Geceyle konuşmalar 2

Bu fırsatı vermeyeceğim size

 İnsanı, sevgiyi ve sözü  kurban ettikleri bu gece sana yazıyorum.

Yaşlı bir tragedya gibi seni beklediğim şu ağaç; yeryüzü, incinen toprak, düşen yaprak… Kuruyor dudaklarımızda zaman, kendimi unutuyorum…

Kurban ediyorlar hepimizi; ne varsa, herşeyi kurban ediyorlar sanki yeryüzünde.

Sadece kalbim kaldı sana verebileceğim onu da benden almak istiyorlar. Bıraktığın yerleri anlatıyor gece, bıraktığın yerlerdeki bitmeyen otlar kanıyor taşların çatlaklarına…

“Dokunma bana” diyor ya bir şarkıda, “dokunma bana fişlenirsin” diyor,  işte öyleyim: dokunma bana!

Santim santim çürüyoruz bir intihar ışığının altında yeni bir sevda var sanmışız, ama her şey gelip yiyip bitiriyor bizi.

Sonra otlarla konuşuyorum, otların ağzıyla, senden sonra inatla büyüyen otların ağzıyla…

Kuraklık varmış diyor, Afrika’da çiçekler kurumuş diyor, bir ben mi kaldım gözlerinden ağlamayı öğrenen, bir ben mi kaldım.

Uyanıp sonra sürgünün topraktan bir eşik olduğunu anlayınca ömrümün terzisini arıyorum, ölçümü aldı dünya…

Sarıldım sana, sarıldığım ne varsa kurban ettiler.

Geceyle konuşurken bir ses aramıza giriyor, devletten bir ses, yabancı ve yalancı bir ses, korkak ve titrek bir ses, gücünü şiddetten alan ölüm sesi…

Kalbim kendisini topluyor, aşka inancını yitirme diyor, ölüme açıyor kendisini, kulağıma eğilip gece, diyor ki; cesaret, cesaret,  daha fazla cesaret…

Sırtını geceye, yüzünü gökyüzüne çevirmiş biri iki parmağında zaferi anlatıyor bana. Ziyaret kayasına ellerini uzatıyor, şairin kendini unuttuğu ağaca eski kırmızı bir çaput bağlıyor kadın, koşmak istiyor, bütün yeryüzünü koşmak istiyor ardına bakmadan…

İşçiler, mevsimlik işçiler coğrafyamın vazgeçilmez kaderi; çocuk işçiler, daha onikisinde çocuklar, yoksulluğun ve adaletsizliğin iç içe geçtiği toprakların üzerinde yiyemedikleri meyvaları topluyorlar minnacık elleriyle…

Geceye kabuslarla uyanıp ellerini duaya açan bizim çocuklarımız. Evlerinden uzak, yatağından uzak, sevgiden uzak çocuklarımız… Elinde bir kırmızı elma ile koşarken ayağını taşlardan esirgemediğimiz çocukları dünyanın bu kötü yüzüne kurban ediyoruz. Bir ağıt, ince bir ağıt; lê, lê, lê. Lê daye… herşeyi özetliyor geceye.

Elimde kolonya, bir parça pamuk, kanı kes diyor biri, kanı kes önce diyor. Ne kadar doğru, önce kan kesilmeli bu coğrafyada, kimden akarsa aksın, önce kan kesilmeli diyorum telefonun öbür ucuna, “ağır abiler” yine araya giriyor; ne yaptığını biliyoruz senin, adımlarına dikkat edersin sanmıştık , bir yıldır bekledik ama hâlâ kanı durdurmak istiyorsun, bırak git demiştik sana bu ülkeyi, sana ne kandan, sana ne aşktan, ölümden, hayattan ama buradasın, olmaaz böyle diyen ince bir tehdit, kravatlı bir tehdit…

Başımı kaldırıp, benim olmayan geceye; çocukları kurban etmeyin, diyorum. Halden bilern  birini arıyorum, Avrupa’dan, politikanın sefaletini ikiyüzyıl önce yaşamış Avrupa’dan birini… “Neden böyle yapıyorlar ki” diyor, kibar demokrasi böyle olur işte; burada ağıtların, türkülerin, çocukların kurban edilişini bilmeyen bir ses!

O kötü bir ses, eksik olmayan o kötü ses, geceyi bölüyor. Korkumu ölçüyorlar sanki.

Aynı gün bir başka haber, yukarıdan tepeden biri, Türk milleti düşmanını affetmesini bilir diyor, bize düşman diyenlerle siyasi kulisler başlıyor perde arkasından… Bize düşman derken kendi sözlerine de barış diyen bir tepe adam! konuşuyor… Barışı kurban etmek istiyorlar; “en isyanımızı,” “en asimizi,” “en tehlikelimizi”  kurban etmek istiyorlar…

Sen yine de git, barış olsa da biz seni sevmeyeceğiz diyen bir ses, bir devlet sesi, geceyi ve çocuğu huzursuz eden bir ses…

Parmağı kanayan çocuk el kaldırıyor, sıra bende öğretmenim, konuşmak istiyorum diyor; beni kurban edemeyeceksiniz, “size bu fırsatı vermeyeceğim bavo” diyor..

Küçük adımlarımı saya saya bu ovadan ayrılmak istiyorum. Kadın gecenin fotoğrafını çekiyor, ellri zafer dolu ezilmiş bir kadın; çocuk parmak kaldırıyor, bu adaletsizliğe itiraz ediyor, ben çocuklarıma sarılıyorum bana ait olmayan şu gecede, yaşamak uğruna, yaşamak, sevmek ve aşk uğruna çocuklara sarılıyorum…

Mazlum Çetinkaya

 

Yazar Profili

Mazlum Çetinkaya
Mazlum Çetinkaya
1969 Malatya, Yeşilyurt doğumlu.

Burdur Eğitim Yüksekokulunda ve Selçuk Üniversitesi Eğitim Fakültesinde öğrenim gördü.

Dört yıl boyunca (2007 ile 2011) Hâr Kültür Sanat ve Edebiyat Dergisi editörlüğünü yaptı.

1990’larda Newroz Gazetesi’nde Serkan İnan adıyla taşlama yazıları yazdı.

Günlük Gazetesi’nde Mezopotamya’da kültür sanat sayfasında, kitap tanıtımları yaptı. Ötekilerin Gündemi’nde bir dönem deneme yazıları ile yer aldı. Ayrıca birçok edebiyat dergisinde şiir ve yazıları yayımlandı. Yayımlanmış beş şiir kitabı: “Zevebân”, “Taşta Uyuyan Zaman”, “Hecesini Onaran Çocuk” “Repesa”, “Dağ Suskunluğu” ve çocuklar için yazdığım altı hikâye kitabı var.

İstanbul 2 Nolu Eğitim-Sen üyesiyim, 23 yıllık öğretmen olan Mazlum Cetinkaya 675 sayılı KHK ile ihraç edildi.

Son zamanlarda Artı Gerçek Kültür Sanat ve Forum sayfalarına yazılar yazmakta.

Gaziantep yurthaberleri.net gazetesine haberler ve köşe yazıları yazmakta.
guest
0 Yorum
Inline Feedbacks
View all comments
0
Would love your thoughts, please comment.x
()
x