırasının geçtiğini düşünüyordum. Ancak Mahmut Karabag’ın, yazdığı “Özgürlüğü Ararken”, bu coğrafyada -en azından bir dönem- yaşayan “gerilla”ları anlatıyor.
Bir zaman, “düşük yoğunluklu çatışma”, daha sonra “savaş” olarak tanımlanan mücadele belki de ilk kez bu kadar açık anlatılıyor. Bu açıdan hem kıymetli hem de merak uyandırıcı. Soğuk sıcak, yağmur güneş, yokuş aşağı yukarı demeden yüklü ya da yüksüz yaşama savaşı veren bir avuç insanın öncelikle doğa, sonra da “düşman”la mücadelesini ele almış yazar. Baştan belirtmekte yarar var; betimlemeleri çok güzel. Gün doğumunda, akşam alacasında, karlar içinde, gölcüklerin yüzeyindeki yansımalarda, dereciklerin şırıltısında insanı etkileyen betimlemeler, bir yandan da “bu güzellikleri niye bozuyorlar” diye insanı üzüyor. Kentlerin beton yığınına dönüşmesi gibi ne kadar orman varsa, ne kadar yerleşim birimi varsa, dağların yamaçları da dâhil bombalanıyor. Doğanın o kendine özgü el değmemiş güzelliğini yok etmek kadar kötü bir şey yok aslında. Yok edilenin yerine konması mümkün değil ve bu katliam acımasızca sürüyor.
Elbirliğiyle, sadece insan gücüyle…
Ölümle yaşamın iki ayrılmaz kardeş olduğunu ve değiştirilemez bu yasayı kabul eden insanlar, tütünün kendisini kendileri için yakıp tüketen tek “arkadaş” olduğu inancında… Soğuktan korunmak için “yak bir sigara”, kurşunlardan korunmak için yine aynı. Çözümsüz kalındığında, çaresiz olunduğunda, sıkıntılı bir halde, bir yol ayrımında sığınabileceğiniz tek şey sigara. Bir karar aşamasında, bir çatışma sonrası derme çatma çadır bile denemeyecek sığınaklardaki eleştiri-özeleştiri toplantılarında göz gözü görmeyecek kadar aynı anda yakılıyor, açken de tokken de…
Başlarını sokabilecekleri en küçük girintiyi görünce, orayı yaşayabilecekleri bir hale getirebilmek için, tüm yorgunluklarını unutup canla başla çalışıyorlar. Kadınlar için ayrı, erkekler için ayrı yerler hazırlıyorlar; altlarına serdikleri kuru yaprak, üstlerine örttükleri kefiyeleri, yırtılmamışsa yağmurlukları… Dumansız ateş yakmak hepsinin en iyi bildiği ve doğal olarak onları koruyan. Bir de çayları var, hiç vazgeçemedikleri. Birbirlerine karşı sevgili ve saygılılar, inandıkları mücadele için gözlerini hiçbir şeyden esirgemiyorlar, arkadaşlarının yerine ölüme gidecek kadar da cesurlar.
Onlar büyüttükçe biz küçültüyoruz…
Eskiden “demokratik merkeziyetçilik” denilen bir yaklaşım vardı ve tepeden gelen direktifler (emirler aslında) kayıtsız şartsız kabul edilirdi. Gerillalar da, her şeyi önderlik üzerinden ölçüp biçiyor. Sosyalizmin temellerinden sayılabilecek “somut koşulların somut tahlili” geride kalıyor böylece. Bu da yenilgiyi taşıyor ister istemez. “Biz gerillayız, onlar güçlerini büyütüp, belli noktalara topladıkça, biz de güçlerimizi aynı oranda küçültüp dağıtıyoruz. Parti önderliğimiz, gereken perspektifleri bize verdi zaten” diyor biri, köyde karşılaştıkları “eski tüfek”e. O da, önderliği bu kadar öne çıkartmanın partinin kurumsal kimliğini zayıflatabileceğini söylüyor. Doğaldır ki anlaşamıyorlar.
İnsan aklı ikna olmayınca yeni yollar arar, bulmak için sorar, tartışır. Ancak “gerillaların” ne sorma hakları var ne de yorumlama… karşılarındaki “askerlerin” de benzer durumda olduğunu, “askerlik içeri, mantık dışarı” sözünden hepimiz biliyoruz. Donanım ve mühimmat olarak çok güçlü olsa da “asker”in gerillayı, halkla iyi ilişkiler içinde olsa da “gerilla”nın askeri yenememesinin altında bu hiyerarşi yatıyor. Öyle ki, bir kadın gerillanın, birbirine duygusal yaklaşan ama el ele bile tutuşmamış arkadaşlarını ihbar edip yargılatması, yargılayanların da sadece “ölüm cezası” vermesi bu durumun pek de doğru sonuç vermediğinin göstergesi.
Nâzım Hikmet, hukukçu, özgürlük savaşçısı ve şarkıcı Paul Robson için, “Korkuyorlar kartal kanatlı kanaryam, türkülerimizden korkuyorlar” diyordu. Devlet de korkuyor, anadilini kullanmasına izin vermiyor, örgütlenmesini istemiyor, işkence edip hücrelere atıyor, hatta öldürüyor. “Devlet olmanın ve güçlü olmanın olanaklarını kullanarak gerçeği tersyüz ederler. Göbekten bağlı oldukları batı devletlerine utanmadan terörizmle mücadele ettiklerini anlatıp mağdur numarasına yatarlar” diyor bir gerilla arkadaşlarına. “Belki de hiçbir amaç için ölmeye ve öldürmeye değmez. Bir ömür yaşanmaya değmiyorsa, ne diye yaşamalı ki insan bu ömrü? Çocukluktan başlayarak, ölünceye kadar aşağılanarak, korku içinde geçirilecek yıllar, bir insanın kendine verebileceği en büyük cezadan başka ne olabilir ki?”
Anaların gözyaşı dinsin diye barış çağrılarının yükseldiği, yıllardır süren çözümsüzlüğün kimseye yararı olmadığı, “tecrit”le bir sonuç alınamadığı için yeni bir yol açıldı. Ne kadar başarılı olur, nasıl sonuçlanır bilinmez; birileri muhakkak yine “üst akıl” ile kan akması için provokasyonlar peşine düşebilir. İşte en tam da bu nedenle birdönemin yaşanmışlığını yakından tanımak için okunmalı.
2025, yasaksız ve sansürsüz bir yıl olsun. Barış ve demokrasi dileği yaşama geçsin.
Özgürlüğü Ararken
Mahmut Karabag
Roman
NAS Ajans Yayınları, 2024, 305 s.








GERILLA liderliğinden BOP Eşbaşkanlığına evrilmek sanırım Kürd Özgürlük Hareketinin.basina gelen en büyük felaket sanırım. Umarım yanılırım. Bekleyip göreceğiz..
Korkut dostun özgürlüğü ararken romanın ülkemizde 50 yılık yaşanmış direniş ve acılardan bir dilimdir.Ama bunları azmak direniş mücadelesinde yaşamını yetirenlere borcu bir nebze ödemek yerine getirmektir.Yazmak tarihi bir sorumluluktur.Dağ gibi gençler ömür adadılar özgürlük için.Bir bütün ülkede yaşayan halkların toplumsal refahı barışı için.Yazmak değerli ve önemlidir .Bu alanda emek verenlere selam olsun.