Pontos Rum Soykırımı ve Asimilasyon (3. Bölüm)

HomeManşet Haberler

Pontos Rum Soykırımı ve Asimilasyon (3. Bölüm)

1923 CUMHURİYET SONRASI ASİMİLASYON SÜRECİ

Karadeniz’de izlenen bilinçli politikalar ve tarihsel toplumsal bazı gelişmeler asimilasyon süreci üzerinde etkili olmuştur. Yani asimilasyonun tek nedeni izlenen politikalar değildir. Bunların yanı sıra doğrudan politik olmayan, ekonomik, kültürel gelişmeler, teknolojik ilerleme, büyük şehirlere göç gibi bazı unsurlar da asimilasyon süreci üzerinde etkili olmuştur. Öncelikle belirtmek gerekir ki, Karadeniz, 1895, 1915, 1919 ve mübadeleyle birlikte Hristiyan Ermeni ve Rum nüfustan büyük ölçüde arındırılmıştı. Asimilasyon geriye kalan Müslümanlaşmış halkları hedef alıyordu.

RESMİ TARİH

Resmi tarih asimilasyon politikalarının en açık ortaya çıktığı alanların başında gelir. Genç cumhuriyet ilk dönemlerinde tarih konusunda çok fazla bir bilgi üretememiştir. Bunun nedeni birçok başka nedenin yanı sıra genç cumhuriyetin ilk dönemlerinde “birlik ve beraberliği” esas olarak İslam kimliği üzerinden tanımlamasıdır. Çünkü iki cepheli bir iç savaş olarak da okunabilecek kurtuluş savaşı asıl olarak Müslüman- Hristiyan karşıtlığı zeminine oturtulmuştur. Dolayısıyla ‘asimile edilemeyecek’ olanlarla ilgili sorunlar ‘halledildikten’ sonra sıra içerideki gayri Türk unsurlara gelmiştir. İşte bu aşamadan sonra belli bir planlama çerçevesinde Türkiye’de yaşayan herkesin Türk kökenlerine bağlandığı bir tarih anlayışı inşa edilmiştir. Bu çalışmaların ikna edemediği insanlar içinde ayrı bir söylem geliştirilmiştir. Buna göre; ‘yasalara göre kendini Türk sayan herkes Türk’tür. Devlete vatandaşlık bağıyla bağlı olan herkes Türk’tür. Türklük asla belli bir etnik kimliğe gönderme yapan bir kavram değildir.’ Böylelikle tarihsel kanıtlarla ikna olmazsanız yasalara göre gönül rahatlığıyla Türk olursunuz.

TÜRKİYE TÜRKLERİNDİR

Bugünkü Hürriyet gazetesi logosunun yanındaki bayrağın altında’’Türkiye Türklerindir’’ sloganı durur. Dünyanın hiçbir yerinde bu denli milliyetçiliğe vurgu yapılan bir örnek görülmemiştir. Adeta başkasından çalınan bir şeyin kendisine ait olduğunu ispat etmeye çalışan hırsızın davranışlarını andırır bu tutum. Hürriyet gazetesindeki bu slogan da elbette gazete ile sınırlı bir slogan değildir. Bu, İttihat ve Terakki yıllarından bugüne resmî ideolojinin temel tezidir.

Ege ve Trakya’da Rum sürgünü yaşandığı bir dönemde İttihatçı hükümetin Dahiliye Nazırı (İçişleri Bakanı) Talat ile görüştüğünü belirten ABD’nin Osmanlı’daki elçisi Morgenthau bu görüşmeye ilişkin notlarını, anılarında yazdı. Talat’ın Ermenilerle ilgili sürgün edilmelerinin kaçınılmazlığı üzerinde durduğunu ve kafasında Türk olmayan yabancı insanlardan (yani gayri Türklerden) kurtulmak gerektiği şeklinde bir düşüncenin bulunduğunu ve bunu da ‘Türkiye Türkler içindir’ şeklinde tanımladığını aktarır.[1]

ABD elçisi, sloganı Talat’ın ifadesi olarak yazdı ama faşist Mussolini’nin Ankara’daki elçisi bizzat kullandı. İtalya’nın Ankara büyükelçisi Baron Aloizi, merkezi Paris’te olan ve üyesi olduğu Diplomatik Akademi’de Türkiye hakkında verdiği konferansı ‘Türkiye Türklerindir’ diye bitirdi.[2]

Tanzimat döneminin ünlü şairi Recaizade Mahmut Ekrem’in oğlu, çevirmen Esin Talu Çelikkan ile ilk Türk spor spikerlerinden Muvakkar Ekrem Talu’nun babası; gazeteci yazar Umur Talu, şarkı sözü yazarı Çiğdem Talu, gazeteci yazar Ekrem Murat Çelikkan’ın dedesi olan yazar Ercüment Ekrem Talu da bu duyarlılığa sahip olanlardan biridir.

‘’Türkiye Türklerindir. Burada onlar iş bulamadıkça, yabancılar iş alamaz. Türkün karnı doymadıkça yabancı kursaklar düşünülemez. Bunu iyice bellemek gerekir. Sonra belediye namına yapıları kontrol eden mühendisler de bu cihetle bakabilirler. Türk işçi yerine yabancı kullanan müteahhitlerin yolsuz edilmeleri mümkündür. Zira devletin buna dair elde bir yasası vardır. Türk işçisinin Türkiye’de çalışmak hakkıdır. Yarın, öbür gün yurdu müdafaaya koşacak odur.’’[3]

Dönemin Ekonomi Bakanı, iki yıl sonrasının da başbakanı olacak Celal Bayar da ’Tasarruf ve Türk Haftası’ sebebiyle 1936 yılında radyoda verdiği bir demeçte şöyle diyecektir:

’’Türkiye Türklerindir, demek milli varlıklara sahip olmak demektir. Tasarruf telakkisi ve medeni olgunluk seviyesi arasında münasebet vardır. Milli şuur, milli sanayi, milli tasarruf arasında kesin bir münasebet vardır. Arkadaşlar: Türkiye Türklerindir; Türklere ait kalacaktır, diyoruz. Memleketin bir koloni gibi şunun bunun hesabına şunun bunun tarafından değil, kendi hesabımıza, kendi evimiz olarak imarı, kalkınması Kemalist (CHP’nin 1935 Mayıs kongresinden kabul edilen tanımlama) davanın temelidir.’’[4]

Dönemin İçişleri Bakanı Şükrü Kaya 5 Şubat 1937’dekii TBMM Teşkilat-ı Esasiye ‘de değişiklik hakkındaki oturumdaki konuşmasında şunları söyleyecektir:
’’Sayın Arkadaşlar. Tarihin seyrini değiştirdik ve Türk’e atfedilen menhus tarih bir defa daha yenildi. Eğer biz Atatürk Türkleri, kurtarılmış olmak itibari ile Türklere yüksek medeni vasıflarını tekrar iade etmiş olmak itibari ile, Atatürk’e şükran hissediyorsak, bunun ifadesini kurduğu prensipleri sadakati ile, feragatle ve samimiyetle takipte aramak icap eder. Hiçbir din kendisini müdafaa için Türkler kadar azimkar, Türkler kadar fedakar bir millet bulamamıştır. Eğer dünyada İslamiyet yaşıyorsa 12 asırdan beri kendisini müdafaa eden Türklerin kanına ve kafasına medyundur.’’[5]

TABİİYET ŞUBESİ

1905’lerin ünlü İttihatçı bürokratı ve 1930’ların CHF’li vekili (Cumhuriyet Halk Fırkası /bugünkü CHP-Cumhuriyet Halk Partisi) Şükrü Kaya’nın 1930 yılı bütçesi hakkında yaptığı konuşmada mübadeleyle ilgili bilgiler verirken, bugüne de ışık tutacak bir itirafta bulunur:

’’Vatan haricinde kalan  ırkların, onların tebayyi nazarı itibare alarak memleketin iklimi ile münasip yerlerle yerleştirmek vazifesi de iskan dairesindedir. Mübadele bitmiş olsa iskanın bu cihetleri devam edecektir. İskanı nüfusla beraber birleştirerek nüfus, iskan ve tabiiyet meselesini bir Müdüriyeti Umumiye altında topladık. Bunun için her üç şubenin (yani nüfus, iskan ve tabiiyet şubeleri) hedefinin ve sahai iştigalini birleştirerek vilayetlerdeki teşkilatı da bugün meşgul olacağı işlerle uygun bir dereceye indirdik…’’[6]
Burada söz edilen Tabiiyet Şubeleri, insanların ırkına göre kaydının tutulduğu itirafıdır.

 Rumlar 1, Ermeniler 2, Yahudiler 3

2013 yılında Agos ve Radikal gazetelerinde çıkan bir haber yüz yıl öncesine dayanan bu kayıtların hala devam ettiğini gösteriyordu:

’’Ailenin avukatı İsmail Cem Halavurt, İstanbul İl Milli Eğitim Müdürlüğü’ne başvurup, çocuğun Ermeni anaokuluna kaydının önünde engel olmadığına dair resmi yazı istedi. Talebi değerlendiren İl Milli Eğitim Müdür Yardımcısı Ahmet Molak, avukat Halavurt’a Şişli İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü’ne başvurması gerektiğini söyledi. Molak, başvuru sırasında Halavurt’un Şişli’ye sunması için bir resmi yazı yazdı. Ve bu yazıda, Ermeniler için ‘Soy kodu 2’ ifadesinin yer aldığı ortaya çıktı. Yazıda, şöyle deniyor:
“Söz konusu okullara kayıt olacak öğrencinin velisinin mahkeme kararı ile din, isim, mezhep değiştirip değiştirmediğinin bilinmesi, 1923 yılından bu yana ‘Vukuatlı’ nüfus kayıtlarının gizli soy kodunun da (nüfus kayıt örneğinde Ermeni vatandaşlarımızın soy kodu 2’dir) çıkartılması gerektiğinden, öğrencinin velisinin ilgili nüfus ve vatandaşlık müdürlüğünden nüfus kayıt örneğinde gizli soy kodunun 2 olması halinde kaydının yapılabileceği…”
Radikal’in aradığı bir nüfus yetkilisi, ‘soy kodu’ uygulamasının Lozan’da azınlık statüsü tanınan Rum, Ermeni ve Yahudiler için söz konusu olduğunu, Rumlara 1, Ermenilere 2, Yahudilere de 3 kodunun verildiğini söyledi. Yetkili, soy kodunun Lozan Antlaşması’yla tanınmış haklardan yararlanacak o azınlık grubuna mensup yurttaşları ayırt etmek için kullanıldığını savunuyor. Örneğin ‘2’ koduyla kaydedilmeyen birinin Ermeni okuluna kayıt yaptıramayacağını vurguluyor. Yetkili, kodların başka amaçla kullanılıp kullanılmadığı hakkında bilgi sahibi olmadığını, üç grup dışındaki topluluklara kod verilmediğini söylüyor.’’[7]

Taner Akçam, bu konuya dair yazdığı bir makalesinde şöyle diyor:
’’1915 mayısında, Ermenilerin büyük tehciri başladığında, önceleri Müslümanlığı kabul etmek bir seçenek olarak sunuldu. İsteyen Müslüman olabilecek ve sürgüne gönderilmeyecekti. Amerikan ve Alman konsolosları, yolladıkları raporlarda Ermenilerin devlet kapılarında büyük kuyruklar oluşturduğunu ve toplu din değiştirmelerin yaşandığını bildirirler.

Din değiştirenler gerçekten de sürgüne yollanmazlar. Sadece bulundukları vilayetin sınırları içerisinde diğer Müslüman köy ve kasabalara dağıtılırlar. Fakat Müslümanlığa geçiş sayısı tahminlerin çok ötesindedir. Hükümet, belki de bu denli büyük din değiştirme beklemediği için bu kararı durdurmak zorunda kalır.

Neden basittir; din değiştirmeye müsaade edilmesinin amacı asimilasyondur. Ama bu toplu geçişlerle, Ermenilerin gerçek kimliklerini koruyacaklarından korkulmaktadır.
1 Temmuz 1915’te bölgelere yollanan bir tamimle artık din değiştirmelere izin verilmeyeceği bildirilir. “Bunların amacı gerçekten Müslüman olmak değil, sadece sürgünden kurtulmaktır,” diyen İçişleri Bakanı Talat bu gibi başvuruların, bundan böyle hiç bir biçimde ciddiye alınmamasını ister. Çünkü bunlar Müslüman olsalar bile “fesatlıktan geri kalmayacaklardır”.
Daha sonra bölgelere sık sık tamimler yollanır ve hiçbir istisnai muameleye izin verilmeyeceği kesin olarak bildirilir.
Kasım 1915’e kadar Ermenilerin Anadolu’dan boşaltılması tamamlanır ve yoğun katliamlarla Ermeni sayısı ciddi biçimde azaltılır. İttihatçı Hükümet yeniden din değiştirmeye izin vermekte mahzur görmez. 5 Kasım 1915’te bölgelere yolladığı özel bir yazı ile, “ister gönderilmiş ister gönderilmemiş olsun, din değiştirenlerin taleplerinin kabul edileceği” bildirilir. 1916 baharından itibaren ise, din değiştirme artık zorunludur. Ermenilere, “ya Müslüman olmak ya da Der-Zor’a sürülmek” seçenekleri sunulur. Ermeniler, Der-Zor çöllerinin katliam ve imha demek olduğunu çok iyi bilmektedirler.

Bu tarihten itibaren sağ kalmış her Ermeni Müslüman olmuştur. Ermenilerin yeniden eski dinlerine dönmelerine 1918 ve 1919 yılında yayınlanan tamimlerle müsaade edilir. Şunu büyük bir rahatlıkla söyleyebiliriz ki, eğer yeniden Hıristiyanlığa dönmemişler ise, Anadolu’da hayatta kalan her Ermeni Müslüman olarak kalmıştır.
Seyahat hakkı yok
Peki, Müslüman olan Ermeniler nasıl ayırt edilecek? Hükümet, din değiştirmiş olmalarına rağmen Ermenilere hâlâ güvenmemektedir; bunlar için özel tedbirler alır ve bazı yasaklamalar getirir. Bunların başında serbest dolaşım hakkı gelir. Din değiştirmiş Ermeniler, diğer Müslümanlara verilen bu haktan yararlanamazlar. Seyahat edebilmeleri için özel izin almaları gereklidir ama bu özel izni vermek yetkisi yerel yöneticilerin elinde değildir. İzin ancak İstanbul’dan, doğrudan Bakanlık’tan alınabilmektedir.
Fakat bu yasaklamalara rağmen izinsiz seyahatler sürmektedir. Talat Paşa bölgelere sık sık emirler yollar ve Bakanlıktan özel izin almamış bu gibi kişilerin seyahat etmelerine müsaade edilmemesini ister.
Ama sorun şuradadır. Seyahat eden kişinin din değiştirmiş bir Ermeni olduğu nasıl anlaşılacaktır?
Bunu çözmenin tek yolu vardır; din değiştirmiş Ermenilerin nüfus kâğıtlarına, Ermeni olduklarının anlaşılmasını sağlayacak bir kayıt düşmek gerekmektedir. Bunun kararı alınır. Böylece, Müslüman ismi alan Ermenilerin, diğer Müslüman ahali içinde kaybolmasının önüne geçilebilecektir. Nüfus cüzdanlarına konan bu özel belirleme ile bu insanların ayrı muameleye tabi kılınmaları sağlanacak ve takip edilmeleri kolaylaşacaktır.
“Mahrem” telgraf
Bu kontrolü sağlamak amacıyla önce tüm bölgelere ilk yazı 1 Şubat 1916 tarihinde yollanır. Ve bölgelerden, “İhtidâ eden [din değiştiren]Ermenilerin sicil-i nüfûsa ne sûretle kayd olunduklarının ve yedlerine tebdîlen verilen nüfûs tezâkirinde ihtidâ etmiş olduklarının ve âile isimlerinin tasrîh edilüb edilmediğinin [açık belirtilip belirtilmediğinin] iş’ârı [bildirilmesi]” istenir.
Belgeden anlaşıldığı gibi, Hükümet din değiştirmiş Ermenilerin hem nüfus kütüklerine kayıtlarının özel bir tarzda yapılmasını hem de verilecek nüfus cüzdanlarının bu farkı belli edecek şekilde düzenlenmesini istemektedir.

21 Şubat 1916 tarihinde bölgelere “mahrem” kaydıyla yollanan bir başka telgrafta “İhtida eden Ermeniler kendilerine verilen yeni nüfus tezkereleriyle serbestçe dolaştıkları (nın) anlaşıldığı” söylenir. Ve bunun önüne geçilmesi için ilgili şahısların nüfus kâğıtlarına “ihtida etmiştir”, kaydı düşülmeksizin bulundukları yerin ismi yazılarak mahalli zabıta memurlarınca “mühürlenmesi” istenir.

Böylece, ilgili kişiler, sadece nüfus kütüklerine özel olarak kayıt edilmiş olmayacaklar, ayrıca nüfus kâğıtlarına, din değiştirmiş Ermeni olduklarının anlaşılmasını sağlayacak özel bir damga da vurulmuş olacaktır. Polis ve jandarma bu özel damgaya göre muamele yapacaktır. Bölgelere daha sonraki aylarda yollanan telgraflarla bu yönteme başvurulması tekrar tekrar hatırlatılır.’’[8]
Bu durumun Pontoslu ve Küçük Asya Rumları açısından da aynı olduğu açıktır. Bu durumda devletin bildiğinin halktan gizlendiğini bir kez daha belgelemiş oluyoruz. Yıllarca ‘biz kimiz?’ sorusu ile yaşayan insanlar, bu sorunun yanıtını aradıklarında bir çok engel ile karşılaşırken ve yanıtını alamaz iken, devletin yüz yıldır süren bu fişleme ile kimin hangi
etnik kimlikten geldiğini bildiğini öğreniyoruz.

Pontos tarihi ile ilgili resmi söylemin en önemi kaynaklarından biri de TBMM hükümeti Matbuat Müdiriyet-i Umumisi’nin 1922 yılında hazırladığı ’’Pontus Meselesi’’ kitabıdır. Bu kitapta Karadeniz özelinde Pontosluların niye sürgün edildiği kaleme alınır. 1995 yılında Dr. Yılmaz Kurt’un günümüz Türkçesine çevirdiği ’’Pontus meselesi’’ kitabında Anadolu geçmişi hakkında yapılan değerlendirme şöyledir:
’’Her şeyden önce, dünya kamuoyu bilmelidir ki Anadolu toprağı baştan sona kadar Türk’tür. Binlerce yıldan beri Türk’ün öz vatanı, Türk’ün öz yurdudur. En eski ve bilinmeyen zamanlardan beri Anadolu’da Türklük ırkı vardır. Anadolu’nun ilk sakinleri tarihin ortaya koyduğu bilgilere göre Turanilerdir.
(…) Milattan 3000-2000 yıl önce Irak; 2000-1000 yıl önce de Anadolu’da görkemli bir devlet kurmuş ve saltanat sürmüş oldukları bilinen ‘Sümer’ ve ‘Hitit’ adı altındaki kavimlerin ise geniş anlamıyla ‘Moğol-Türk’ veya ‘Turani’ oldukları kanıtlanmıştır.’’[9]
’’Özet olarak Anadolu, tarihin ilk devirlerinden beri Türk’tür.
(…) Şu  hale göre Anadolu’da en eski zamanlardan beri Turanlı bir millet vardır.
(…) Rum ve Ermeniler ise Anadolu’ya sonradan gelmişlerdir ve sahillerde bulunan Rumlar gibi, Van ve Bitlis bölgelerinde de bir miktar Ermeni vardır. Rumca ve İbranice bilmeyen, anadilleri olan Türkçeyi konuşan Hristiyanlar ise Türk’tür ve bu kabileden olanlar diğerlerine oranla pek büyük bir çoğunluk oluşturmaktadırlar.’’[10]
Daha sonra1932 ve 1937 yıllarında yapılan Türk Tarih Kongrelerinde de Anadolu’nun Türk olduğu tezi teori haline getirlecekti.

 

TÜRKÇE KONUŞ VATANDAŞ

Devletin dil operasyonu, önce ‘anadilini unut Türkçe konuş’ ile başladı ve ardından ‘ismini, sokağın ve apartmanın adını değiştir’e  kadar gitti. Aslında yapılan kimliğin bastırılması ve zamanla silinmesini kapsayan bütünlüklü bir operasyondur.

O kadar ki 1930’lu yıllarda çarşı pazarı satılan ürünler ve fiyat açısından denetleyen zabıtaya, vatandaşın sokakta Türkçe konuşmasını denetlemesi ve konuşmayana para cezası kesmesi görevi de verildi.

1930’larda dil operasyonuyla ilgili Cumhuriyet gazetesinin haberleri aşağıda. O yıllara ait haber dilini değiştirmedim.

Türkçe tabelaya az vergi
İstanbul Belediyesi, gayrı Türkçe lisanla yazılı tabela ve levhalardan, Türkçe bir tabela ve levha için alınan vergiden 4 misli daha fazla alınması kararını 10 misline çıkardı. [11]

Hamala Türkçe sınav

İstanbul Belediye İktisat Müdüriyeti, Anadolu’dan iş bulmak amacıyla İstanbul’a gelen birçok kimsenin hamallık yapmak istediğini ama bunlardan çoğunun Türkçe bilmediğini ve bu durumda olanların yani Türkçe bilmeyenlerin hamallık yapmasının men edileceğini bildirdi.[12]

‘Zerzavatçı Türkçe bağır’

‘Türkçe konuş’ kampanyası ‘Türkçe bağıra’ dönüştü. İstanbul Belediyesi, yaşadığı mahallelerde kendi anadiliyle bağırarak satış yapanlar hakkında zabıtaya gönderdiği tebligatta, Türkçe yerine Rumca bağırmanın şiddetle yasaklanmasını istedi.[13]

İzmir Belediyesi, birkaç yıl geriden gelerek İstanbul’a baktı.

İzmir Belediyesi, satıcıların Türkçe’den başka lisanla bağırmamaları konusunda görevlilere verdiği emirde, aksine hareket edenlerin cezalandırılacağına dikkat çekti. İstanbul Belediyesi, satıcıların Türkçe bağırmasıyla ilgili kararı daha önce aldığı için başka bir tedbir almaya gerek görmedi.[14]

‘Adını Türkçe yap’

Dil operasyonu sadece ‘Türkçe konuş’ ile sınırlı kalmadı, buna ‘Adını Türkçe Yap’ kampanyası da eklendi.

Galata’da Kırk Beşinci İlk Mektebin 3’üncü sınıfında okuyan 44 Türk Sultan, Ayten; Estera, Yıldız; Mahmut, Atilâ ve Donna, Gündüz olmuştur.[15]

İsim değiştirme furyasına bazı belediye memurları da katıldı

İsim değiştirme furyasına bazı belediye memurları da katıldı ve adlarını kampanya gereği Türkçeleştirdi: Hüsnü, Duran; Süreyya, Oral ve Hüsniye ve Eren olarak değiştirildi. [16]

‘Adını Türkçe Yap’ kampanyasıyla ilgili haberin başlığı şu: ‘Musevi ve Hristiyanlar Türk ismi alacaklar’. Habere göre, İstanbul polisleri isimlerini tamamı ile Türkçeye tebdil edecekler ve ayrıca Museviler arasında da Türkçe isim lehinde bir cereyan vardır.[17]

İzmir ve çevresinde Yahudi cemaatinde Türkçe konuşma kampanyası

İzmir ve çevresinde Yahudi cemaatinde Türkçe konuşma kampanyası 1931 yılının Şubat ve Mart aylarında yeniden yoğunluk kazandı. Hatta oluşturulan komisyon, işi o kadar ileriye götürdü ki İzmirli Yahudilerin Türkçe konuşmasıyla ilgili her bir İzmirli Yahudi’ye ‘Taahhütname’ bile imzalattırıldı. İzmir Yahudileri arasında Yahudi adları yerine Türk adlarının alınması yaygınlaştı. [18][8]

Savur’da bile

Ad değiştirme operasyonu başvekil İsmet İnönü’nün günlüklerinde de yer aldı. 4 Temmuz 1935 tarihli günlüğünde Basbirin’de notlarına devam eden İnönü, Savur’la ilgili şunları kaleme aldı.

“Savur’da bir çay. Memurların türlü adları. Hepsi memuriyetlerini yeni adlarla söylüyorlar.”[19] (Günlükleri yayına hazırlayanın notu: O günkü öz Türkçe uygulaması doğrultusunda çeşitli memurlara öz Türkçe karşılıklar bulunmuştur.)

Bizzat hükümetinin yani kendisinin uyguladığı operasyonun sonucu Başvekil İsmet tarafından ‘türlü adlar’ almışlar şeklinde, biraz da garipser tonda not edildi.[20]

‘Sokağı Türkçeleştir’

Dil operasyonu kampanyası peş peşe sürdürüldü.

Bazı sokak adları ‘inkılabımızla mütenasip (uygun) olmadığı ve bazılarının da lüzumsuz ecnebi isimlerle tevsim edilmiş (adlandırılmış)” olmaları şikayetlerini dikkate alan Dahiliye Vekaleti ve belediye, önce gerekli tetkiki yapmış olup bazı sokak isimlerini de değiştirmiştir. Bununla ilgili bir yetkili yapılanlar hakkında, “Beyoğlu’nda Lorande Sokağının ismi hakkındaki şikayetler belediyece de kabul edildi… Piyer Loti ve Klod Farer gibi caddelerin isimleri de pek tabii olarak ipka edilmiştir (devamına karar verilmiştir)” bilgisini verdi.[21]

Üç yıl sonra kampanya yine gündemdedir. Dahiliye Vekilinin sokak, mahalle ve diğer mahallelerin eski isimlerinin öz Türkçe olarak değiştirilmesi hakkındaki emrinin tatbiki için çalışmalara devam edildi ve Şehir Meclis Azaları da bununla ilgili bir takrir hazırlığı yaptı [22]

Apartmana da Türkçe ad

Sırada isimleri Türkçe olmayan okul adlarının değiştirilmesi vardır.

Okulların isimlerinin yer aldığı liste Kültür Bakanlığı’na gönderildi ve bu liste üzerinde çalışan bakanlık, hazırladığı öz Türkçe isimler listesini Kültür Müdürlüklerine gönderecektir.[23]

Birkaç gün sonra İstanbul Belediyesi, şubelere gönderdiği bir tamimde, han, apartman gibi bina adlarının da Türkçe olarak değiştirilmesini emretti. Ayrıca, şehir, kasaba, köy, cadde, sokak, mahalle adlarının Türkçe‘ye dönüştürülmesi için tetkikine devam edildi.[24]

YER ADLARININ DEĞİŞTİRİLMESİ
Asimilasyon politikalarının en açık örneklerinden biri yer adlarının değiştirilmesine ilişkin uygulamalardı. Bu uygulamalar bir yandan belleğin silinmesini sağlarken bir yandan da yeni kimliğin edinilmesinin sembolik simgeleri gibi idi. Yer adlarının değiştirilmesi uygulamalarının temel hedeflerinden biri hem yaygınlık hem de öncelik bakımından Pontos olmuştur.
1940 yılında İçişleri Bakanlığı’nın hazırladığı 8589 sayılı genelge ile değiştirmeler başlamıştır. Bu genelgeyle valilikler tarafından dosyalar oluşturulmuş ve sistematik olarak yer adları değiştirilmeye başlanmıştır. Daha sonra 1949 da 5442 sayılı İl İdaresi Kanunu ile yer adlarının değiştirilmesi işlemleri yasal bir dayanağa kavuşmuş, ardından 1957 yılında da bir “Ad Değiştirme İhtisas Kurulu” kurulmuştur. Söz konusu bu kurulun çalışmaları, çeşitli kesintiler olmakla birlikte 1978 yılında “tarihi değeri olan yer adlarının da” değiştirildiği gerekçesiyle son verilinceye kadar sürmüştür. Kurul çalışmaları beş yıllık bir aranın ardından, 1983 yılında yayınlanan bir yönetmelik uyarınca yeniden başlamıştır.
Rize’ de 105, Trabzon’ da 390, Giresun’da 167, Ordu’da 134, Samsun’da 185 Gümüşhane’ de 343, Tokat’ta 245 köy adı değiştirilmiştir. Bu adların çok büyük bölümü Türkçe olmayan yer adlarıdır. Örneğin Rize ve Trabzon’da değiştirilen isimlerin yalnızca 20 tanesi Türkçedir. Geriye kalanlar Rumca, Lazca, Ermenice, Gürcüce oldukları için değiştirilmişlerdir.

Yer adlarının değiştirilmesi politikası Müslüman ortak kimliğe yapılan vurgunun yalnızca araçsal bir söylem olduğunun ve asla gerçek politikaları yansıtmadığının en açık kanıtlarından birini oluşturmaktadır. Zira bu yer adlarını kullanan insanlar Müslümanlaşmış halklara mensuptur. Ancak bu dilleri kullanmaya devam etmektedirler. Dolayısıyla bu politikalarla hedeflenenin bölgenin Türkleştirilmesi olduğu rahatlıkla söylenebilir.

KARADENİZ MÜZİĞİ (!)
İstanbul Belediye Konservatuarı (bugün İstanbul Üniversitesi Devlet Konservatuarı) öğretim üyelerinden bir grup 1926 yılından başlayarak cumhuriyet kadrolarının talimatıyla çeşitli geziler düzenler. Bu gezilerin dördüncüsü ise Karadeniz’i kapsar. Sinop, Giresun, Trabzon, Rize, Gümüşhane, Bayburt illerini kapsayan bu gezi sırasında yaptıkları iş, şarkıları notalara döküp kayıt altına almaktır.

1967 yılında ise bu kez TRT tarafından aynı amaçla Karadeniz’e gönderilen bir ekip, ezgileri bant kaydı haline getirir. Bu gezilerde derlenen ezgilerden bir kısmı sözlerinden koparılmış, yeni ve Türkçe sözler yazılarak asimilasyonun birer aracı haline getirilmiştir. Ermenice, Rumca birçok şarkı kayıt altına alındıktan sonra sıra bu şarkılara Türkçe söz yazmaya gelir. Yani şarkıları Türkçeye tercüme etmek de değil, tam tersine yeni şarkı sözleri yazılacak ve böylece şarkılar da Türkçeleştirilecektir (türküleşecektir). Ve tabi bu şarkılara artık ‘Türk Halk Müziği’ adı verilecektir.

Halk bildiği, tanıdığı bu ezgileri bu kez Türkçe sözlerle dinlemek zorunda kalmıştır.
Aynı durum, Lazca ve Gürcüce şarkıların da başına gelmiştir.

KARADENİZ MÜZİĞİ (!)
Ama burada çarpıcı bir başka nokta ise Karadenizlilik adına yer yer melodik farklılıkların, bütünüyle de dilsel farklılıkların Türkçe ile ortadan kaldırıldığı yeni bir müzik yaratılmasıdır; Karadeniz Müziği (!)

Dolayısıyla artık Rum müziği, Laz müziği, Gürcü müziği, Ermeni (Hemşin) müziği yoktur; Karadeniz müziği vardır. Oysa Rum müziğinde belirgin olan enstrüman kemençe iken Laz müziğinde tulum, Gürcü müziğinde akordeon göze çarpıyor. Yine kaval ve davul Trabzon, Gümüşhane gibi Rum şarkılarının yanı sıra Laz şarkılarında da öne çıkıyor. Batıya Samsun’a doğru gidildiğinde ise bir başka enstrüman, zurnayı görüyoruz. Halk oyunları da birbirlerinden farklıdır üstelik.

Ama batısından doğusuna tüm illerdeki kültürel ve etnik farklılıklardan kaynaklanan müzik çeşitliliği yok sayılarak, yok edilmeye çalışılarak bir ”Karadeniz” müziği(!) dayatılıyordu. Kuşkusuz Karadeniz halkları birbirlerinin müziğini dinliyor ve bu ezgileri kendilerine yakın buluyorlardı. Ancak sorun bu ezgilerin dillerinden koparılarak kendilerine sunulmasındaydı.

ROMEYİKA KAYBOLMA TEHLİKESİ ALTINDA
UNESCO (Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Örgütü)’nun kaybolma tehlikesiyle karşı karşıya olan diller listesinde yer alan Romeyika /Pontos Rumcası açısından baktığımızda bu dilin yaşaması için emek veren, bu konuda üstelik de çok değerli bir sözlük hazırlamış olan Vahit Tursun bu olumsuz gidişe dur diyen önemli bir aydındır.
Yine Romeyika şarkılar söyleyen birçok yerel sanatçı da bu dilin yaşamasına hizmet etmektedir.

ROMEYİKA / RUMCA ŞARKI SÖYLEMEK
Yerel düzeyde bu dilde şarkılar adları pek bilinmese de birçok halk şarkıcısı tarafından bugüne dek söylenegelmiştir. Mesela şu anda hayatta olmayan Erkan Ocaklı, bugünün sanatçılarından İhsan Eş bu isimler arasında sayılabilir. Ve günümüzde yeni birçok genç sanatçı da bu kervana katılmaktadır.

Yapımcılığını Güvercin Müzik’in yaptığı, Adem Ekiz’in söz, müzik ve kemençesiyle var ettiği Selanik’ten Trabzon’a KÖPRÜ adlı 2013 yılında yayınlanan albüm böylesine önemli bir misyonu üstlenir.

2011’de başlayan ve devam eden profesyonel sanat hayatında KALANDAR, SANTA ve ROMEIKA isimli 3 albüm yapmış olan Apolas Lermi Rumcanın yaşatılması mücadelesine özellikle tüm şarkıları Rumca/Romeyika olan son albümü ROMEIKA ile yeni bir boyut kazandırmıştır.

Bugün Türkiye’de yaşayan sanatçılar açısından bakacak olursak Rumca şarkı söylemek, İngilizce ya da Almanca söylemek gibi bir şey değildir. Rumca şarkı söylemek, Rumların; yani yüz yıl önce yok edilen, sürgün edilen ya da bugün asimilasyona uğratılmış olanların şarkılarını söylemektir. Yani yüz yıldır egemen olan ideolojinin yok saydığına ‘var’ demektir her şeyden önce. Dolayısıyla bu ideolojinin savunucusu kurumların hatta bu ideoloji ile uyutulmuş, kandırılmış kitlelerin hedefi olmak demektir. Konserlerinin iptal edilmesi, albümlerinin satışlarının engellenmesi de demektir aynı zamanda. Hayati tehlikeye varacak olan muhtemel tehditler, tacizler de unutulmamalıdır elbette.

ASİMİLASYON, MODERNİZM VE SOL

Türkiye’de solun Kemalizm’le ve genel olarak Modernizm’le ilişkisi hep tartışıla gelmiştir. Solun büyük bölümüyle, son yıllarda gerileyen bir eğilim olmakla birlikte, Türk uluslaşma sürecini büyük ölçüde Kemalizm’in ideolojik çerçevesinde değerlendirdiğini söylemek yanlış olmaz. Sol üzerindeki Kemalist etki iki alanda özellikle belirgindir: Birincisi kurtuluş savaşı ve anti-emperyalist söylem. İkincisi modernleşme söylemi.

Emperyalist güçler ve yerli işbirlikçileri söylemi, Türkiye’de kimlik sorunlarıyla ilgili her türlü hak arayışını kuşkulu hale getirmektedir. Dolayısıyla etnik sorunlarla ilgili hak talepleri ‘emperyalizmin oyununa gelmek’ hatta zaman zaman ‘emperyalizmle işbirliği yapmak’  olarak değerlendirilebilmektedir. Bunun altında yatan temel neden solun ‘Kurtuluş Savaşı’nı yanlış okumasında ve dolayısıyla çarpık anti-emperyalizm anlayışında aranmalıdır. Resmi tarihi birçok noktada eleştiriye tabi tutan sol, ‘Kurtuluş Savaşı’nı adeta bunun dışında tutmakta ve Kemalizm’le bu konuda neredeyse aynı noktaya gelmektedir. Dolayısıyla da yüzyıllarca bu topraklarda yaşamış halklar rahatlıkla İngiliz’le, Rus’la, Fransız’la yan yana konarak ‘emperyalistlerin oyuncağı’ ilan edilebilmektedir. Bu mantık yürütme daha sonraki süreçlere de genişletilmekte ve hak arayışları baskı altına alınmaktadır. Bugün önemli ölçüde gerilemiş olsa da bu bakış açısı Türkiye tarihi boyunca solun büyük bölümüne hakimdi. Bu durum halkların kendi kimliklerini ifade etmeleri ve kimlik temelinde haklar talep etmelerini önemli ölçüde geciktirmiş ve asimilasyonun derinleşmesine hizmet etmiştir.

Modernleşme söyleminin etkileri ise büyük ölçüde eğitim üzerinden takip edilebilir. Sol büyük oranda Kemalizm ‘in modernleşme projesini paylaşıyordu. Köy enstitüleri, halkevleri gibi kurumlara bakış açısından bunu çıkarabiliriz. Bu kurumlar solun büyük bölümü için birer aydınlanma kurumu idiler. Köylere kadar uzanan aklın ve bilimin ışığıydı. Bu belli ölçüde doğrudur da. Bu kurumlar toplumsal gelişim açısından önemli işlevler görmüşlerdir. Ama gördükleri işlevlerden biri de asimilasyondur. Bu kurumların taşıdığı modern değerler aynı zamanda Türk uluslaşmasının yani bütün Türkiye’yi Türkleştirmenin değerleridir. İnsanlar köylü Müslüman Laz, Hemşinli, Gürcü vb. olmaktan, modern laik Türk’e dönüşmüşlerdir. Elbette kendilerine hala Laz, Gürcü, Hemşinli demektedirler. Ancak bu kimlikler artık yaşanan değil, kökene ait unsurlardır ve mozaiğe renk katmaktadırlar en fazla.

Seksenli yıllarda büyüyenler bilirler. Yetmişli yılların solcu ağabeyleri birçoğumuza “Hemşince, Lazca, Rumca, Gürcüce vb. konuşmayın diliniz bozulur! Okulda zorlanırsınız” demiştir. Çünkü bu diller köylülüğe ait folklorik unsurlardır. Modern ve ilerici olan ise Türkçedir. Dolayısıyla bu sol anlayışın da asimilasyon üzerinde önemli etkisi olduğu söylenebilir.

Solun mücadelesini toplumsal mücadele olarak tanımlaması ve etnik kimlik farklılıklarını bu mücadele açısından olumsuzluk yaratan bir etki olarak görmesi de asimilasyonu hızlandıran bir unsur olmuştur. Yazık ki sol uzun süre kimlik taleplerini toplumsal mücadele taleplerinin gerçekleştiği belirsiz bir geleceğe erteleme eğilimi taşımıştır.

ITC (İTTİHAT VE TERAKKİ CEMİYETİ) DEVAMCISI KEMALİZM
Bazı araştırmacı ve akademisyen çevrelerin tarihsel süreçleri ele alırken gözden kaçırdıkları ya da bilinçli olarak yaptığı bir şey vardır ki o da İTC (İttihat ve Terakki Cemiyeti) süreci ile Kemalistlerin iktidar oldukları süreçleri birbirinden ayrı ele almalarıdır. Böyle bir ele alış ne gibi bir sonuç doğurmaktadır peki?

Ermeni Soykırımı’ndan sorumlu olanları İTC olarak görür, böylece “Cumhuriyet’i ya da Kemalistleri karşınıza almamış olursunuz. Öyle ya tarihsel olarak Ermeni Soykırımı ”Cumhuriyet” öncesinde yaşanmıştır.

1915 Ermeni Soykırımı, hala Osmanlı İmparatorluğu dönemine denk düşmektedir ve iktidar olan İTC’dir. Süryanilere yönelik katliamlar da yine bu dönemde başlamıştır. Bu durum, Kemalistler açısından, “bizden önce yaşandı bunlar” biçiminde bir savunu şansı doğurur. Kemalistler, 1933 yılından sonra yazmaya başladıkları ‘Yeni Resmi Tarih’lerinde İTC ile ilgileri olmadıklarını, hatta onlarla sürekli bir çatışma içinde olduklarını iddia ederler.

Oysa durum bunun tam tersidir; bir kere Kemalist kadroların hemen tümü eski İTC ve Teşkilat-ı Mahsusa kadrolarıdır. İTC ile hiçbir ideolojik farklılıkları olmadığı gibi, onların başlattığı projeyi, Kemalistler devam ettirmişler; Ermeniler ve Süryanilerden sonra Rumlara yönelik daha organize bir soykırımı planını hayata geçirmişlerdir.

KEMALİSTLER İTTİHAT VE TERAKKİ’NİN DEVAMIDIR

Erzurum Kongresinin tarihinin 23 Temmuz olarak seçilmesi tesadüf değildir. Her 23 Temmuz’un 1935 yılına kadar “Hürriyet” bayramı olarak kutlanması da tesadüf değildir. Abdülhamit’in tahttan indirilip 2. Meşrutiyet’in ilan edildiği tarih 23 Temmuz 1908’dir. Arap harflerinin yerine Latin harflerinin tercih edilmesi düşüncesi, İTC’nindir mesela.

Kılık kıyafet değişikliği de yine İTC’nin ortaya attığı düşüncelerdir.

Hatta bütün yer, dağ, nehir gibi adların Türkçeleştirilmesi de İttihat ve Terakki’nin aldığı daha sonra Mustafa Kemal’in uyguladığı bir karardır. 1915 yılında Dahiliye Nazırı (İçişleri Bakanı) imzasıyla Trabzon Vilayeti ‘ne bir genelge gönderilir.

Genelgenin sağ üst köşesindeki tarih, 14 Teşrîn-i Ewwel 1331’dir yani 27 Ekim 1915… Genelgede şu emir verilir:
Ermenice, Rumca, Bulgarca, hatta Türk olmayan Müslüman kavimlere ait vilayet, sancak, kasaba, köy, dağ, nehir gibi bütün adlar Türkçeleştirilecektir.”
Emirname, 24 Teşrîn-i Sanî 1331 (7 Aralık 1915) tarihinde Trabzon Vilayeti Mektub-i Kalem’inin (Trabzon Valiliği Yazı işleri Müdürlüğü) eline geçer.
Trabzon Valiliği’nin 20 Haziran 1916’da kaleme aldığı 63 sayılı cevabî yazı da Vilayet Encümeni tarafından onaylanarak 3 Temmuz 1916 günü İçişleri Bakanlığı’na gönderilir. İlk yer değişikliği uygulaması ise Kemalistler tarafından Artvin’de 1922 yılında yapılır.

Yani Kemalistler, İTC’nin devamcısıdırlar…

KEMALİZM İLE ÇATIŞMAMAK ADINA GERÇEKLERİ YOK SAYMA

Bazı kesimlerin Ermeni Soykırımı’nı dile getirip, Pontos/Pontus Rum Soykırımı’ndan söz etmemelerinin sebebi de budur işte. Sorun salt bilgi yetersizliği olarak açıklanamaz… İTC’ye, Teşkilat-ı Mahsusa’ ya dair belge ve dokümanlara ulaşanlar, bu projenin önce Müslüman olmayanları, sonra da Türk olmayanları kapsayan bir proje olduğunu ve daha Ermeni soykırımı yaşanırken diğer uluslara da yöneldiğini görmemiş olamazlar. Görmelerine rağmen dile getirmemelerinin arkasındaki sebep çok açıktır. Eğer Pontos/Pontus Soykırımı (1919-1923) dile getirilmeye başlanırsa, hedef direk “Cumhuriyet” ve Kemalistler olacaktır.

İşte bu bazı kesimlerin kaçındığı ya da bilinçli olarak yaptığı şey budur. Bir taraftan tarihle hesaplaşma adına Ermeni Soykırımı dile getirilecek, öte yandan bu hesaplaşmaya Kemalistler dahil edilmeyecektir.

Bu yüzden bu kesimler konu Pontos/Pontus Rumları olduğunda sadece ”MÜBADELE “den söz ederler. Mübadele, Yunanistan devletiyle Kemalistlerin yaptığı bir anlaşma gereği (1923 Lozan) İstanbul dışında yaşayan Rumlarla, Yunanistan’daki Müslümanların yer değiştirmesi / zorunlu göç ettirilmesidir.

Soykırımı ile kıyaslandığında daha hafif bir durum olarak görülebileceğinden ve sorumluluğun Yunanistan devletiyle paylaşılmasından dolayı, Kemalizm’le daha alt düzeyde bir çatışma, hatta çatışmama durumudur bu.

Sınıfsal bakış açısından uzak, Osmanlı Devleti, İTC ve Kemalist iktidarları birbirinden ayıran her anlayış hem herhangi bir ulusun milliyetçiliği ile olaylar hakkında değerlendirmeler yaparak, güncel politik çıkarlar peşinde koşmakta; dolayısıyla resmi tarihe karşı gibi görünüp yeni çarpık bir tarih anlayışını dayatmakta hem de ezilen, zulüm gören ulusların hakkını ararken, diğer uluslarla düşmanlıklara sebep olabilmektedir.

RESMİ TARİHLE HESAPLAŞMAK İÇİN AKADEMİK UNVANLAR YETMEZ

Bu katliamların gerekçelerini, bir kişi ya da partinin hırsı, hezeyanı gibi değerlendirmek, tarihi bilimsel bir şekilde ele almamaktır. Tarih içerisinde yaşanan herhangi bir olay, öncesinden ve sonrasından bağımsız ele alınamaz…

Ve burada tarihçinin, somut gerçeklik ya da tanıklıklardan öte, bakış açısı belirleyicidir. Eğer resmi tarihle hesaplaşmak isteniyorsa, yapılacak olan Osmanlı’dan İTC’ye, Kemalizm’e ve günümüz AKP çizgisine kadar süregelen egemen iktidarların devletiyle ve onların tarihi ile hesaplaşmadır.

Yoksa bu tarihin salt bir kesitine dair yapılacak çalışmalar eksik olacağı gibi resmi tarihe karşı, bir başka çarpık tarih anlayışını ikame etmenin ötresine geçmez. Kısacası, akademik unvanlar yeterli değildir, resmi tarihle hesaplaşmak için; her şeyden önce bilimsel bir tarihçi bakış açısına sahip olunmalıdır… Ve tabii vicdana…

Konuk Yazar:  Tamer Çilingir

[1] Henry Morgenthau, Büyükelçi Morgenthau’nun Öyküsü, Çeviren Attila Tuygan, Belge Yayınları, 1.Baskı, 2005, Sayfa 49

[2] Cumhuriyet Gazetesi, 27. 05. 1931 Sayfa 1,6

[3] Cumhuriyet Gazetesi, 3. 05. 1935, Sayfa 3

[4] Cumhuriyet Gazetesi, 19.12. 1936, Sayfa 1,8 / CHP Programı, Ulus Basımevi, Ankara, Sayfa 2

[5] Cumhuriyet Gazetesi, 6.02. 1937, Sayfa 1,6

[6] Şükrü Kaya, Sözleri-Yazıları, 1927-1937, Birinci Kitap, Toplayan: Ekrem Ergüven, Dahiliye Hukuk Müşaviri, Cumhuriyet Matbaası İstanbul-1957, Sayfa:66

[7] Radikal Gazetesi, Ağustos 2013

[8] Taner Akçam, Taraf gazetesi, ‘Devlet Müslüman Ermenileri 1916’dan itibaren nüfus kâğıtlarıyla fişledi’’ 5 Ağustos 2013

[9] Pontos Meselesi, Yayına Hazırlayan: Dr. Yılmaz Kurt, TBMM Kültür, Sanat ve Kültür Yayınları No:68, Ankara 1995, Sayfa:3

[10] Pontos Meselesi, Yayına Hazırlayan: Dr. Yılmaz Kurt, TBMM Kültür, Sanat ve Kültür Yayınları No:68, Ankara 1995, Sayfa:12

[11] Cumhuriyet Gazetesi, 19 Mayıs 1929, Sayfa:2

[12] Cumhuriyet Gazetesi, 16 Ocak 1932, Sayfa:4

[13] Cumhuriyet Gazetesi, 19 Mayıs 1929, Sayfa:2

[14] Cumhuriyet Gazetesi, 8 Mart 1933, Sayfa:6

[15] Cumhuriyet Gazetesi, 27 Mart 1933, Sayfa:2

[16] Cumhuriyet Gazetesi, 28 Mart 1933, Sayfa:2

[17] Cumhuriyet Gazetesi, 30 Mart 1933, Sayfa:2

[18] Rıfat N. Bali, Cumhuriyet Yıllarında Türkiye Yahudileri Bir Türkleştirme Serüveni (1923-1945), İletişim Yayınları, 5. Baskı, İstanbul, 2001, sf. 45, 127-159, 161.

[19] Defterler / İsmet İnönü 1919-1955 Yapı Kredi Yayınları, 1. Cilt, Sayfa 167

[20]Aktaran: Nevzat Onaran, Cumhuriyet’te Ermeni ve Rum Mallarının Türkleştirilmesi (1920-1930) Emval-i Metruke’nin Tasfiyesi 2, Sayfa:222

[21] Cumhuriyet Gazetesi, 12 Şubat 1931, Sayfa 2

[22] Cumhuriyet Gazetesi, 4 Aralık 1934, Sayfa 2

[23] Cumhuriyet Gazetesi, 9 Aralık 1934, Sayfa 2

[24] Cumhuriyet Gazetesi, 14 Aralık 1934, Sayfa 2

Subscribe
Notify of
guest
0 Yorum
Inline Feedbacks
View all comments