Merhaba Sabri Yiğit Bey!
Bir süre önce sizi ofisinizde, değer verdiğinizi düşündüğümüz dostlarınızın selamlarıyla birlikte, ziyaret etmiştik. Binlerce çalışanınızın bulunduğu onlarca şirketinizden birinde bir delikanlıya iş verilmesi ile ilgili bir talepte de bulunmuştuk. Olumlu yaklaşmıştınız, bu da bizi hayli sevindirmişti. Önünüzdeki kâğıda hemen notlar almakla kalmayıp özel kaleminizi çağırıp konuyla ilgili talimatlar vermiştiniz, bu da bizi umutlandırmıştı.
Ayrıca yemek eşliğinde hasbıhal edip sonrasında tokalaşarak ayrılmıştık. Ancak o günün sonrasında uzun bir zaman bekledik sizi. “Yiğit” bey muhakkak ki bizi haberdar eder diyerek… Makul ve mantıklı bir süre… dayanamadık, merakımıza yenik düşüp aradık sizi. Bizi yanıtlayan özel kaleminizden ” Konu neydi? Haaa anladım.. halkla ilişkileri aradınız mı?.. iletirim.. biz sizi ararız” yanıtı aldık.
“Biz sizi ararız” karşılığına dair söyleyeceklerimizi belki sizler açısından bir klişeden ibaretse de bizler açısından tam bir ‘Olacak O Kadar’ parodisi.
Özel kalemle aramızdaki diyalogu sizinle telefonda konuşma fırsatımızın olduğu bir sıra sizinle paylaştık. Bundan haberinizin olmadığını söylediniz!
Ve hatta: “Delikanlının CV’sini whatsapptan bir de bana yollayın “dediniz. Hiç zaman kaybetmeksizin yolladık size CV’yi.
Gene yanıt vermediniz. Sonra size hafızanızı silkeletecek bir mesaj attık. Amacımız biraz da komprador tiplerin kara izler bıraktıkları devrimcilerin temiz sayfalarını silbaştan temize çekecek naçizane bir tavır ortaya koymaktı.
Sabri Yiğit bey, size gelmemiz, sizden bir şey talep etmemiz bir tesadüf değildi. Siz her yerde ODTÜ’lü olduğunuzu, Mamak cezaevinde yattığınızı övüne övüne anlattığınız için, sizi “bizden” biri gördüğümüz; halkçı, devrimci olduğunuzu söylediğiniz için. Ortak dostlarımız olduğu için bir talepte bulunduk. Bu sadece bir talepti. Olur ya da olamazdı ama yine de “dostluk” devam ederdi. Takiye yapmak niye? Sonra uzun bir zamanın ardından; “kriterlere uymuyor”,gerekçesi ile reddetmek niye? Reddetme özgürlüğüne sahipsiniz elbette. Peki, ama iki sayfalık CV’yi okuma zahmetini gösterdikten sonra bir ” hayır “demek çok mu zordu? Haftalarca neden oyaladınız? Bu sürede Mamak’ta yatmış, ODTÜ’lü Sabri “abis”nin yanında çalışmak düşüncesi ile iş arayışını bırakmış, önüne çıkan, belki de çok güzel fırsatları kaçırmış da olabilirdi, nitekim oldu da… Her neyse Sabri bey, sadece şunu bilmenizi istiyoruz: o kriterlerini beğenmediğiniz delikanlı bir 12 Eylül çocuğudur. Uzun yıllar cezaevi yatmış, idam cezası almış bir devrimcinin çocuğudur. 12 sene babasından ayrı yaşamıştır. O kriterlerini beğenmediğiniz delikanlı babasını görmek için, yüzlerce cunta askerinin arasından bir yolunu bulup geçerek tırmandığı görüş kabininden amacına ulaşmış ilk devrimci eylemini gerçekleştirmiştir çocuktur. Öyle fallop yolunda üç yüz milyon spremi geride bırakıp yumurtaya kafa atmaya benzemez. Kriterler! Sahi neydi o kriterler? Etinden, sütünden, dilinden yararlanma ölçüsü mü? O beğenmediğiniz delikanlı, dört aylıkken babasından, annesinde ayrılmış, üç ya da beş yaşlarında başlattığı babasına dair tutsaklığını nizamiye kapılarında militan bir erekle yeşertmiş bir çocuktur. Biriktirdiği okul harçlıkları ile kalem ya da silgi almak yerine çiviler almıştır.. O çiviler ile “”eylem” planları yapmış, çocuk aklı ile babasını cezaevinden özgürlüğüne kavuşturma planları tasarlamıştır. Kriterlerinizle bağdaşmayan asıl sebep sakın bu olmasın mı Sabri Yiğit Bey?
Burada bir birey olarak hiç mi sorumluluğunuz yok? Şöyle bir düşünün 12 Eylül 1980 de nerede, ne yaptınız? “ODTÜ’lüyüm, ’68 kuşağındanım, Mamak’ta yattım” diyerek neyin övünç madalyalarını taşıyorsunuz? Oralarda size ‘sosyal devrimci sorumluluk kriterleri’ öğretmediler mi? Ya da kafanız mı basmıyordu bunlara? Ama o beğenmediğiniz delikanlıyı yaşam koşulları, Behrengi ‘nin Küçük Kara Balık’ ı yaptı. İyi ki de yaptı doğrusu! ‘Şeker Portakalı’ kitabını okudunuz mu Sabri bey? Okuduysanız bilirsiniz Zeze’ yi? Yaşam koşulları kriterlerinizle bağdaşmayan o delikanlıyı Zeze yaptı. Zeze tabi ki kriterlerinize uymayacaktır. O delikanlı babasını özgür kucakladığı zaman on iki yaşındaydı Sabri Yiğit. Ve yiğitlik sadece soyadı ile insana miras kalacak bir şey değildir. Hayallerini süsleyen babası ile hasret gideremedi, ters düştü bu delikanlı. Uzun yıllar babası ile sorunlar yaşadılar. Konuşmadılar birbirleri ile. Çok sonra oturup konuştular. Sorunların köküne indiklerinde Kenan Evren ile karşılaştılar.
Sözü uzatmayalım Sabri bey! Bir on iki eylül çocuğunu, nizamiye önü militanlığı yapmış bir delikanlıyı holdinginizde neden görmek isteyesiniz ki? Haklısınız galiba! Gölgesini bile satamazsınız bu delikanlının, para değeri olmayan insanlardandır bu delikanlı çünkü. Gölge deyince aklıma geldi. Bir bilim insanı:
“Kapitalizim gölgesini satamayacağı ağacı kesermiş” demiş. Ben Karl Marks’ın yalancısıyım :))










