“BM arşivlerinde yer alan iki mektup, mazlum halkların çıkar söz konusu olduğunda nasıl bölündüğünü ortaya koyuyor; Kürtlerin statüsüzlüğü sürerken, Filistin’in ve Müslüman ülkelerin Uygur ve Kürt meselesindeki sessizliği, mazlumlar arasındaki en sert çelişkilerden birini gözler önüne seriyor.”
Filistin ve Kürdistan Arasındaki Kıyasın Değişen Çerçevesi
Filistin ve Kürdistan meseleleri, tarih boyunca işgal, sürgün ve inkâr deneyimleriyle yan yana anılmış, bu benzerlikler çoğu zaman kıyaslamaların temelini oluşturmuştur; ne var ki bu kıyasın öncülüğünü uzun yıllar boyunca Kürtler üstlenmiş, çünkü Müslüman dünyanın Kürtlere yönelik ikiyüzlü ve çifte standartlı yaklaşımı, en berrak biçimde ancak Filistin meselesi üzerinden teşhir edilebilmiştir. Hamas’ın 7 Ekim saldırısı ise bu tabloya
yeni bir boyut eklemiş, yalnızca İsrail-Filistin çatışmasının seyrini değil, aynı zamanda Kürtlerin Ortadoğu’daki yerini, ihtimallerini ve ittifak arayışlarını da yeniden tanımlayan bir dönüm noktasına dönüşmüştür.
Bugün Suriye’de Kürtlerin statü elde etme ihtimali, bölgedeki güç dengelerinin en kritik meselelerinden biri olarak masada durmaktadır; bu bağlamda, Kürtlerin ezici çoğunluğu hâlâ Filistin’in yanında saf tutarken, içlerinde aydın, yazar ve aktivistlerin de bulunduğu—ve özellikle PAKURD’un kurucusu İbrahim Halil Baran ile ekibinin
öncülüğünü yaptığı—bir kesim, Rojava’nın kendi geleceğini güvenceye almak adına İsrail’le ittifaka yönelmesi gerektiğini açıkça dile getirmektedir.
Türkiye ise bu ihtimali, bölgesel hesaplarının bütün dokusunu sarsacak bir kâbus olarak görmeye devam etmekte; PKK’nin silah bırakmasının ardından Rojava’daki Kürtleri de etkisizleştirmek amacıyla askerî, siyasî ve ideolojik tüm araçları devreye sokmakta; bir yandan “Büyük İsrail Projesi” gibi komplo merkezli argümanlarla kamuoyunu
şekillendirmeye çalışırken, diğer yandan çoktan tanıdığı ve güçlü ekonomik-siyasî bağlar kurduğu İsrail gerçeğini görünmez kılarak, bu propagandayı özellikle Kürtlerin zihinlerinde meşrulaştırmayı başarmaktadır.
Böylesi bir çelişki içerisinde, statüsüzlüğün ağırlığını her gün bedeninde taşıyan Kürtlerin geniş kesimleri, kendi halklarının sürgün, zindan ve katliam tecrübelerine rağmen hâlâ Filistin’i “öncelikli mesele” olarak görmeye devam etmekte; Diyarbakır surlarına Hamas liderlerinin posterleri asılmakta, Türkiye’deki en büyük Filistin mitingleri
yine Diyarbakır’da düzenlenmekte ve bütün bunların öncülüğünü, bizzat Kürtlerin
oylarıyla varlık kazanan siyasetçiler üstlenmektedir. Buna karşılık İsrail’le ittifakı savunan Kürtler, en sert ithamlara, en ağır linçlere maruz bırakılmakta; kimi Kürt imamlar “Filistin için bir broşür dağıtmak bile cihattır” fetvaları verirken, kimi aydınlar “Filistin davasını savunmayanın imanı yoktur” hükmüne varmakta, kimileri ise “Türk savunma sanayi geliştikçe seviniyorum” diyerek kendi halkına yönelik körlüğünü, Filistin için sergilenen fedakârlıkla perçinlemektedir.
Bu paradoks, sömürge psikolojisinin en çıplak yansımasıdır: kendi milletinin varlık mücadelesine karşı kör ve acımasız, fakat başkalarının meselesine karşı ölçüsüz fedakâr. Aynı zamanda, Türk devletinin manipülasyon gücünün derinliğini de sergilemektedir. Ve unutulmamalıdır ki İsrail’le ittifak arayışları Filistin’e karşı değil;
Kürtlerin, yüzyıl aradan sonra ilk kez bu denli somut biçimde ortaya çıkan statü ihtimalini
gerçekleştirme arzusundan doğmaktadır.
BM’den İki Mektup: Sessiz Geçilen Skandal
Uluslararası ilişkilerde ahlaki ilkeler çoğu kez yerini çıplak çıkarlara bırakır; kimileri daha fazla güç devşirmek için, kimileri ise yalnızca varlığını sürdürebilmek için bu tercihi yapar. Bunun en çarpıcı ve en öğretici örneklerinden biri, 2019 Temmuz’unda Birleşmiş Milletler’in koridorlarında yaşanmıştır.
8 Temmuz 2019’da Batılı, liberal devletlerin imzasıyla yayımlanan mektup, Çin’in toplama kamplarında kimlikleri silinen, zorla çalıştırılan ve ağır baskılara maruz kalan Uygurların dramını kınıyor; insan haklarını merkeze alıyordu. Ancak yalnızca dört gün sonra, 12 Temmuz 2019’da, bu kez 50 devletin imzasını taşıyan başka bir metin
yayımlandı. Bu ikinci mektup, Çin’in “terörle mücadelesine” destek veriyor, böylelikle Uygurları fiilen “terörist” kategorisine dâhil ediyordu.
Bu iki metin, Birleşmiş Milletler arşivlerinde yan yana duruyor: biri mazlumların çığlığını duyuran bir belge, diğeri aynı çığlığı susturan bir mühür. Ve bu ikinci mektubun imzacıları arasında 23 Müslüman ülkenin bulunması, tarihe kazınmış en keskin çelişkilerden biridir. Komünist Çin’in yanında saf tutan bu ülkeler, Müslüman kardeşlerinin karşısında yer almışlardır.
Bu ikiyüzlülük yalnızca siyasî bir not olarak kalmamış, akademinin de merceğine girmiştir. Brezilya’daki Federal Santa Maria Üniversitesi’nden bir grup araştırmacı, bu tavrı tarihsel bir vaka olarak ele almış, 2021 yılında yayımladıkları “Çin’in Sincan’daki Uygur Politikalarına Müslüman Ülkelerin Desteğini Anlamak: Niteliksel Karşılaştırmalı Bir Analiz” başlıklı çalışmalarıyla, Müslüman ülkelerin “mazlum kardeşliği” söylemlerinin ne kadar kırılgan, çıkar merkezli ve oportünist olduğunu bilimsel verilerle gözler önüne sermiştir.
Ve bütün bu skandalın en acı, en sarsıcı tarafı şudur: İkinci mektubun imzacıları arasında Yemen ile birlikte Filistin’in de bulunması. Kendi işgalini sürekli gündemde tutan, mazlumiyetin sembolü olarak dünyaya sunulan Filistin’in, başka bir mazlumu—Uygurları—yok sayarak Çin’in yanında saf tutması, mazlumlar arasındaki
çelişkilerin en dramatik ve unutulmaz örneği olmuştur.
Türkiye’nin ana akım medyası ise bu skandalı ya görmezden gelmiş ya da küçük notlarla geçiştirmiştir. Çünkü Türkiye’de İslamcı kamuoyunun gözünde Filistin, eleştiriden muaf kılınmış, adeta kutsal bir tabuya dönüştürülmüştür.
Filistin’in Kör Noktasında Kürtler
Bu çelişkilerin Kürtler açısından nasıl tezahür ettiğine bakıldığında tablo daha da dramatikleşmektedir. Saddam Hüseyin döneminde Halepçe Katliamı ve Enfal Operasyonları sırasında, Filistin yönetiminin açıkça Saddam’ın yanında yer aldığı, hatta Filistinli gerillaların Kürtlere karşı yürütülen soykırım sürecinde fiilen bulunduğu artık
tarihî bir hakikattir. Yüz binlerce Kürt, bu ihanetin gölgesinde yaşamını yitirmiştir.
Bugün ise Filistin yönetimi, Türkiye’nin hem kendi sınırları içinde hem de Suriye’de Kürtlere karşı yürüttüğü politikalara sessiz kalarak fiilen bu zulmün yanında durmaktadır. 2018’de Türkiye’nin Afrin’e yönelik operasyonu sırasında yüz binlerce Kürt sürgün edilmiş, boşaltılan evlere Gazze’den getirilen Filistinli aileler yerleştirilmiştir. İsrailli yerleşimcilerce evlerinden çıkarılan Filistinlilerin, Kürtlerin boşaltılmış evlerine yerleşmeyi içlerine sindirmesi, mazlumiyetin evrensel bir ahlaka dönüşmediğini, bilakis çıkar ve fırsatlara bağlı kaldığını gözler önüne sermektedir.
Uygurlar ve Çeçenler’in Çelişkileri
Uygurlar, Filistin’in Çin politikalarını destekleyen açıklamalarına tepki göstermiştir. Ancak aynı Uygurlar, Suriye iç savaşında cihatçı gruplar içinde, hatta IŞİD’in saflarında Kürtlere karşı savaşmaktan geri durmamıştır. Çeçen gruplar da benzer bir biçimde, destek vermek bir yana Kürtlerin karşısına dikilmişlerdir.
Mesele onları suçlamak değildir; her halk kendi özgül koşulları içinde var olabilmek için böyle çelişkili tutumlar sergileyebilir. Ancak dikkat çekici olan, iman, ahlak ve erdem beklentisinin yalnızca Kürtlerden talep edilmesidir. Herkes için çıkarını gözetmek meşru kabul edilirken, Kürtlerin aynı yolu seçmesi ‘haram, günah, vicdansızlık ve erdemsizlik’ vs. olarak damgalanmaktadır.
Üstelik Uygurların, Filistinlilerin ya da Çeçenlerin aksine, Kürtlerin ertelenemez bir ihtiyacı vardır: statü. 40 milyonu aşkın nüfusa rağmen Kürtler ne BM’de, ne AB’de, ne NATO’da, ne de İslam İşbirliği Teşkilatı’nda temsil edilmektedir; dilleri ve kimlikleri hâlen resmî tanınırlıktan yoksundur. Statüsüz bir millet, bırakın topraklarının zenginliklerinden yararlanmayı, kendi şarkılarına bile sahip çıkamaz, onları özgürce söyleyemez.
Velhasıl: Kaybedecek Bir Yüzyıl Daha Yok!
Ortada artık saklanamayacak bir hakikat vardır: Kürtlerin önündeki tarihsel görev, kendilerine dayatılan çifte standardı reddetmek ve kendi varlıklarını önceleyen stratejik adımlar atmaktır. Bugün Kürtler için süreç tarihsel bir fırsat sunmaktadır. İsrail, Amerika yahut başka bir güç… Kim Kürtleri statüsüzlükten kurtaracaksa, onunla işbirliği
yapılmalıdır.
Eğer Türkiye buna talipse, onun da yeri başımızın üstündedir.
Ya bu fırsatla statü kazanılacak ya da Kürtler bütünüyle silinme tehlikesiyle yüz yüze kalacaktır.
Kaybedecek bir yüzyılımız daha yoktur!













Yazıyı okuduktan sonra, bu konuda sadece Kürdistanlı kadınlar konuşsun dedim. Tespitler kusursuz, mantık, vijdan, adalet örgüsü mukemmel. Bir Kürt olarak yazara teşekkür ederim..