Eskiden, Amerika’daki okullara yapılan saldırıları öğrenirdik haber kanallarından. Dehşet içinde izler ama dehşeti yaşamazdık. Bizde böyle şeyler olmadığına şükrederdik belki de. Şimdiyse okul baskınlarının yarattığı dehşeti iliklerimize kadar hissetmekle kalmıyor, yaşıyoruz.
Daha önce yabancısı olduğumuz okul baskınlarının tam ortasında bulunduğumuz şu günlerde tepkiler yükseliyor. Sorumlular aranıyor öfkeyle. Filmin başından beri uyuyup sonunda gözlerini açan bir izleyici gibi soruyoruz: “Nasıl oldu da yaşandı bu?”, “Ne ara bu hale geldik?”
Ne ara bu hale geldiğimizin farkında olmayanlara küçük bir hatırlatma yapayım. Mevzu 2000’lerde başlıyor ama merak etmeyin sizi o günlere götürmeyeceğim. Siyasilerin “münferit olay” olarak adlandırdığı birkaç örnek vermekle yetineceğim.
Öğretmenlere ülke genelinde iş bıraktıran ilk olay İbrahim Oktugan cinayeti (7 Mayıs 2024). Müdür, makam odasında disiplin sorunları olan bir öğrenci tarafından vurularak öldürüldü.
Çok değil, geçtiğimiz martta Fatma Nur Çelik’in yaşamını yitirdiği saldırıda iki öğrenci de yaralandı. Saldırgan ifadesinde, “Bir husumetimiz yoktu. Rastgele bıçakladım.” dedi.
14 ve 15 Nisan’da gerçekleştirilen saldırılarda ise saldırganlar hariç dokuz kişi hayatını kaybetti, yirmi sekiz kişi yaralandı.
Sokak cinayetlerine gelince üzerinde en çok konuşulan Ahmet Minguzzi cinayeti oldu. Ama Minguzzi tek değil. Son yıllarda sokakta çeşitli şekillerde öldürülen ya da ağır yaralanmalara maruz bırakılan gençlere sık sık rastlıyoruz. Bunların ortak özelliği, faillerin de kurbanların da çocuk yaşta olması.
Böyle bir şiddet birdenbire ortaya çıkmıyor tabii. Her biri kendinden sonrakine kapı açıyor. Okullarda ya da dışarıda üretiliyor. Akran zorbalığı, şiddetin en erken üretim aşaması. Yapılan araştırmalara göre ülkemizde her yedi çocuktan biri “alay etme, dışlama, korkutma, itip kakma…” gibi zorbalıklarla karşı karşıya kalıyor.
Bu zorbalıkları çocuklar üretmiyor, devralıyorlar. Öncelikle aileden, sonra çevreden, ekranlardan, siyasetten… Yani balık baştan kokuyor.
Hukukun etkisiz kılındığı, değerlerin yıpratıldığı, ahlaki çöküşün derinleştiği bir girdapta toplum, kendi gençlerini yutuyor. Bir zamanlar “bütünleşme”nin ifadesi olan toplum; şimdi parçalanan, bölünen bir yapıyı temsil ediyor.
Bu çocukların elindeki silahlar, kustukları öfke… Hepsi bu çürümenin yansıması.
Değerlerin aşındığı, aile bağlarının zayıfladığı, okulun sadece bir binaya dönüştüğü bu düzende gençleri geleceğe taşıyacak sağlam bir yapı bir türlü kurulamıyor.
Koskoca bir denizin ortasında pusulasız bırakılıyorlar.
Ama asıl mesele pusulasız kalmaları değil; çocukluklarını bırakıp, öfkeyi pusula edinerek yol almaya çalışmaları.
Yalnızlar. Yönsüz ve amaçsızlar.
Sistemin koyduğu “başarı ve güç sahibi olma” hedeflerine ulaşmalarını sağlayacak meşru araçlara (nitelikli eğitim, adaletli sosyal yapı, iyi bir aile ortamı, fırsat eşitliği…) sahip değiller. Bu da onlarda derin bir hayal kırıklığı ve dışlanmışlık hissi yaratıyor. Bunun panzehri olarak dijital dünyanın karanlık, dar odalarına sığınıyorlar. Bu odalarda bambaşka kimliklere bürünüyorlar. Karanlık, onlara meşru yollardan kanıtlayamadıkları varlıklarını, gayrimeşru yollarla kanıtlama fırsatı sunuyor. Böylece toplumun ortak değerlerinden kopup algoritmaların ördüğü o meşhur “yankı odaları”na hapsoluyorlar. Şiddetin çözüm, sapkınlığın kahramanlık olarak görüldüğü bu izolasyon hücrelerinde sadece kendi öfkelerini duyan, kendi nefretlerinin yankısıyla beslenen birer dijital mahkûm haline geliyorlar.
Peki, gençleri bu girdaptan nasıl kurtaracağız?
Yaşadığımız bu olaylarda insanlar çoğunlukla aileyi, oyunları, dizileri suçlasa da bunlar tek başına böyle bir yıkıma neden olabilecek etkiye sahip değil. Şiddet, daha çok bunların toplamı: Sevgisiz aile+ adaletsiz sosyoekonomik yapı+ oyunlar+ diziler…
Sorunu sadece bu toplam üzerinden çözmeye çalışmak bugün toplumun geneline hâkim olan geleceksizlik ve güvensizlik hissinin yarattığı gizli ama çok büyük öfkeyi görmezden gelmek olur. Artık gözümüzü sadece suçluya değil, toplumsal değişmenin kendisine dikmek zorundayız. Tek tek bireylerin değil, bir bütün olarak toplumun zihniyeti değişmediği sürece denizin ortasında pusulasız bıraktığımız gençlerin gerçekleştireceği tek eylem şiddet olacaktır.
Ahlaki yoksunluğun yaşandığı, bireylerin hızla yabancılaştığı, aidiyet duygusunun zedelendiği bir toplumda kendi karanlığımızla yüzleşmeden çocuklarımızın ruhlarındaki karanlığı aydınlatmamız mümkün olmayacaktır.











