Göç ve Kadın-1

Göç olgusu toplumsal değişmelerin doğal bir sonucunda oluşur.

Mevcut coğrafyadaki olumsuzluklar, siyasi, kültürel, ekonomik, savaş yada doğal afetler gibi çeşitli sebeplere verilen bir reaksiyondur. Göç’ün temel amacı, yaşam alanını güvenli bir ortamda taşımak ve mevcut yaşam kalitesini artırmaktır. Kaliteli bir yaşam arzusu sadece kendi geleceği için değildir, bakmakla mükellef olunan çocuklarının ve ailenin geleceği de göç edilen bölgede ki mevcut duruma göre değişebilmektedir.

Zanden, yaşanılan bölgedeki değişimleri “itici faktörler”, ulaşılmak istenen yerdeki faktörleri ise “çekici faktörler” olarak ele alır. Bayraktar  (2006:110) ‘göç; ekonomik sebepler, doğal sebepler, siyasi sebepler ve insanın yaşamını olumsuz etkileyen benzeri sebeplerle kişilerin, grupların yada ulusların başka bir fiziki ve kültürel ortama hayatlarını taşıma olarak tanımlanabilir’ olarak açıklar

Göç olayları; yaşanılan coğrafyada değişikliklere de neden olurken, beraberinde başka sorunlar doğurur. Göç edilen bölgede de yeni bir hayatı ekonomik olarak inşa etmeye çalışırken aynı zamanda siyasi, sosyal, kültürel açılardan da  içinde bulundukları yapıyı, kendi değerlerini koruma çabası doğal bir süreç olarak gözükür. Bir diğer taraftan da içine geldikleri ülke de toplumsal yapı ile sosyal uyum çabası gerektirir.

Göçmenler, özellikle uluslararası göçlerde gittikleri toplumlarda farklı din, dil, sosyo-kültüre sahip bireylerle bir arada yaşamak durumunda kalmaktadırlar. Toplumlar göç hareketliliğinden ekonomik, siyasal, toplumsal ve kültürel anlamda çok yönlü olarak etkilenmektedir. Göç hareketliliği ulusal sınırlar içerisinde olabileceği gibi ülke sınırlarının dışına da yapılabilir (Çavuşoğlu, 1999). Bu tanıma göre göçleri , siyasi sınırları baz alarak dış göçler ve iç göçler olarak ikiye ayrılabiliriz. Ülke sınırları dahilinde yaşanan göç hareketliliğine iç göçler, ülkenin sınırlarını aşarak bir diğer ülkeye yapılan göçlere ise dış göçler denilmektedir. Biz bu çalışmamızda dış göçleri inceleyeceğiz.

Göç ve Kadın

Göç veren ülkenin nüfusunun azalırken, göç alan ülke nüfusu ise hızlı bir artış yaşar. Göç unsuruna konu olan 2 ülkenin de demografik değerlerinin değiştiğini görmekteyiz. Bu değer değişiklikleri, hızlı ve kontrolsüz nüfus artışı/ azalışı, toplumsal ve ekonomik sorunların dogmasına yol açar. Sağlık, eğitim, istihdam ve  sosyal güvence, sosyalleşme alanları gibi sorunlar en görünür sorunlardır. Farklı yaş ve cinsiyet gruplarında çıkan sorunlar, bu yaş ve cinsiyet gruplarının beklenti ve taleplerine göre çözülmelidir.

Göç-değişim süreçlerinin en çok etkileneni ise kadınlar ve çocuklardır. En savunmasız gruplardır. Toplumsal cinsiyet rollerinde kadının toplumsal cinsiyet rollerinden oluşmuş dezavantajı, göçmenlik dezavantajları ile ikiye katlanmış olur.

“2014 yılında kayıtlara geçen insan kaçakçılığı kurbanlarının yüzde 71’inin kız çocukları ve kadınlardan oluştuğu ve bunların yüzde 72’sinin fuhşa zorlanmaktadır, Göç sırasında tacize uğrama oranı yüzde 1-44 arasındadır.’ (Uluslararası Göç Örgütü’nün 2018 göç raporuna)

Sosyal izolasyon, dil faktörü ve kültürel farklılıklar, üreme sağlığı riskleri gibi pek çok sorundan kaynaklanan sorunlar aile içi şiddetin artması; kadının dil Bilmemekten kaynaklı sağlık hizmetlerinden yeterli faydalanmaması; hamilelik dönemindeki yetersiz beslenme vs. ekstra sorunları kadının karşısına çıkarır. Bu faktörler güven eksikliğine neden olur.

Göçmen kadınların kayıt dışı ekonomi de ve düşük ücretli çalışma ya da işsiz olma olasılığı erkeklere göre daha yüksektir. Göçmen kadınlar geldikleri ülkede cinsiyetçi iş bölümü içeren istihdam olanaklarına sahiptirler. Kadın göçmenler genellikle bakım hizmetleri veya ev hizmetlisi olarak çalışmaktadırlar.

Sonuç olarak; göç eden kadınların sorunlarını insan hakları ve toplumsal cinsiyet bağlamında ele almak gerekmektedir.

Göç Eden Kadınların Durumu ve Toplumsal Cinsiyet ilişkisi

Biyolojik bir kavram olan ‘Cinsiyet’ (Sex) kişinin kadın ya da erkek olarak gösterdiği genetik, biyolojik, fizyolojik özellikleri ve farklılıkları işaret ederken (Marshall, 1999: 98; Cherry, 2005: 157), ‘Toplumsal Cinsiyet’ (Gender), kadın ve erkeğin toplum içindeki statüsünü, bunlara uygun rollerini, görev ve sorumluluklarını, konumunu, toplumun bireyi nasıl görüp algıladığını ve beklentilerini kapsar (Sancar vd., 2006: 4).

Kapitalist toplumda kadın, cinsiyete dayalı iş bölümü sürecini öncelikle ailede, aile üyelerinin gereksinimlerini karşılamak amacıyla iş ve hizmetleri görerek, daha sonra da toplumsal üretim için, ev dışında tıpkı erkek gibi, çalışarak ve üretim yaparak yaşamaktadır. Her iki durumda da kadın, ekonomik olarak bağımlıdır ve başka işlerde çalışıyor olsa dahi, öncelikli olarak eş ve anne rollerini yerine getirmektedir. ( Özgür CİNER, Halkla İlişkiler Sektöründe Cinsiyete Dayalı Ayrımcılık, Yüksek Lisans Tezi, Ankara, 2003, syf. 25.)

Çalışan kadınlar, ev ve iş ikilemini sürekli olarak omuzlarında taşımaktadır. Bir tercih durumu söz konusu olduğunda ise, genellikle cinsiyetlerinin kendilerine dayattığı rolü seçmek zorunda kalmaktadırlar. Kadınların tümüyle çalışma yaşamını seçip, kamusal yaşamda varlık göstermesi çok kolay değildir. (9 Ziya ERDEM/Levent ŞAHİN, İstanbul İli Üzerine Bir Alan Araştırması, syf. 2 )  Kadın tüm bu engelleri aşıp artı değer ürettiğinde ise parası kendisinde kalmayıp neredeyse tamamı ile aile ekonomisine katılmaktadır.

Kadınlar ailevi nedenlerle yada çalışma amaçlı göç edebilirler. (United Nations Population, 2015). Göç etmek zorunda kalmış kişilerin % 80′ ini kadın ve çocuklar oluşturur. (Rittersberger- Tılıç, 2010).  Kadınlar bulundukları ülkede yaşanan savaş ve karşılaştıkları zulüm nedeniyle de zorunlu olarak göç edebilmektedirler. Kadınların  göç  etme nedenleri arasında bağlantılı göç de yer almaktadır.  İş bulma ya da iş tayini nedeniyle, göç eden ailenin erkek  üyelerini takip eden  kadınların yer değiştirme hareketi söz konusudur.  Burada kadın, göç kararını zorunlu olarak ailedeki konumuna ilişkin almaktadır (İlkkaracan P, 1990’lar Türkiye’sinde Kadın ve Göç (Eds P İlkkaracan, İ İlkkaracan):305-322. İstanbul, Tarih Vakfı Yayınları. )

Morokvasic’in 1970’lerde yaptığı ilksel nitelikteki araştırması göçün kadınların sadece ekonomik güçlüklere karşı gösterdiği zorunlu bir yanıt olmadığını, aynı zamanda toplumsal cinsiyetleri temelinde baskıcı ataerkil sosyal ilişkilerden bir kaçış olduğunu da vurgulamaktadır (1983). Göçün kadınlar için anlamı kimi zaman boşanmanın imkansızlığı, ev içi şiddet ya da baskıcı ataerkil ilişkilerden kaçış olurken kimi zaman ekonomik kaynaklara ve mülkiyete sınırlı erişimin ya da çocuk bakımı sorumluluğunun bir sonucu olarak karşımıza çıkmaktadır (Morokvasic, 1991;1983; Boyd ve Grieco, 2003; Kofman vd., 2000; Ehrenreich ve Hochschild, 2002; Lutz, 2010).

Toplumsal cinsiyet kadın göçmenlerin sadece cinsiyete dayalı işgücü piyasasına katılım biçimlerini değil aynı zamanda gündelik yaşamlarında da belirleyici bir rol oynamaktadır, özellikle de kağıtsızlıkla birleştiğinde. Kağıtsız göçmen kadınlar ve sığınmacılar en güvencesiz işlerde çalışırken, toplumsal cinsiyete dayalı ayrımcılık, cinsel taciz gibi risklere maruz kalmaktadır. ( Disk Çalışma ve Toplum Dergisi sayı – Emel Coskun )  Kadın göçmenler, istismar, şiddet ve sömürülmeye karşı yüksek riskli gruptadırlar . (United Nations Population Fund, 2014).

Cinsiyet, iki biyolojik cins arasındaki fiziksel ve biyolojik farklılıkları tarif eder., toplumsal cinsiyet, toplum tarafından tanımlanan erkeklik ve kadınlıktır. Bu tanım her iki cinse de imajlar ve beklentiler, kültürel ve sosyal sorumluluklar yükler. Kadınların maddi ve zihinsel kaynaklara eşitsiz erişimi, fiziksel ve psikolojik davranış ve tutumlar, toplumdaki kadın ve erkek arasındaki eşitsiz ilişkilerin yansımaları ve sonuçlarıdır (Ibid). Tabet, (1985/1998) toplumsal cinsiyetin iki temel alanda maddi olarak kendini gösterdiğine işaret eder; ‘toplumsal cinsiyete dayalı işbölümü ve üretim araçlarının toplumsal cinsiyete dayalı olarak bölünmesi’ ve ‘üreme emeğinin toplumsal örgütlenişi’ (aktaran Hirata vd., 2009: 82-83). Toplumsal cinsiyet eşitsizliği de asıl olarak bu iki alanda yani kadınların emeğinin ve bedenlerinin denetlendiği alanlarda en fazla görünür olur. Kadın ve erkek arasındaki eşit olmayan ilişkiler göçün ve ilişkili olduğu sürecin de temelinde yatmaktadır.

Kağıtsız göçmenler ama özellikle de kadınlar içinde bulundukları bu güvencesiz koşullarda sosyal hizmetlere en fazla ihtiyaç duyan gruplardan birisi olan göçmen kadınlar, yasal statüleri yani kağıtsızlıkları çerçevesinde bu hizmetlere erişememektedir.

Göç süreci her birey için travmatik olsa da kadınlar üzerinde toplumsal cinsiyet eşitsizliğinden kaynaklanan sosyal ve psikolojik sorunların da eklendiği daha derin izler bırakır. ( Dilara ŞEKER, a.g.e., syf. 200 )

Göçmen Kadınlarda Sosyal İletişimsizlik ve Dışlanma

Göçmenlerin en büyük sorunlarından bir diğeri ayrımcılık ve sosyal dışlanmadır. Okullarda, resmi dairelerde hastanelerde, işyerlerinde, mahallede ev tutarken, çocuklar oyun oynarken bu kendilerine açık olarak hissettirilir.

Sosyal dışlanma kavramının modern kullanımı sosyolojik olmaktan çok politiktir. 1970 ve 1980’de Fransa’da sosyal güvenlik sistemi dışında kalan bazı marjinal grupların durumunu tanımlamak, bu grup içinde yaygın hale gelen işsizlik ve yoksullukla birlikte grubun sosyal dışlanmasını ve kırılganlığını analiz etmek için kullanılmıştır (Lister, 2004:75). Bireylerin ya da grupların yaşadıkları toplumlara tam olarak ya da kısmi olarak entegrasyonunu engelleyen süreçler olarak Avrupa Birliği tarafından tanımlamaktadır.

Düzensiz göçmenlerin yaşadıkları sosyal dışlanmanın temel özelliği bulundukları ülkelerin yasal mevzuatlarından dolayı yasa dışı duruma düşmeleridir. Yasal durumları, göçmenlerin riski yüksek koşullarda ve güvencesiz ortamlarda yaşamaları ve çalışmalarına neden olmaktadır. Yaşamlarını idame ettirmek için kendilerine sunulan en kötü koşullarda bile çalışmayı kabul etmekte, bu ise göçmenleri çalıştıkları işlerin fiziksel ve işverenlerinden gelecek her türlü riske açık hale getirmektedir. Bunlara ek olarak, düzensiz göçmenler birçok ülkede sağlık ve eğitim imkanlarından da dışlanmaktadırlar (PICUM, 2007).

Tüm bu sebeplerle ekonomik ve kültürel bir tehdit olarak algılanırlar: “Sizin yüzünüzden kiralar yükseldi, işimizi elimizden aldınız, ücretleri düşürdünüz, hastanelerde kuyruklar uzadı, hırsızlık, dilencilik arttı, siz çok gürültü yapıyorsunuz” gibi nedenlerle pek çok yerde hor görülmektedirler. Bu da sığınmacıların entegrasyonunu zorlaştırmaktadır (Türk Tabipler Birliği, 2016).

Elbette ki yüzyıllardan beri kazanılan gelenek, yaşam tarzı ve alışkanlıklardan kopmaları göçmenler için hiç de kolay olmamaktadır. Göçmenlerin, toplumsal ve komşuluk ilişkilerinin yoğun yaşandığı, toplumun çoğunun birbirine sıcak davrandığı, sorunlarına kulak tıkamadığı bir çevreden ayrılıp, ilişkilerin son derece sınırlı olduğu, komşuluk ilişkilerinin hiç başlamadığı, yeni bir yerleşim alanına gelmeleri onların çıkmaza girmesine sebep olmaktadır (Deniz ve Etlan, 2009: 483). Göçle birlikte yeni bir mekana yerleşen göçmenler bir taraftan bu mekanda kendilerine yer edinmeye çalışırlarken diğer taraftan da hayatta kalma ve sahip oldukları kimliklerini kaybetmeme çabasına girmektedirler. (CENGİZ, S. (“Göç, Kimlik ve Edebiyat”, 2010: 188)

Aynı dil, din, kültüre ait benzer çevrelerin oluşturduğu alanlarda uyum konusunda sorunlar azalırken, farklı kültür ve değere sahip olan bireyler çeşitli ciddi sorunlar ile karşılaşabilmektedirler (DENİZ, O., ve ETLAN, E. (2009). “Kırdan Kente Göç Ve Göçmenlerin Uyum Süreci Üzerine Bir Çalışma: Van Örneği”, Uluslararası İnsan Bilimleri Dergisi, 6(2): 472-498 ).

Göç sonrası dönemde, bireylerin içinde yaşamaya başladığı yeni toplumdaki kültürel farklar uyum güçlüğü yaşanmasında, sağlık sorunlarının görülmesinde son derece belirleyici olabilmektedir. İçine girilen yeni çevre bireylerin kendi kültürüne benziyorsa daha az, benzemiyorsa daha fazla uyum sorunu ile karşılaşmalarına neden olacaktır. Kişinin alıştığı ortamdan ayrı kalması yalnızlık, yabancılaşma, kendini değersiz görme, yakınlarının yokluğu ve onları bırakmasından ötürü hissedilen pişmanlık duyguları bireyi etkilemekte ve yoğun stres yaşamasına neden olmaktadır. ( Şahin C. Yurt dışı göçün bireyin psikolojik sağlığı üzerindeki etkisine ilişkin kuramsal bir inceleme. Gazi Üniversitesi Gazi Eğitim Fakültesi Dergisi 2001; 21(2):57-67.)

Göçmen kadınlarla yapılan çalışmada, kadınların çoğunluğunun maddi  imkansızlıklardan,  yaşadıkları  korku  ve  kaygıdan, göç ettikleri bölgeyi iyi bilmemelerinden dolayı evlerinden çıkmamayı tercih ettikleri belirlenmiştir. (Kömürcü ve Çobanoğlu, 2011).

Ayrıca kültürel farklılıklar kadın ve erkek arasında yanlış anlaşmalara neden olabilmekte, bu durum kadınlarda güvensizlik oluşturmaktadır. Özellikle dil engeli ise gebelik döneminde yeterli sağlık hizmeti almalarına engel olmaktadır.

(devamı gelecek)

Konuk Yazar : Birgül Çay

Birgül Çay kimdir?
Turist Rehberi, Proje Koordinatörü.
Önce Turist Rehberliği, ardından Uluslararası ilişkiler okudu. Siyaset Bilimi ve Türkiye Ekonomisinde yüksek lisans yaptı.
Kısa adı KAPI olan Küresel Eşitlik ve Kapsayıcılık Agı’nın kurucu üyelerindendir. Meclis üyeliği dahil çeşitli siyasi faaliyetler yürütmüş ve başta, kadınlar ve çocuklar olmak üzere dezavantaj grupları ile yurt içinde ve yurtdışında gönüllü çalışmalar, ab projeleri ve aktivistlik yapmıştır, yapmaktadır. Çeşitli Kurumlar için proje danışmanlığı yapmaya, yönetmeye devam etmektedir.
Göç ve Kadın konularında akademik ve saha çalışmaları yürütmektedir. Balkan Göçleri, Yerel politikalar, siyasette kadın temsili, kadın dostu kentler hakkında çalışmalarını çeşitli kurumlar ve KAPI ile yürütmeye, ayrıca bağımsız araştırmalar yapmaya devam etmektedir.

 

 

guest
0 Yorum
Inline Feedbacks
View all comments
0
Would love your thoughts, please comment.x
()
x