12 Eylül’den önce politik literatürde ülkenin ahvaliyle ilgili çok kullanılan bir benzetme vardı: Türkiye, freni patlamış bir kamyon gibi yokuş aşağı gidiyor! İlk başlarda oldukça çarpıcı bir cümle gelirdi bana bu, yirmili yaşlarıma girmemişken.
12 Eylül darbesinden sonra anladık ki bu tespit gibi görünen cümle sadece şatafatlı bir cümleymiş ki bizim cenahın darbeyle kısa sürede ne hâle geldiğini idrak ettik! Bu, şunu da öğretti; önlemini alamayacağın, gereğini yapamayacağın bir tehlikeyi, öngörüyü dile getirmenin hayat karşısında bir değeri yok.
Buna mukabil birçok MK üyesi-kimi 6 ay, kimi 8 ay önce- biz darbe olacağı bilgisini almıştık, lakırdısını ettiler. Hatta birisi marifetmiş gibi nehir söyleşisinde de bunu dile getirdi. Bildiniz, söylediniz de ne oldu? Ülkede on yılda bir, falcıların deyişiyle üç vakte kadar darbe olacağı belliydi zaten. Bu ayıp yetmezmiş gibi bu politik falcılar ve vaazcılar darbeye iki ay kalana dek sol içi şiddetin mimarlarıydılar aynı zamanda.
Ülkenin ve solun hâli o yıllarda böyleyken, belli ki bir çıkış yolu bulunamadı ve onlar devletlerini kurtardı ve sol da yenilerek kaderini yaşadı.
***
Son yıllarda yollarda görür oldum, trafik tabelası bile var Kaçış Rampası diye. İsmi ilginç geldi hep bana. Gerçi kaçış kelimesiyle benim ilk hatırladığım Ayla Kutlu’nun Mülkiye merkezli ilk romanı olmuştu. Halk arasında ise kaçış kelimesinin çağrıştırdığı daha çok tabii.
Bu kaçış rampaları dünyada ilk kez ABD’de 1930’lu yıllarda kullanılmaya başlanıp dünyaya yayılmış. Türkiye’de ise 2000’li yıllardan sonra yaygınlaşmış. Kaçış rampaları asıl olarak frenleri sorunlu araçların tekerleklerini zemine gömerek yavaşlatır. Aracın kinetik enerjisini yokuşta tüketir…
***
Şimdi sol açısından ülkede çok şey değişmediğini düşünerek, bugün de memleketin hâlini eski benzetmeyle freni patlamış yokuş aşağı giden bir kamyona benzetmek yanlış olmayacak.
Aradan geçmiş 45 yıl. Kaybettiğimiz çoğu eski arkadaşımızın ömürlerinin neredeyse iki katı bir süre. Bu sürede kösenin sakalı dahi çıkabilir! Ama ülkenin, emperyalizmin başı ve yamağının ve de değnekçilerinin marifetleriyle nasıl bir çıkmaza sokulduğunun görülmesine hiçbir gözlük numarası engel değil!
Bu hâlimiz niye hâlâ devam ediyor? Bu niye’nin yanıtını bulamazsak bu şekilde kader kurbanlığımız sürecek.
***
İşin başında, Doğu toplumlarının temel hastalığı olan zihin donukluğunun taa ’80 darbesinden önce bizim solun da bir hastalığı olduğunu kabul etmeliyiz. Bizim cenahta, bir kişi, bilemedin iki kişi oturur bir konuda birkaç sayfa-orta sayfa ideologluğu!- teorik bir yazı kaleme alır ve bu, örgütün kitlesine hareketin görüşü olarak servis edilir. Politik vahiy tebliğle ayet olur!
Bu teorik malzemeyi okuyan da bunu sorgulamadan kabul eder ve fikir dünyasının rehberi kılardı. O günlerden bu günlere o örgütler kalmadı ama onların bazılarının silik birkaç gölgesi hâlâ var. O çoklukta ve güçte örgütler olmasalar da zihin donukluğu illetinden kurtulamamış insan çok. Günümüzde mesela bir gelişmenin algılanıp yorumlanması gerektiğinde bu alışkanlığın devam ettiğini çokça gözlemleriz.
O kişi ne tarafta duruyorsa, fikren ve kalben hangi kesimin doğrultusunda ise yorumlanacak gelişmeyi objektif olarak irdelemeden direkt, bulunduğu cenahın fikrine uygun bir şekilde kabul edip yorumluyor. Hani biz diyalektik maddeciydik?
’80 darbesi sonrası çoğunluk için örgütün bir tür kalıba alma tehlikesi de kalmadığına göre olması gereken; bahsettiğimiz kesimdekilerin zihni özgürlük ve gelişimlerini ikmâl etmeleri gerektiğini düşünsek de günümüzde söylenene, yazılana, tartışılana baktığımızda hayatın bizi doğrulamadığını görüyoruz.
O zaman, sadece örgüt yapılarının bu olumsuzlukta tek suçlu olmadığını söylemek gerekir. Bu hâl de bize, kuşağımızda genel bir eğilim/hastalık olarak işi oluruna bırakmacılık olduğunu düşündürtür.
Doğu toplumlarının ortak kaderi midir; tepedekiler bizim için de düşünsün, yazsın, karar versin; buna biat edenlerin bir kısmı tarikatlarda mürid, solda yer alanlar ise militan, kadro unvanlarını alsın…
Bu hastalıklı hâli sadece bireylerde görmüyoruz. 68 Kuşağı’nın mirasçısı olarak tarih sahnesinde yerini almış olan 78 Kuşağı’ndan birçok örgüt ve onların liderleri teorik ve pratik olarak bağımsız hattan bahsederlerdi. 12 Eylül darbesinden sonra makul kendine gelme süresi geçince gördük ki o bağımsız hatçılardan bir kısmı mühür kendilerinde olarak kendi mücadelesini yükseltmiş olan Kürt Hareketi’nin limanına teknelerini bağladılar.
Darbenin fırtınası çoktan geçtiği hâlde bunlardan bazıları ne hikmetse o limandan çıkamadılar. Bunun sebebini kendileri açıklayana dek bizler sadece yorum yapabiliriz. Bir nevi bu siyasi sığınmanın nedeni, beyni dinlendirip de teorik-pratik bir atak mı yapılacaktır, yoksa; bu iş iyiymiş, onlar uğraşsın, direkt risk de çok değil, bir etiketimiz de var nasıl olsa ve yaka da değiştirmeden sol forsumuz da açık… muhasebesi mi yapılmıştır? Eh, ne de olsa Gezi günlerinde o cenahtaki bir yetkiliden politikanın bir muhasebe işi olduğunu, duymuştuk.
***
Ülke, emperyalizmin ağababası ve yardakçılarının direktörlüğünde çok kritik bir noktaya, yaldızlı-pullu süslemelerle var olma-yok olma kertesine getirilmişken, bir zamanların bağımsız hat savunucularından bir çıkış göremiyoruz. Bu ataletlerinin sebebi intisap ettikleri limanda kalmalarını temin midir?
Devrimcilik, sosyalistlik tüm insanlık için yola çıkmak değil midir? Çoğumuz gençliğinde bu düşünceyle, duyguyla yola çıktı. Doğru, herkes için doğru olmuyor ki zamanla doğru bükücüler tüm insanlık hedefini lokalize edip, bir kesime ciro ederek başlangıçlarındaki hedeflerinin ufkunu daraltıp, yaşadıkları toplumun sayıca büyük olan kesimini ikinci plana atmışlardır. Aslında gerçek olan kendilerinin bizzat bu şekilde oksijen çadırına mahkum olmalarıdır. Meydanlarda, sokaklarda, talan edilen doğayı koruma mücadelesinde oksijenin hası var oysa ki.
Burada görmemiz gereken; bugün bu insanların ilgilenmediği, sırtlarını döndükleri toplumun çoğunluğu 12 Eylül’den önce onlara ellerini uzatmıştı. Onlar yeteneksizlikleriyle helva malzemelerini yaktılar!
Aynı halk son yerel seçim sonuçlarıyla sola, gelin bizi örgütleyin, mesajını verdi. Halkın dilini anlamaktan uzak mısınız? Halktan elektrik alamıyor musunuz? Bugün koşulların sertleşmesine rağmen, onların pek beğenmedikleri Eczacı’ya halk aynı eli uzatıp meydanlarda kadın-erkek-genç cesurca haykırıp çırpınıyorlar. Evet, baş emperyalistle ve avaneleriyle baş etmek zordur, yenilebilirler de. Hiç önemli değil, onların teri bu toprağa akmıştır. Bugün olmazsa yarın.
Ülkede bunlar olurken kendileri sığındıkları limanda, bağımsız hatçılıktan uzak, emperyalizme meze olmanın kılıf fikrini projenin başındakilerle benzer kavramlarla kendi icadıymış gibi(Murray Bookchin!) tekrarlayanın söylediklerini, bölge halkları için tek seçenek, olarak görenleri de tarih ilgili sayfasına yazacaktır.
Anlaşılıyor ki freni patlamış kamyon için kendilerini hâlâ önder sanan eski şeflerden kaçış rampası yapmalarını beklemek beyhudedir. O kaçış rampası halkın alanlarda, sokaklarda, dere boylarında, zeytinliklerde, üniversitelerde, fabrikalarda, yaylalarda aralarında hiçbir etnik, mezhepsel ayrım yapmadan buluşacakları Demokrasi Bloku’yla inşa edilecektir.













Halk, CHP ve diğer muhalif partilere yonelmekle ‘kaçış rampasina’ yönelmiş demektir.
O liderler, “kaybettim ben aşkımı” şarkısını söylesinler!