“Ezilenler için medya”da çıtanın durduğu yer

“Ezilenler için medya”, alanın araçlarını eline alma konusunda çağının çok gerisinde olmaktan şeklen kurtulmuş bir görüntü vermektedir. İletişimin en ileri araçları ve bütün periyotları devrede bir şekilde ama…

“Ezilenler için medya”ya ilişkin tartışmanın bir ucu dışa yönelik, bir ucu içe dönük olmak zorundadır. Bir önceki “Ezilenler için medyada yeni dönemin kronolojik akışı” başlıklı yazımda “yeni dönem” diye tanımladığım 1990’lardan bugüne, eksiği gediğiyle ‘ezilenler için medya’ istek ve iddiasıyla sahnede olan basın-yayın organlarını, kronolojik bir sıralamayla tek fotoğrafta göstermeye çalışmıştım. Şimdi, bu örneklerden yola çıkarak, ‘ezilenler için medya’ alanını farklı açılardan tartışmak istiyorum.

Yineleyeyim: “Ezilenler için medya”ya karşı uygulanan baskıların ve yasakların haddi hesabı yok. Ama kendi iç yapısından kaynaklanan eksik ve yanlışları da bu negatif ortama tuz-biber ekiyor. Dişteki çürük, beyine sirayet edecek ve felce uğratacak kadar akut. İç yapıdaki yanlış ve eksikler, pansumanla geçiştirilecek gibi değil yani. Neşter vurulması gereken boyutta! Benim izlenimlerime göre, bunun en açık görüldüğü zamanlar, “ezilenler için medya”nın nispeten rahat yüzü gördüğü dönemler. Sistem tarafından yürürlüğe konulmuş kuşatma bir yere kadar geriletildiğinde, bu medyanın iç yapısından kaynaklanan marazlar, kendi ayak bağları belirgin bir hal alıyor, su yüzüne çıkıyor.

“Ezilenler için medya”, alanın araçlarını eline alma konusunda, çağının çok gerisinde olmaktan şeklen kurtulmuş bir görüntü vermektedir. İletişimin en ileri araçları ve bütün periyotları devrede bir şekilde. Aylık, on beş günlük, haftalık dergi ve gazeteler, günlük gazeteler… Haftada birkaç gün, günde birkaç saat yayın yapanından her gün saatlerce yayın yapanına kadar televizyon kanalları… Nasıl bir dergi, gazete, radyo ya da televizyon kanalı? Sorulması gereken, yanıtları üzerinden çözümler üretici tartışmalar yürütülebilecek sorular bunlardır artık.

Söz konusu araçların verimli ve doğru kullanımını sağlayacak yeterli teknik ve gazeteci/yazar kadro, eleman sıkıntısı ilk sıralarda yer alan engellerden biri. Bunun anlamı şudur: “Ezilenler için medya” alanındaki çıta, artık kalite ve niteliği ana gündem yapmayı zorunlu kılan bir kertikte duruyor. Elbette, alana dair yoksulluk ve yoksunluk, can alıcı birer gerçeklik. Ancak bu gerçeklik, iç yapıdan kaynaklanan yanlış ve eksikleri örtmek, ötelemek için mazeret aracı, paravanı yapılmamalı artık.

“Ezilenler için medya”, ezilenlerle ortak bir dil sorunu yaşıyor önemli oranda. Bu, kendi toprağında boyatmasını engelliyor. Dünyanın başka bölgelerinde başka toplumlar için üretilmiş politik, ideolojik bir dil ikame edilebiliyor. Niyet iyi, amaç teorik olarak haklı, ama aracın kullanımında ezilen kitlelerle karşılıklı birbirini anlama ve anlaşılma halkalarında hayati uyumsuzluklar var.

“Ezilenler için medya” organlarına baktığımızda, bunların ağırlıklı bir bölümünün belirli partilerin ve hareketlerin yayın organı olarak çıktığını görüyoruz. Siyasi partilerin ve hareketlerin yayın organları elbette olmalı. Ancak bunların işlevi ve hedef kitlesinin belli, sınırlı olacağı unutulmamalı. Angaje, güdümlü, propaganda ve ajitasyonu öne çıkaracak kadar yandaş olma halleri, onları, kelimenin gerçek anlamında medya organlarından ayırır bir boyuta varabiliyor. Haberi eğip bükme, bilgiyi eksik -hatta yanlış- verme, belge ve verilere sadece algı yönetimi kapsamında bir işlev ve önem atfetme… Bunların her birine çok sayıda örnek sıralamak, ne yazık ki çok ama çok kolay. Otuz küsür yıllık gazetecilik hayatımda, sayısını veremeyeceğim kadar tanıklıklarım oldu.

Ezilen sınıfların, ulusal ve inançsal toplulukların, azınlık halk gruplarının, ötekileştirilmiş cinsiyetlerin bilgi biriktirme ve fikir üretmede istikrarlı bir süreç yaşamaları beklenebilecek bir şey değil. Bilgi dağarcıkları sürekli boşaltılmak, fikir üretimleri sekteye uğratılmak istenir. Belirli dönemler dışında, geniş bilgi havuzlarından, özgün fikir akımlarından mahrum bırakılırlar. Bu kumpası bozdukları özel dönemlerden söz edebiliyoruz. Hal böyle olunca, bilgi havuzları sürekli boşaltılan, özgün fikir üretimleri hep engellenen ezilenlerin, tam da esasen bilgi ve fikir üzerine bina edilen medyada kendilerini gönüllerince var etmeleri çok kolay olamayacaktır.

Böyle bir ortamda politika, siyaset ve ideoloji, olması gerekenin çok çok ötesinde galebe çalıyor. Bu, ezilenlerin yararına bir durum gibi görünse de çok sayıda dezavantajlar da barındırıyor. Bir bakıyorsunuz, örneğin siyaset veya ve ideolojinin toparlayıcı konumu, özgün alanların perdelenmesiyle sonuçlanıvermiş. “Bilgi” veya “fikir” denildiğinde, çoğunlukla bunlar anlaşılır olmuş. Kültür, sanat, cümle bilimler tamamen arka plana atılabilmiş.

Tarihe bakıldığında görülecektir ki ezilenler için ya da onlar adına siyasi, politik, ideolojik önderlik işlevi üstlenmek durumunda kalanlar, medya çalışmalarını bunun yanı sıra sürdürmekle yüz yüze kalmışlardır. Belki de aynı sıklıkta, bunun tersi de söz konusu. Özgün bir alan olan medyada, sadece gazeteci veya yazar olarak yoğunlaşma “lüks”leri pek olamamaktadır. Politik liderler ve kadrolar, aynı zamanda tarihçi, ideolog, dil bilimci, felsefeci, gazeteci, şair, romancı… Bütün bunlar, “ezinlenler için medya” çalışmalarının emekleme dönemlerinde anlaşılır şeyler sayılabilir. Ancak, belirli bir mesafenin kat edildiği aşamada, değişmesi gerekir. Hayatın her alanında, her bir alanın gereklerine uygun faaliyetler yürütmek, uygun araçlar kullanmak, uygun kurumlar oluşturmak…

Özgün gazeteci tipinin kadük kalması, “ezilenler için medya”nın bugünkü kadro sıkıntısı düşünüldüğünde önemli bir tarihsel dezavantaj. Yavan, sığ, şekilci ve kaypak “mürekkep yalamış”lardan özlü, özgün, derin ve tutarlı gazeteci tipi çıkamaz; ancak, sövgü ya da övgü memuru çıkar. Bu tür gazeteci tipi, Nazım Hikmet’in benzetmesiyle, bir bakıma gramofon plağı gibidir. İçinde bir şey yoktur ve içine ne doldurulursa onu çalar. “Ezilenler için alternatif bir medya” geliştirmek, bu tür gazeteci tipinin aşılmasına da bağlıdır. En azından bu tür gazeteci tipi, etkin olmaktan çıkarılmalıdır.

Özgün alana ve kuruma güvensizlik, özgün kuruma güvensizliğin ilgili bireyleri alandan kaçırması, çarpıtılmış bir “militan gazetecilik” geleneği ile sansürün içselleştirilmesini (otosansürü) tartışacağım bir bölüm daha olacak.

Hüseyin A. Şimşek

www.huseyin-simsek.com
huseyin.şimsek@gmx.at

Haber Etiketleri
guest
0 Yorum
Inline Feedbacks
View all comments
0
Would love your thoughts, please comment.x
()
x