Bir Cazroman: Yeraltısakinleri

Amerika’nın en -hatta tek- güzel yanı sineması ve cazıdır bence. 1950’li yıllarda, mutlak galip ve ‘herşeyekadir’ Amerika’nın şişirip dünyaya saldığı Amerikan rüyası balonunu patlatmaya yeltenen ve “Beat Kuşağı” denen birtakım ‘serseriler’, ‘kendini bilmezler’ türemişti. Bu kuşağın öncü yazarı Jack Kerouac’ın ‘Yeraltısakinleri’ adlı bir romanı Türkiye’de, Zeynep Demirsü’nün çevirisiyle çıktı.

Değiştirilen isimler sayılmazsa tamamen otobiyografik olan bu romanda Kerouac, yeraltısakinleri adını verdiği, cinsel özgürlük, uyuşturucu ve ‘nerde akşam orda sabah’ bir yaşamla karakterize Beat kuşağında geçen bir öykü anlatıyor bize. Bunu duyanların aklına hemen, bir fırlamanın zıpırlıklarının sıralandığı, ülkemize gelen hippi turistlerde tanık olduğumuz, sizinle sanki size değil de sizin ötenizde bir yerlere bakarmış gibi konuşan asosyal ve sevimsiz insanlarla dolu bir romanın geldiğine bahse girerim. Ama tam tersi; insan hallerinin, insan sıcağının bu kadar hissedildiği roman azdır bence. Bir kere, kesinlikle bir hüzün var yeraltısakinlerinin, herkesin göz ucuyla  baktığı ve köşe bucak kaçtığı bu, gencecik yaşlarda bile kendi ayaklarının üstünde durmayı başaran, hayatta pişmiş, hatta dibi tutmuş insanların eğlenmelerinde, gırgır geçmelerinde, sevişmelerinde, esrar alemlerinde.  

Romanın çok ilginç bir konusu yok; bir aşk öyküsü bu. Kerouac, yani kitaptaki adıyla Leo (Kerouac’ın babasının adıdır bu) yeraltısakinlerinin bir partisindeyken (fonda hep caz çalıyor sanki) Mardou Fox adlı, annesi zenci babası Kızılderili, minnacık bir ‘Negro’ kadınla karşılaşıyor, “Onunla hemhal olmalıyım” deyip kızı ‘tavlama’ya çalışıyor ama kız, kafası hep ondan kaçanlarda, hatta onu reddeden, bozum edenlerde, psikiyatrik tedaviye muhtaç, tuhaf bir karaderili. Leo, kızı bir şekilde ‘tavlıyor’; sevişiyorlar, konuşuyorlar, birbirlerine yaralı çocukluklarından söz ediyorlar, birlikte partilere gidiyorlar, kafayı çekip dağıtıyorlar, Leo birtakım erkeklerle de birtakım ilişkilere giriyor, Mardou’ya birtakım erkekler asılıyor, birbirlerini kıskanıyorlar falan ve her daim zilzurna biseksüel Leo’yla, her önüne gelenin ‘sulandığı’ ve özgür takılmak isteyen Mardou nihayet ayrılıyor. . . Ve fonda hep caz çalıyor sanki.

Ama bu romanı mükemmel kılan şey konusu değil tabii; paraya, yani “kim kimin ve neyin sahibi” oyununu bulanların icadı bir aracın egemen olduğu düzene başkaldırının, sokak dilinin, insanın üstüne gelen, in gibi daracık sefil evlerin leş gibi yataklarında tedirgin sevişmelerin, çıplak tene değen çıplak göğüslerin, argonun en bayağısının bok içinde parıldayan şiiri. Ve fonda hep caz çalıyor sanki; bazen bangır bangır, bazen hüzünlü, her şeye ruhunu veren bir caz; Charlie Parker, Dizzy Gillespie, Miles Davis, Thelonius Monk ve Wes Montgomery. Ve gerilerde bir yerlerde Rimbaud, Verlaine, Poe, Faulkner, Baudelaire ve Proust’un bir an görünüp kaybolan hayaletleri. ‘Cank’la (yani keş argosunda genel olarak uyuşturucuyla) buğulanmış ‘flash-back’ler ve Leo’nun hep aklını kurcalayan ve kimi zaman Mardou’yu bunaltan romanüstü gölge Wilhelm Reich’ın cinsellik teorileri ve fonda hep caz çalıyor sanki.

Ve Kerouac’ın kendine karşı çok acımasız eleştirileri, erkek-egosunun ilkellik ve bencillikleri, sevgilisinin deri renginden ötürü birtakım takıntıları, insan gerçeği karşısında yüz kızartıcı çıkan, insanın içini yakan, sanki bir boşluktan düşermiş duygusu yaşatan önyargılar. Ve fonda hep caz çalıyor sanki.

Romanda derinlemesine psikolojik tahliller yok, derin hiçbir şey yok zaten. İnsan anlatımları yüzeysel, günlük yaşantılardan ibaret. Hemen hemen hiç kimsenin ruhsal dünyasından derinlemesine söz edilmiyor.

Kalabalık bir metroda, bulanık bir objektifle çekilmiş, yüzlere şöyle bir değip geçiveren vızır vızır bir film gibi. Ama cazda hiçbir zaman öylesine uzun hikâyeler olmaz zaten. Evet fonda hep caz çalıyormuş gibi bir duygu veriyor; bir cazroman bu. Kahramanları da, pop müzisyenlerinin aksine, pek fiyakalı, gürültücü ve göze batan kişiler olmayan, kendi havasında, kafası meşgul ve bulundukları yerden uzakta, başka yerlerdeymiş gibi duran caz müzisyenlerine benziyorlar. Bir caz gibi doğaçlama bir  şekilde sürüp gidiyor roman. Hatta yazar bunu kahramanlarından birinin ağzından söylüyor:

(. . .) “Beklenmedik bir anda, hiç düşünmeden yazmış olsaydın ben de muhteşem derdim”. “Ama öyle yazdım, zihnimden dışarı taşıverdi ve ben de kâğıda döktüm. Planlanmış gibi duruyor ama öyle değil; pat diye bir anda geliverdi, aynı senin dediğin gibi spontane bir vizyondu!” (. . .)

Aralarında William Burroughs, Allen Ginsberg, Lawrence Ferlinghetti, Neil Cassady, Gregory Corso’nun bulunduğu Beat kuşağı yazarlarının babası diye bilinmesine karşın bu nitelemeye karşı çıkan (ve birinde “ben Beatnik değil Katolik’im” diyen) Kerouac, uyumsuzluğu ve spontan yaratıcılığı yüceltmiş, kendi yazım tekniğini bilinç akımına benzer bir tarz olan, serbest akan spontan düzyazı diye nitelemiştir (daktiloya yeni kağıt koymak için duraklamasın diye rulo kağıt takması bu yüzden herhalde). O bir ikonoklasttır. Amerikan rüyasına nanik yapmakla kalmamış, edebiyat mitine de saldırmış, kurguya, okuru tavlamak için tasarlanmış her türlü numaraya karşı çıkmıştır. Onun yazım tekniğinin en önemli niteliklerinden biri, cazdan ve Budist meditasyon tekniğinden aldığı “nefes ilkesi”dir ve kullandığı sözcüklerde gayet belirgin bir caz ritmi vardır. Yazarlara, “Hayatınıza aşık olun,” diyordu Kerouac, “hissettiğiniz şey kendi biçimini bulur”. “Gerçekten olmuş şeyler dışında şiire yer yok”; “Ebediyen kaybetmeyi kabullenin”; “İnsanların dile getirilmez düşlerini yazın”; “Edebiyatı, grameri, cümle kuruluş kurallarını bir kenara bırakın, içinizde titreşeni, iç monologlardaki, dünyanın gerçek hikâyesini yazın”; “Kendinize hatırlatmak ve kendinizi hayrete düşürmek için yazın”; “Zihninizde zaten varolan akışın taslağını yapmak için yazın”.

‘İçidışıbir’liğin peygamberi Kerouac ve tüm Beat yazarları bir tür karşı-edebiyat, karşı-kültürdü ve bu hem en dipte hem de gözü yıldızlarda bohem hedonistler kendilerinden sonra gelen Bob Dylan, Tom Robbins, Haruki Murakami, Thomas Pynchon, Will Clarke gibi birçok yazarı, Rock’n Roll akımını, hippi hareketini derinden etkiledi.

Eleştirmenlere göre, ‘Yeraltısakinleri’ Kerouac’ın serbest akan spontan düzyazı yönteminin en güzel örneğidir. Aynı zamanda iyi bir şair olan, Budizm’e ve Doğu kültürlerine büyük ilgi duyan Kerouac, Amerikan haikusunda yeni bir anlayış yaratmıştır.

“Benim sevdiğim insanlar sadece delilerdir;” diyordu Kerouac, “yaşamak için delirenler, konuşmak için delirenler, her şeyi birden arzulayanlar, hiçbir zaman esnemeyen ya da sıradan bir şey söylemeyenler, ama sarı bir Roma mumu gibi yanan, yanan, yananlar; yıldızların arasında birer havai fişek gibi patlayanlardır.”

Kökenleri Brötonlara, Keltlere ve Kızılderililere dek uzanan, Quebecli bir Fransız Kanadalı, yani bir göçmen olan Kerouac İngilizceyi sonradan, Massachusetts’de okula başladığı zaman öğrendi ve hayatı boyunca hep nereye ait olduğunu aradı. Uyumsuzluk ve sosyal-psikolojik rahatsızlıkları nedeniyle Deniz Kuvvetleri’nden atıldı (“İşte bu suçlamaya dayanamam,” demişti bunun üzerine, “ben kendimle kalmayı seviyorum sadece”). Amerikan futbolu oynadı, hiçbir işte dikiş tutturamadı, Columbia Üniversitesi’nde edebiyat okudu. Yaşamı boyunca, çoğu kez sarhoşken saatlerce hep yazdı, gazetecilerden ve düzeysiz eleştirilerden kaçtı ve hayatı boyunca hep içtiği içki yüzünden 47 yaşında öldü.

Basılmış tüm yapıtları İngilizceyse de, ‘Yolda’ adlı çok ünlü romanının Fransızcasını da yazdığı biliniyordu. Ama son günlerde bulunan, annesine ve birtakım arkadaşlarına yazdığı mektuplar, anadilinde yani “Joual” denilen Quebec Fransızcasıyla konuşmak ve yazmak özlemiyle yaşadığını gösteriyor.

Bu yabancılık duygusu ‘Yeraltısakinleri’nde gayet açık bir şekilde görünüyor. Kendisi de ABD’de bir göçmen olan ve kökenlerinde Kızılderililik de bulunan Kerouac, sevgilisinin yeri yurdu belirsiz Kızılderili babasını bilinçaltından hiç çıkaramıyor ve kızın meçhul babasına yönelik sözleri kendi yabancı kökenine, dışlanmışlığına, ötekiliğine bir ağıt sanki.

Radikal Kitap Eki’nin 3 Eylül tarihli sayısında Kaya Genç, ‘Yeraltısakinleri’ni “bu yıl okuyacağımız aşk romanlarının en afilisi”, “Amerikan edebiyatının eşine az rastlanır bir örneği, pırlantası” diye niteliyor, Jack Kerouac’ın İngilizceyi okulda öğrenmesini Türkiyeli Kürtlerin durumuna benzetiyor ve “Türkiye edebiyatında da ihtiyacımız olan dönüştürücü, radikal, yeni bir ses bu. Dinleyin” diyor.

Milliyet Sanat’ın Ekim 2010 sayısında Sırma Yanık, ‘Yeraltısakinleri’nin “bize aşkın her yerde aşk, entelektüel ya da zırcahil fark etmez, söz konusu kadın ve erkek olunca aşkın kanununun kesinlikle evrensel olduğunu” hatırlatan, “ırkçılıktan, yaygın yoz Amerikan kültürüne, şovenizme kadar, dönemin pek çok tabusuna okkalı eleştiri okları fırlatan bir kitap” olduğunu söylüyor. Bunlara katılıyorum ama, kitaptaki Mardou’nun aslında Allen Ginsberg -yani homoseksüel bir erkek- olduğunu söylüyor ki, sanırım yeteri kadar araştırılmadan öne sürülmüş bu tez fena halde yanlış; çünkü kitapta Mardou Fox adıyla geçen kadın, Kerouac’ın gerçekten de bir ilişki yaşadığı ve adı dışında her şeyi gerçek olan Alene Lee’dir (Kerouac, tazminat davalarından korkan yayıncısının daima yanlış isimler kullanılmasında diretmesinden yakınmıştır) ve bu kadının 1953’te çekilmiş bir resmini herkes internette görebilir isterse. Allen Ginsberg’in ise romanda Adam Moorad adlı karakter olduğunu ve romandaki Frank Carmody’nin aslında William Burroughs, Arial Lavalina’nın ise Gore Vidal olduğunu belirtelim.

1960 yılında ‘Yeraltısakinleri’nin filmi de çekilmiş, George Peppard’ın oynadığı Kerouac’ın zenci sevgilisi rolünü de -toplumsal tercihlere ve Hollywood’un zevkine daha uygun düşen bir Fransız kız olarak- Leslie Caron, yani inadına bembeyaz bir hatun oynamış ve bu film Allen Ginsberg tarafından derhal “iki boyutluluğu” nedeniyle şiddetle eleştirilmiş ve bayağı bir alay konusu haline getirilmişti.

SÜHA SERTABİBOĞLU
suhaser@gmail.com

Haber Etiketleri
guest
0 Yorum
Inline Feedbacks
View all comments
0
Would love your thoughts, please comment.x
()
x