Korkut Akın
Bizim Çocuklar
“Baldırıçıplaklar-1, On Gün Ayakta” için şöyle yazmışım: “Taşrada yaşananlar daha bir farklıdır büyük kentlerde yaşananlardan. Herkes birbirini tanır, bilir, ilişkisi vardır az ya da çok, buna da bağlı olarak utanır, üzülür, kaygılanır… tabii, insanlıktan nasibini almışsa. Biraz daha da zordur; insanlar sizi muhakkak görür, bilir, haber alır bir şekilde, legalsinizdir yani.” (https://siyasihaber9.org/baldiriciplaklar-on-gun-ayakta/)
İşte, o anıların devamını, bir başka deyişle gelişiminden başlayarak, “bizim çocuklar”ın düşüncelerini de toplayarak yazmış Recep Kaygusuz. Bir taşra kasabası olsa da gerek verimli toprakları, gerek tütün ve tuğla fabrikaları, gerekse gelişmiş hayvancılığıyla önemli bir merkezdir Bafra. Ülkücülerin ele geçirmeye çalıştığı, Devrimcilerin vermemek için direndiği, buna da bağlı olarak sürekli çatışmanın yaşandığı, sürekli gerilimin insanın üzerine geldiği bir merkez… Devlet destekli olunca -zaten silah kuşanmanın bir gelenek olduğu bu yörede- faşistler gemi azıya alıp birçok devrimciyi katlettiler. Elinizle polise teslim edilenler bile serbest bırakıldı o dönem.
İşte, öylesi bir merkezde sadece antifaşist mücadele değil, sendikalaşma, memur örgütlenmeleri ve köylü ilişkileri sürdüren devrimcilerin yaşadıkları anlatılıyor.
İçi seni dışı beni yakar!
Hepimizin bildiği gibi devrimciler de kendi aralarında bölünmüş, neredeyse birbirlerine düşman kesilmişlerdi. Bu bilinen bir gerçek, ama aynı grubun içinde söz sahibi olan -haydi, gelin biraz yumuşak tanımlayalım- sekterler birçok şeyi ya da bir çuval inciri berbat ettiler.
Recep Kaygusuz, avukat olarak, doğudan batıya Karadeniz bölgesinde, nerede bir kuş uçsa haberi olan, bilgisi olan biriydi. Ortağı Yaşar Gökşen ile (ki, hâlâ birlikteler) “çantayı kapan” soluğu mahkemede, savunmada alıyordu. Canla başla savunuyorlardı devrimci gençleri, dernekleri, sendikaları… Kaygusuz, bir dönem DİSK’in Bölge Temsilciliğini, Keramik-İş Sendikasında çalıştığını da anlatıyor.
Tünelin ucundaki…
10’li yılların başından sonuna kadar yükselen devrimci dalga hem insanları sarmış hem de egemen erkin gözünü korkutmuştur. Bir şeyler yapmanın gerekliliğini, zorunluluğunu kendi omuzlarında hisseden Recep Kaygusuz ile Yaşar Gökşen, Baro’ya, artık avukatlık yapmayacaklarını, sınıfa giderek onların mücadelesine katılacaklarını bildirir, ancak kararlarını uygulamaya koyamadan 12 Eylül gelir.
12 Eylül sabahı, daha gün doğmamışken karılırcasına çalınan kapı, hiç de hayra alamet değildir, ama yine de kapıyı açmak gerekir… İçten içe, neden herkesin bildiği bir evde halen kaldıklarına hayıflanarak açar kapıyı Kaygusuz. Karşısında “Patron” diye hitap ettiği kayınpederi vardır ve darbe haberini verir. Kader ağlarını örecektir örmesine de, Mete Vural daha iki yaşındadır. Eşi Hürriyet Çoban Kaygusuz ve oğulları ile İstanbul yoluna düşerler. Sonrasında yaşananları kitaptan okuyun, ama ilk çaldıkları kapının arkasında bir merkez komite olduğunu görünce küçük dilini yutar Recep Kaygusuz… Doluya koysanız almayacak, boşa koysanız dolmayacak bir durumdur. Hepsi kaçaktır ama en bilinen evdedirler. Devlet de o kadar yetkin değildir besbelli…
Mahkeme salonunda…
Yaşamının en ağır travmasını geçirdiği dava ise 3. Ordu Komutanlığı Sıkıyönetim Askeri Mahkemesinde, kendisinin de sanığı olduğu “Samsun Kurtuluş Davası”dır. Tutuksuz olarak sadece kendisinin katıldığı, 166 sanıklı Erzincan’daki son savunmaların yapıldığı duruşmada 8 tutuklu sanık ile mahkeme heyetinden başka kimse yoktur. Avukatlar katılmamıştı bu son duruşmaya… Oysa mahkeme heyeti değişmişti ve ertesi gün ayrılacaklardı. Ülkenin gündemi de farklıydı artık, yaşam daha bir esnemiş ve hayali cezalar kesilmeyecekti… O son gün, o son duruşmada avukatlar yer alsaydı o oturumda, belki de tutukluların salınmasının yanı sıra ceza da almayacaktı kimse.
Ancak filmlerde olur böylesi…
Yeşilçam filmlerinde rastlanan bir film öyküsü gibidir yaşanan. Kimseyi inandıramadığınız gibi izleyici de bulamazsınız, ama ayniyle vaki.
Kaçaklık günlerinde, akrabası da olan bir trafik polisi askerlerin kurşunuyla ağır yaralanır. Haber alır almaz hastaneye gidecektir, kendi durumunu unutup. Askeri yetkili, kadın arkadaşının arabasına ceza yazıldığı için, trafik polislerine ceza vermek ister ve emrindeki takıma “kurşunla” emri verir. Olan polislere olmuştur. Tabii ki, olay sümen altı edilir hemen. 12 Eylül neydi, ne olmuştu diyenlere verilecek en iyi yanıttır bu.
Kuzu ama inat Recep…
Çocukluğundan beri sakindir aslında, vara yoğu bağırıp çağırmaz, sinirlense de kimseye göstermez… Sevinci hariç, sevindiğinde gözlerinin içi güler. Köyde adı “Kuzu Recep”e çıkmıştır, anası ise “inat” der, kararlılığını bildiğinden.
İşkencede, gözbağı biraz gevşeyip de sorgucu(!?)sunun tam önünde ayaklarını açmış durduğunu görünce, kollarından tutanlardan da güç alarak olanca kuvvetiyle bir tekme sallar: Tam isabet. Sonradan bedelini çok ağır ödese de bu tekmenin keyfi her şeye yeterdir besbelli.
… sonrası
Yıllar yılları kovalar, o çok sevdiği eşini, oğlunu yitirir, ama her fırsatta yaşadıklarının unutulmasına izin vermemek için yazar. Ulaşabildikleriyle konuşur, yazışır, sorar… yeter ki yanlış bir şey olmasın, eksik bir şey kalmasın çünkü bu yazılanlardan yola çıkacaktır mücadeleye katılanlar.
Doğruya en yakın gruptur Kurtuluş, antifaşist, antiemperyalist, antişövenist ilkeler çerçevesinde, birlikteliği, dayanışmayı öne çıkararak on binleri toplayan… Şimdi olsa yine aynı duyguları taşır, aynı düşünceleri paylaşır, yine devrim için mücadele eder. Düşünceler ve duygular doğru olsa da doğru yönetilmiş midir bu süreç? Kim nerede haklıdır, kim nerede yanlış yapmıştır? Buradaki “kim” grup, teşkilat, örgüt hatta parti olarak ele alınmalıdır.
Kitabı ticari bir meta olarak görmeyen Recep Kaygusuz, kitapçıların büyük yayınevleri tarafından yayımlanmayan kitaplarını raflara çıkarmamasına tepki olarak, okurla birebir iletişim kurarak anlatılanın bir dönemin tarihi olduğunu, ayrıntılarda saklı önemli konulara ulaşmasının gerekli olduğunu düşündüğü için aktif dağıtımla ulaştırıyor kitaplarını. Ederi mi? Kadim okurlar bilir, eskiden kitapların üzerinde fiyat yerine “hediyesi” yazardı. Hediyesi dayanışma ve bağış… Okur kendi durumunu, gücünü bilerek belirler onu da…
Recep Kaygusuz, şiirleriyle bezemiş kitabını… Pencere adıyla bir şiir kitabı da var, ayrıca. Şimdi yazarken aklıma gelen, Adnan Yücel’den, belleğimize mıh gibi çakılmış iki dizeyle bitireyim…
“bitmedi daha sürüyor o kavga
ve sürecek
yeryüzü aşkın yüzü oluncaya dek!”
(İsteme adresi: Söğütlüçeşme Caddesi, Abdullah Uzlar İş Merkezi 92-94, Kat 2, Daire 63, Kadıköy/İstanbul… 0532 202 45 55
metevkaygusuz@gmail.com)
Baldırıçıplaklar-2, Bizim Çocuklar
Recep Kaygusuz
Anı
Kendi yayını
Mayıs 2023, 360 s.






