Son haftalarda Meclis’ten geçen bir yasa var: Adı “İklim Yasası”. Gerekçesi de “iklim krizine çözüm olmak”. Ama biz biliyoruz ki, mesele ne sadece karbon ne de sadece doğa.
Mesele, sermayenin krizlerini nasıl yöneteceğini yeniden planladığı, halkı, emeği ve doğayı bir kez daha sömürmek için giydiği yeşil bir kostümdür. Ve bu yasa, işte bu kostümün kalıbıdır.
Uzun zamandır doğayı savunan mücadelelerin içindeyim. Vadisinde HES’e direnen kadınlardan, madenle zehirlenen köylülere, betonlaşan yaylalardan toprağını kaybeden çiftçilere kadar tanıklık ettiklerim, bana sadece bir çevre yıkımı değil; bir sınıf yıkımını gösterdi.
Bu yüzden meseleye sadece doğa meselesi olarak değil, sınıf savaşı olarak bakıyorum. Çünkü doğaya yapılan her saldırının arkasında bir “birikim rejimi” vardır. Ve o rejimin adı, kapitalizmdir.
Bugün “yeşil dönüşüm” diye pazarlanan şey, aslında kapitalizmin ömrünü uzatmak için bulduğu yeni sömürü yollarıdır.
Güneş panelleri, elektrikli arabalar, karbon borsaları, iklim fonları… Bunların her biri yeni bir meta, yeni bir rant alanı, yeni bir kredi tuzağıdır. Tohumdan elektriğe, vadiden göğe kadar her şeyi piyasaya sokmaya çalışan bir düzenin, “doğa dostu” olması mümkün müdür?
Karbon salımı üzerinden kurulan iklim anlatısı, sadece teknik bir sorunmuş gibi sunuluyor. Oysa enerji üretiminin ardındaki verimsizlik, atık ısı, ısı kirliliği, maden yağmaları, toprağın tükenişi hiçbir zaman konuşulmuyor. Çünkü onlar “hesaba dahil edilmeyen zararlar”. Oysa biz biliyoruz: Görünmeyen ısı, görünmeyen felakettir.
Bugün Afrika’nın lityumunu, Kongo’nun kobaltını, Şili’nin madenlerini sömürerek kurulan bu “temiz enerji” zinciri; tam da Ruy Mauro Marini’nin “süper sömürü” dediği şeyin yeni biçimidir.
Merkez ülkeler refahını artırmak için çevre ülkelerin hem doğasını hem emeğini öldürüyor. Türkiye de bu zincirin hem maden sahası, hem montaj üssü, hem de krediyle dizayn edilen taşeronudur.
Şimdi bir de “adil geçiş” diye bir kavram dayatılıyor. İddiaya göre bu yeşil dönüşüm istihdam yaratacak, işçiyi koruyacak, doğayı kurtaracak. Ama kime sordular? Hangi köylü, hangi işçi karar süreçlerinde yer aldı? Hangi yerel halk, projenin ortağı oldu? Aksine her şey tepeden dayatıldı. Kamusal değil, kurumsal bir geçiş bu. Adil değil, aldatıcı bir geçiştir bu.
Karadeniz’de, Ege’de, İç Anadolu’da HES’lerle, GES’lerle, nükleerle, RES’lerle halkın yaşam alanları parça parça sökülüyor. Ama bunu öyle güzel pazarlıyorlar ki, karşı çıkan doğa savunucularına “ilerleme düşmanı” diyorlar. Ne garip değil mi? Doğaya rağmen doğa kurtarma projeleri yürütülüyor.
İşte tam da bu yüzden, mücadelemiz sadece çevreci bir tepki değil; devrimci bir duruştur. Biz kapitalizmin doğayı kurtaramayacağını biliyoruz. Çünkü onu yok eden, zaten kapitalizmin kendisi. Biz, doğayı korumakla kalamayız. Aynı anda emeği de savunmalıyız. Aynı anda çocuğun nefesini, toprağın döngüsünü, kadının suyunu da savunmalıyız.
Marx’ın dediği gibi: “Kapitalist üretim, yalnızca işçiyi değil, toprağı da sömürür. Her ikisini de verimsizleştirir.” Bu nedenle bizim mücadelemiz, sadece doğaya değil, insana da yöneliktir. Çünkü doğayla birlikte insanı özgürleştirmeyen hiçbir dönüşüm gerçek değildir.
Bugün vadisini savunan kadın, geleceği savunuyordur. Yalnızca suyu değil, geleceğin hakikatini koruyordur. Çünkü bu bir çevre meselesi değil; sınıf mücadelesidir.
Ve biz, bu mücadelenin doğrudan tarafıyız.











