Mehmet Yeşiltepe
Bir çeşit tecrit ve iletişim üşümesidir yabancılaşma.
İnsanlaşmanın tersidir.
Eller dokunmayı, dil paylaşmayı unutur.
İnsan çokluk içinde yalnızlaşır.
Midesi doysa da ruhu cılızlaşır.
Derin okuma ve sayfalar arası yolculuk, bugünün insanının giderek kaybettiği bir nitelik olsa da eğer modern insanın bencilliği, çaresizliği, sığlaşan hayatı ve çelişmeleri üzerinde durulacak, açmazlarına çözüm aranacaksa bu alanın edebiyatı olmazsa olmaz önemdedir. Bunun için yazar ve kitap dökümü yapılacak olursa bir hayli kabarık bir liste oluşur. Bu da alanın zenginliğine ve çeşitliliğine işarettir. Tabii ki böyle bir çalışma bu denemenin kapsamını aşar. Bu nedenle yapılacak her çalışmayı, bütünün tamamlayıcı parçası gibi görmek daha gerçekçi/anlamlı olacaktır.
Yabancılaşma eksenli yazarken, akla gelen yazarlardan biri de Albert Camus’tur. Camus, bir taraftan sorgularken diğer taraftan ayna tutar. Örneğin 1942’de yayınlanan Yabancı eseri “hayatın anlamsızlığı” üzerine bir çeşit başyapıt olarak değerlendirilir.
Ölüm var diye gözümüzü güzelliklere kapatacak mıyız?
Yabancı adlı eserde hayatın absürd (saçma) olduğu felsefesi vardır. Buna göre, kişinin topluma yabancılaşmasının sebebi bu felsefedir. Yabancılaşma oranında kişi kendine de hayata da etrafına da kayıtsız kalır.
Birey, toplumun kendisine dayattığı normları benliğinde eriterek yeni bir kimlik kazanır. Bu kimlik onun toplum içindeki profilidir. Modernleşme, bireye toplum içinde kendisi ile ilintili alacağı kararlar bağlamında ek sorumluluklar yükler. Bu sorumluluklar, kimlik oluşumunu güçleştirdiği oranda bireyin kendine yabancılaşması da başlar. Bu süreçte kimlik oluşumu ile varlığı anlamlandırma sorunu paralel yürür. Varoluşun ölümle sonuçlanması hayata anlam vermeyi güçleştirir. Yabancı romanında Camus bu paradoksu şu cümleyle özetler “Ölümle biten yaşam saçmadır, evet. Bunda kuşku yok. Ama yaşam ölümle bitiyor diye, kapayacak mıyız gözümüzü, yüreğimizin kapılarını bu yaşanası dünyanın güzelliklerine, bunlar yanında insanların acılarına, çaresizliklerine? Madem ki yaşıyoruz, yaşadığımız sürece mutlu olmaya, sağımızda solumuzda mutluluk yaratmaya bakmalıyız. Mutluluk, bir yerde ve her yerde, hiçbir şey beklemeden dünyayı, insanları sevmektir”
Kitapta, insana kendi seçimi olmadan verilen hayatın yine kendi seçimi/izni olmadan sonlanması saçmalığı işlenir. Ölüm gerçeği ile yüzleşen Meursault, ölümle hesaplaşmaya başlar. “Ama herkes bilir ki, hayat yaşamaya değmez. Aslına bakarsanız, insan ha otuzunda ölmüş ha yetmişinde, pek önemli değildi. Çünkü her iki halde de pek doğal ki, başka erkekler de, başka kadınlar da yaşayacaklardı, hem de binlerce yıl. Sözün kısası, hiçbir şey böylesine açık değildi…”
Romandaki “yabancı” kavramı, toplum normlarına yabancılıktır. Saçmalık felsefesi romanda “suç” kavramı üzerinden ele alınır. Yazar bunu bilinçli olarak yapar çünkü hayatın saçma olduğu bir dünyada neyin doğru ve neyin suç olduğunu sorgular.
Saçma felsefesinden esinlenerek yazılan bu eser, yabancılaşmanın toplum ve hayat içindeki göstergelerini yansıtmaktadır. Psikolojik açıdan bakıldığı zaman bu durum kimlik yitimi, ümitsizlik ve kişiliksizlik olarak adlandırılır.
Modern insanın “Düşüş”ü
Albert Camus’un 1956’da yayınlanan Düşüş adlı çalışması; modern insanın bencilliğinin, çaresizliğinin ve çelişkilerinin romanıdır. Kitabın kilit kavramı “sorgulamak”tır. Camus, çağdaş insanı sorgulayıp yargılarken insanların kendi çelişmelerini, çirkinlik ve yozlaşmalarını görünür hale getirir. Kitaptaki en büyük “Düşüş”, romanın ana karakteri Clamence’ın eve giderken tanık olduğu bir kadının intiharı karşısındaki tavrı yani kayıtsızlığı, edilgenliğidir. Kadının köprünün kenarında durmuş denize atlamak üzere olduğunu gördüğü halde umursamaz bir şekilde yoluna devam eder. Peşinden kadının suya düşüş sesini duyar. Kısa bir duraksama ve bocalamadan sonra arkasına bakmadan yoluna devam eder. Gerçekte bu sadece çevresine değil kendine de yabancılaşmanın göstergelerinden biridir.
Bilinir ki insan, sorun çözme konusunda düştüğü çaresizlikler ve hayatı anlamlandırmada çektiği güçlükler oranında kendini tanımlama, iç barışını sağlama vb. konusunda kimlik problemi yaşar. Gerçekte sosyal bir varlık olan insan, kendini tanımlayamadığı oranda yabancılaşmanın etkisi altına girer. Aynı zamanda yalnızlaşmanın ve ötekileştirmenin de ifadesi olan bu durum, bireyi kendine de topluma da yabancılaştırır. Modernleşen hayatın kendine has problemleri vardır. İnsanın bu problemlere daha önce olduğu gibi dini çözümler bulamaması, onu bunalıma (depresyona) sürükler. Depresyon kişiyi zayıf düşürür ve toplumsal değerlerden uzaklaştırır. Kimliksizlik, parçalanmanın hem sebebi hem sonucudur.
Toplumsal değerler tek tek her bireyin olduğu gibi bir arada tüm toplumun ortak değeridir. Ancak bu değerlere önem verilirken birey yok sayılırsa aradaki açı yabancılaşma sebebi olur. Modernizm sürecinde bu açı kimileri için büyür. Etkisizlik, ilgisizlik ve yalıtılmışlık kavramları ile eş değer olan ve kişiye hiçlik duygusu yaşatan yabancılaşma, modernizm ile birlikte robotlaşan bireylerin en büyük problemlerinden biridir.
Anlam Arayışında Faustyen Yolculuk
Goethe’nin 18’inde başlayıp, 83 yaşında, ölümünden biraz önce tamamladığı, ömrünü verdiği eser Faust; Rönesans, matbaanın bulunuşu, Aydınlanma Çağı derken, bilgiye erişen, aydınlanan, dolayısıyla da doğmalardan ve hurafelerden arınan modern insanın bunca enformasyon içinde yaşadığı çıkmazı anlatır. Faust’un ifadesiyle, “İşte, ah! Felsefe, Hukuk ve tıp ve ne yazık ki bir de ilahiyat. Okudum ateşli bir gayretle. Ama zavallı bir acemiyim yine de, eskisinden fazla bilgim yok neticede!”
Tarihte sürekli olarak anlam arayışı vardı. Ancak bu, gelişmelere-geçişlere vb. bağlı olarak biçim değiştirdi. Varoluşsal krizler yaşandı. Madem bilgi, akıl yetmiyor o halde kendini güdülere bırakmalı diye düşünenler oldu.
Gerçekte akıl da yeter anlam da. Yeter ki haz ve anlam karşı karşıya getirilmesin. Bütün mesele şu ki imkan çoğaltan dünyada aydınlanan insan, görüntüyle yetinebiliyor. Her şeyi kapsamına/girdabına alan pazar-piyasa ilişkisinin metalaştırıcı ortamında kolaya kaçmayı (bir pazar öğesi gibi davranmayı) tercih edebiliyor. Halbuki bu dünyada artık bilgi, anlam ve derinlik şart.
Bugünün insanında da doyumsuzluk, memnuniyetsizlik ve huzursuzluk yaygınlaşmaya başladı. İnsanı hayvandan ayıran niteliklerden biridir; frenlerinden boşalmış bir hırsla, arzu ve çıkarlarla hareket etmesi yerine, genellikle bir fren sistemi, bir ahlak, bir toplumsallık söz konusu olmuştur.
Bugün artık bunu aşındıran ve giderek bozan bir kuralsızlık hali yaygınlaşıyor. Bu kuralsızlığın, neoliberalizmin kuralsızlığı ile ilintisi olmadığı söylenemez.
Faust’unki gerek kendine gerekse evrene dair bir anlamlandırma çabasıdır. Bu da bilmeye duyulan açlıktan gelmektedir.
Hayat nedir; hayatın anlamı nedir; sorusu tüm zamanların sorusudur. Hayat bir eğlenceden veya zevkten ibaret değil; hayat zor bir meşgaledir.
“Bu hayatı yaşadığı halde, çok az insan onu tanır. Herkes bir tarafından yakalar ve ‘işte hayat budur’ der. Şair dostum! Şairler tepesinde oturup ilham perisini beklemekle insanları asla tanıyamazsın. İnsanları tanımak için onların arasına girmek lazım. Kalabalıklar, gülmeye de ağlamaya da aynı derecede hazırdır.” (Goethe, faust, S:12)
İnsan-insan ilişkisi de insan-doğa ilişkisi de yabancılaşmanın geldiği aşamada bir denge kurmayı gerektirir. Goethe, mutluluğu tanımlarken “hayatınızı sınırsız haz veren maddelerle dolu bir kaptan seçilen hediyeler yığını olarak düşünmeyin, hayatınızı uzun uzun bir mücadele olarak düşünün” der.
Sanıldığının aksine kolaya kaçmak, bireysel olanı toplumsal olanın, biçimsel olanı anlamlı ve derinlikli olanın önüne koymak insanı daha hızlı tüketir; çıkışa değil tıkanmaya götürür. Gerçekte ise herkesin ruhsal/içsel bir enstrümanı ve müziği vardır; iç sesi, enstrümantal ezgisi vardır. İçini değil dışını dinleme baskılanması, doyumsuzluk ve “eşsiz olma” yarışı, bu iç hazineyi kör noktada bırakır; kişiyi doyumsuzluğun ve anlamsız bir yarışın girdabına doğru hızla sürükler.
Sonuç olarak Sabahattin Ali’nin dediği gibi “İnsan dünyaya sadece yemek, içmek, koynuna birini alıp yatmak için gelmiş olamazdı! Daha büyük ve insanca bir sebep lazımdı.” (İçimizdeki Şeytan S:188)












