MAZLUMLAR, KURBANLAR VE MÜCADELE

HomeManşet Haberler

MAZLUMLAR, KURBANLAR VE MÜCADELE

Yoldaşça Diyaloglar

Cengiz Türüdü&Naim Kandemir

                                                                                     Çeliğe öyle su verilmiş ki

                                                                                          Ne yaptılarsa bükemediler yüreğimi.” *

 

Naim- İnsanlık tarihi özünde kötü ile iyinin mücadelesi olarak da okunabilir. Sen durduğun ve baktığın yerden bu mücadeleye genel olarak nasıl bakarsın?

Cengiz- İnsanlık tarihinin başlangıcından bugüne iyilik-kötülük, aydınlık-karanlık, inanç-inançsızlık, sevgi-sevgisizlik, şefkat-nefret her zaman var olmuştur. Bunlar birbirini beslemiş, birbirini kışkırtmıştır, birbirine kaynaklık etmiştir. Fernand Braudel, “Akdeniz” kitaplarında (Metis Yayınları) tarih boyunca bunun böyle olduğunu anlatır. Bu karanlık ve aydınlığın mücadelesi insanın dünyada zuhur edişinden bugüne devam eden bir mücadele. Bu yeni bir şey değil. İnsanlık tarihi boyunca, ilk insanın ortaya çıkışından bugüne, toplayıcılık-avcılık aşamasından bugüne, bu iyilik-kötülük sorunu hep yaşanmıştır.

Ne zaman ki insanlık tarihinde artık ürün ortaya çıktı, sınıflaşma ortaya çıktı, siyasi organizasyonlar, kurumlar, devlet ortaya çıktı, ondan sonra bu çok daha açık hale geldi. Çünkü bunların ortaya çıkışıyla birlikte iki şey oluştu: ezilenler ve ezenler sınıfı. Tahakküm kuranlar ve tahakküm edilenler, altta kalanlar-yukarıdakiler biçiminde bir ayrım ortaya çıktı. Hep bu ezilenler üretti, değer yarattı. Bu üretilen değerler; sınıflı toplum mekanizmasının, sömürünün sonucu olarak bu ezilen sınıfların ürettiği artık değerler, artık ürünler ezen egemen sınıflar tarafından, sınıflı toplumun bir sonucu olarak ortaya çıkmış olan siyasi organizasyon olan devlet formunu kullanarak hep gasp edildi. Bu gaspedilmeye bağlı olarak ezilenler, ürettiklerinin daha az gasp edilmesine, egemenler ise gasp ettiklerinden daha fazla gaspetmek yönünde talepte bulunarak bu yönde davranış geliştirdiler ve bunu gerçekleştirmek için güç oluşturdular.

İnsanlık tarihi boyunca hep böyle oldu bu. Sınıflı toplumların oluşumu, sınıfların ortaya çıkışı, artık ürünün ortaya çıkışı başlangıcından beri önce düşünce olarak insanın benliğinde var olan iyilik-kötülük bu sınıflı toplum aracılığıyla ideolojik-politik bir karakter kazandı ve kurumlaştı. Artık değerin paylaşım süreci içerisinde birileri iyiliğin kendilerine ait olmasını talep etti, ezen sınıflar ise iyiliği yok ederek kötülükle, güç kullanarak, başta köleleştirerek, köleci toplumlar yaratarak, kötülükle bu ezilen kitleleri hem ezdiler, hem de aynı zamanda ürettiklerine el koyarak sömürdüler.

Bu ezilen kitleler, yoksul kesim(bunların içinde köleler de var) her zaman bu zulümden, baskıdan, işkencelerden kurtulmak için kıpırdanmalar gösterdiler. Örgütlü, kurumlaşmış kötülüğe karşı kıpırdanma gösterenlerin hepsi egemen sınıflar ve egemen sınıfların organizasyonu olan şiddet araçları yani polis gücü, asker gücü ve buna benzer milis güçleri ile bu başkaldıran, hak talebinde bulunan, iyilik talebinde bulunan ezilen kitleler yok edildi, öldürüldü, cezalandırılıp işkenceye tabi tutuldu.

Köleci toplumda kölenin hiçbir hakkının olmadığı zamanlarda örneğin Roma’da insanlık tarihinin en büyük köle isyanı gerçekleşmiştir. Buna tarihte bildiğimiz gibi “Spartaküs İsyanı-Ayaklanması” deniyor. Bu Roma İmparatorluğu’nun sonunun gelmesinde de bir başlangıç oldu. Örgütsüz, eğitimsiz köleler bile ayaklandı. Onların hakları yok, o ülkede demokrasi yok… Bu haldeki köleler bile sınıfsal içgüdüyle, bu iyilik talep etme, eziyetten, baskıdan, örgütlü kötülüğün saldırılarından, işkencelerinden kurtulmak için o köle bilinci ile bile Spartaküs’ün etrafında toplanıp tarihin en büyük köleci imparatorluğu olan Roma İmparatorluğu’nda isyan başlattılar. Bu tarihte sadece kölelerin isyanı değil, aynı zamanda insanlığın büyük özgürlük isyanıydı.

Bugün dünya devrimcileri bu Spartaküs Ayaklanması’nı örnek alıyor, buradan esinleniyorlar. Hatta kendilerine bazı ülkelerde Spartaküs diyebiliyorlar. Örneğin Almanya’da Alman Komünist Partisi içerisindeki bir grup Rosa Lüksemburg ve Karl Liebknecht’in dahil olduğu bir grup kendilerine “Spartaküsler” diyor. Türkçede Rosa Lüksemburg’un “Spartakistler Ne İstiyor?” isimli kitabını da hatırlayalım…

Bu Spartaküs hikâyesi buradan, bu hak, özgürlük, köleliğe başkaldırı mücadelesinden geliyor. Bu ayaklanan kölelerin hepsi katledildi, hepsi hançerlendi, kılıçla doğrandılar, yok edildiler. Yani bu insanlar köleci düzenin kurbanı oldular. Bunlar masumdu, bunlar köleleştirilmiş emekçilerdi ve bu insanlar Roma İmparatorluğu’nun zulüm araçları tarafından yok edildiler.

Bu köle ayaklanmasında öldürülen bu büyük kitle insanlık tarihinin büyük mazlum kitlesi oldu. Bunlar mazlum ve aynı zamanda kurban. Neyin kurbanı? Kötülüğün, köleci efendilerin, aşağılık bir sömürü düzeninin, zorbalığın kurbanı… O günden beri bunlar hem mazlum, hem kurban olarak anılıyorlar. Ezilenler, özgürlük hak ve iyilik talep edenler; aynı zamanda zulüm ve sömürü düzenlerinin hem mazlumları, hem de kurbanları oluyorlar.

***

Bunun bir benzer örneği yine insanlığın ayaklanmasını, insanın özgürlük mücadelesini durdurmak, insanı köleleştirmek, köleci Roma İmparatorluğu benzeri imparatorluklar inşa etmek maksadıyla kurgulanmış devlet yapıları, siyaset kurumları aynı şeyi yeniden deniyor tekrar kurabilir miyiz diye. Bunun en büyük, en iğrenç örneği Alman Nazi İmparatorluğu. Bin yıllık bir imparatorluk hayal ettiler. Tek amacı eski Roma İmparatorluğu gibi insanları köleleştirmek, bütün halkları yok etmek, hak talebinde bulunanları gaz odalarında, toplama kamplarında boğmaktı. Spartakistler nasıl köleci Roma İmparatorluğu’nun mazlumları, kurbanları olduysa, bu Nazi İmparatorluğu macerasının da; Yahudiler, komünistler, eşcinseller, Çingeneler ve diğer etnik gruplar kurbanı oldular ve yok edildiler. Siyasi literatürde bu Nazi İmparatorluğu’nun katlettiği, yok ettiği bu kişilere “Nazi kurbanları” deniliyor. Bütün dünyada bu Nazi kurbanları adına anıtlar yapılıyor, bu insanlar her yıl değişik ülkelerde saygıyla, hüzünle anılıyor ve vicdan sahibi insanlık bu insanlara saygılarını ifade ediyorlar.

Tarih boyunca baktığımız zaman iki örnek verdik: Roma İmparatorluğu ve Nazi İmparatorluğu. İkisinin maksadı da köleleştirmek, karanlıkta bırakmak, iyiliğin peşinde koşanları Roma İmparatorluğu’nda hançerleyerek, Nazlı İmparatorluğu’nda gaz odalarında boğarak öldürmekti. Bunlar insanlık tarihinde baştan beri var olan bir durum ve bu iki örnek, iki uç örnektir. Marx,” Ücretli emek ve sermaye…” gibi kitaplarında kapitalizme ücretli kölelik düzeni, diyor…

Tarihte bu karanlık-aydınlık, iyilik-kötülük eksenindeki mücadelelere baktığımız zaman bu hiç eksilmemiş, değişik dönemlerde dozu yükselmiş, düşmüş ama bu mücadele hiç bitmemiş ve hep birbirinin zıttını yaratmışlardır. Yani kötülüğün olduğu yerde iyilik, zorbalığın olduğu yerde isyan-başkaldırı, karanlığın olduğu yerde insanlığın aydınlık arayışı mücadelesi olmuş. Örneklerle söylemeye çalıştığım bu soyutlama dünyanın bütün sınıflı toplumlarında değişik formlarda niceliği az veya daha fazla biçimde bir gerçeklik olarak hâlâ devam ediyor. Dünyada hâlâ sömürü, sömürüden nemalananlar ve sömürü aracılığı ile ezilen kitleler var. Genel şema değişmediği için aynı kötülükler, zulümler, işkenceler, kurbanlar bugün yine var.

Naim- Devrimciler aynı zamanda halklarının da çocukları olduğuna göre, ülkemizde ta başından itibaren devrimcilerin, yurtseverlerin mücadelelerine ve bu mücadelede hayatlarını güzel günler için nasıl feda ettiklerine dair de konuşalım…

Cengiz-  Türkiye tarihine baktığımız zaman özellikle Osmanlı’nın çöküş sürecinde emperyalist işgalcilerin Türkiye’yi de yutma, Sevr girişimleri ve Osmanlı’yı “Hasta Adam” ilân etmeleri ve hasta adamı öldürmeye kalkmaları gibi bildiğimiz bir gerçeklik var tarihte.

Bu Osmanlı, hasta adam paylaşılırken emperyalistlerin işgaline karşı bazı eğilimler ortaya çıkıyor. Emperyalist işgalden faydalanarak varlığını hâlâ devam ettirmek isteyen saltanat ve avanesi (Ali Kemaller, Vahdettinler, Damat Feritler) bu çevreyi oluşturdular. Bir de bu mücadelede buna karşı çıkan Türk Jakobenleri, İttihatçıların alt kadroları. Bunlar daha sonra “Kemalist” adını alıyor. Bir de bunlara karşı çıkan sosyalistler, Marksistler var. Şefik Hüsnüler, Mustafa Suphiler, Ethem Nejatlar o kuşaktan.

Kurtuluş Savaşı koşullarına baktığımız zaman; emperyalist işgale karşı kapitalizmin sınırlarını aşmadan, sömürü mekanizmalarına dokunmadan, egemen sınıfların genel statüsünü değiştirmeden, emperyalizmle iş birliğine kesin son vermeden, emperyalizmle Kurtuluş Savaşı esnasında bile ilişkilerini sürdürerek bir politik bağımsızlık elde etme mücadelesi gerçekleşiyor. Kuva-yı Milliye, Anadolu ve Rumeli Müdâfaa-i Hukuk Cemiyeti gerçekleştiriyor bu mücadeleyi. Bir tarafta emperyalist işgale son vermenin ötesinde, kapitalizmin emperyalizmin direkt hedefi olan bir sosyalist mücadele var. Bu emperyalizmin çizdiği çerçevenin dışında hareket etme kabiliyeti olmayan Kemalistler, kapitalizm çerçevesinde kendilerine bir siyasi hegemonya alanı oluştururken aynı zamanda bu hegemonya alanının daha ötesine geçmek isteyen, sömürü sistemini direkt hedef alan ve bunu ortadan kaldırmak çabası içerisinde olan, en azından böyle bir ütopyası olan devrimciler, o dönemin Marksistleri, TKP mensupları; egemen güç iktidarının, Sürmene açıklarında Yahya Kaptan’ın Teşkilat-ı  Mahsusacı çetesi tarafından bir takanın içerisinde bıçaklanarak öldürüp Karadeniz’e atılıyorlar. Kurtuluş Savaşı’nın en büyük mazlumlarının ilk örneğini Mustafa Suphi ve arkadaşlarının katledilmesi oluşturuyor. Bunlar Türkiye’deki egemen sınıf ve burjuva iktidarının,  Cumhuriyet’in ilk kurbanları oluyor.

***

Bu burada kalmıyor. Bundan sonra hak mücadelesi veren insanlar öldürülüyor, kaybediliyor. Şnurov’un “Türkiye Proletaryası” kitabında işçilerin nasıl işkence edilerek katledildikleri anlatılır. Aynı zamanda profesör Alpaslan Işıklı’nın “Sendikacılık ve Siyaset” kitabında Türkiye’de bu hakların nasıl gasp edildiği, hak için mücadele edenlerin başına neler geldiği çok açık bir şekilde anlatılır. Türkiye’de emekçi sınıfların haklarının gasp edilmesini en iyi anlatan kitaplardan biridir bu kitap. Bu durum Cumhuriyet döneminde hep devam etmiş. Sol, devrimci faaliyet gösteren partilerin açılması kapanması bir olmuş. Devamlı polis takibine uğramışlar, işkence görmüşler. 40’lı yıllarda bile gözaltında kaybedilmişler. Hep zulüm görmüşler, hep kurban edilmişler. Egemen sınıflar düzeni bu insanları kendilerine kurban etmişler.

Kurban olma sadece 12 Eylül’le başlayan bir şey değil Türkiye’de. Türkiye’de bir burjuva sınıfının bir siyasi iktidar gücü olarak örgütlenmeye başlangıcından beri Türkiye’de devrimciler katledilmiş, soruşturulmuş, işkence görmüşler, hep uzun yıllar hapishanelerde mahpus edilmişler. Kıvılcımlı’nın “Kısaca Marksizm Düşünüşü” kitabındaki deyişiyle; “Türkiye’de Marksistler kuduz köpek kovalanır gibi kovalanmış”. Türkiye’de insanlar sol, sosyalizm, komünizm öcüsü ile hep korkutulmuş, egemen sınıf ideolojisi, resmi ideoloji sosyalizmin var olduğu bir dünyada kendini kurgularken, bu komünizm öcüsünü, bu sol öcüsünü kendi varoluşunun ana fikri haline getirmiş, kendini bununla mayalamış. Bu komünizm korkusu Türkiye tarihi boyunca bir anti-komünist histeriye, paranoyaya, bir hastalığa dönüşmüş. Anti komünizm egemen sınıflarda bir histeriye dönüştüğü için Türkiye’de sol, sosyalist, demokrat herkes takibe uğramış, bir çoğu öldürülmüş, suikaste uğramış cumhuriyet tarihi boyunca kaybedilmişler, faili meçhul cinayetlere kurban gitmişlerdir. Bunlar zulüm, sömürü ve soygun düzeninin kurbanları olmuşlardır.

***

Türkiye’de bazı dönemler bu kurban seçme ve kurban etme hızlanmıştır. Örneğin 12 Mart’ta daha fazla katliam yapılmış. 12 Eylül ve sonrası dönemde sınırsız bir şekilde devrimci ve solcu katliamları yapılmıştır. 12 Mart’ta faşizm çok kurban almış, 12 Eylül faşizmi ülkeyi mezbahaya dönüştürmüş.

Kürt hareketini imha etmek, söndürmek için tarihte benzeri görülmemiş, İlhan Selçuk’un deyişi ile “Benzeri ancak Nazi hapishanelerinde görülmüş bir vahşet örneğinin” sergilendiği Diyarbakır cezaevlerinde Kürt halkı susturulmak, mücadelesi bastırılmak, dağıtılmak istenmiştir. Bunu gerçekleştirmek için de yüzlerce devrimci kurban edilmiştir. Bu vahşet, öldürme, faili meçhuller Türkiye’de egemen sınıfların ezilenleri durdurmak, ezilenlerin iktidara yönelmesini engellemek, ezilenlerin aydınlanmasını, bilinçlenmesini engellemek için -hangi iktidar olursa olsun- sürekliliği olan bir politika, temel bir strateji haline getirilmiş. Düzen kendi varoluşunu bu temel yok etme zulüm stratejisi üzerine kurmuştur.

Türkiye’de tek parti dönemlerinde ve Menderes döneminde insanları susturmak için yapılanlar, 12 Mart faşist darbesi ve sonrasındaki  MC Hükümetleri  yetmeyince, sokakta solu susturmak için Ülkü Ocakları, kontrgerillanın sivil aygıtları, 12 Eylül ve devamında yapılanlar hep bu maksada yönelik çalışmalardır. Amaç iyiliği, özgürlüğü yok etmek, demokrasinin gelişmesini engellemek ve demokrasi, özgürlük talebinde bulunanları bu zulüm düzeninin kurbanı etmek.  Bütün egemen sınıfların genel stratejisi budur. Bu strateji bugün değişmemiş ve devam etmektedir.

Naim- ’78 Kuşağı’ndan ve gençlik dönemini Bulancak’ta mücadele içinde geçiren ve 4 Ocak 2022’de aniden kaybettiğimiz Recai Türüdü için ağabeyi ve mücadele arkadaşı olarak neler söylersin?

Cengiz- ‘ 80 öncesi dönemde Recai lise son sınıf öğrencisi olarak faşistler tarafından alçakça ateş edilerek kafatasının arkasından vuruldu  ve ağır biçimde yaralandı. Yirmi bir gün Hacettepe Hastanesi’nde yoğun bakımda yattı. Kafasına giren kurşunun şans eseri bir milimetre geride durmasıyla hayata tutundu ve kafasında faşist kurşunuyla 42 yıl hasta, sorunlu, çalışamaz, genellikle bakıma muhtaç bir insan olarak yaşamını sürdürdü. Faşist katilin önce yarı cana indirdiği ve bu kurşunla ölümüne sebep olduğu Recai, faşizmin kurbanı olarak, bir mazlum insan olarak, 4 Ocak 2022’de hayata veda etti.

Recai tek değildi, o dönemde öldürülen, vurulan, kurban seçilen binlerce devrimciden biridir. Recai’nin tek suçu vardı: bu düzene, sömürüye karşı çıkmak, Bulancak’taki tefecilere, karaborsacılara karşı halkın yanında durarak mücadele etmek, halkın haklarını aramak, halka yapılan kötülükleri durdurmak için bu zulüm düzeninin aygıtlarına, işbirlikçilerine karşı tavır almak, mücadele etmek ve mücadele edenler ile aynı safta bulunmaktı. Suçu insan olmaktı, emekten yana olmaktı, vicdanının seçtiği yerde olmaktı, iyiliğin ve aydınlığın yanında olmaktı.

Recai sadece kurşunlanmadı. Kurşunlandıktan sonra, o hasta haliyle hiçbir Batı ülkesinde olmayacak bir biçimde kafasında kurşun olduğu halde 12 Eylül faşistleri onu hapishaneye attı, emniyette işkence yaptılar ve Recai’nin sağlığını böylelikle daha çok bozdular. Recai, o haliyle 12 Eylül karanlığında toplamda üç yıla yakın hapis yattı. Onu önce vurup sonrasında zindana atarak, çürütmeye çalışarak sadece aklını değil, bedenini de almaya, onu çok erken öldürmeye kalktılar.

Bu anlamda Recai, o dönemin çok özel kurbanlarından birisi. O dönem birçok kurban var. Ona yapılan çok özel bir uygulama. Kurşunlama, işkence, hapis, dışlamalar, vefasızlıklar Recai’nin hayatında var oldu ama bütün bunlara rağmen Recai devrime, sosyalizme, özgürlüğe, insan haklarına, insanın kalbindeki iyiliğe, vicdana duyduğu inancı yitirmedi. Kurşun yemeden önceki durduğu yerde durdu. Hep demokrasiden, sosyalizmden, emekten, halktan yana oldu. Hep emperyalizmi, faşizmi reddetti. Hep faşistlerden tiksindi, gericiliği yobazlığı hep reddetti .

Recai, bütün bu hastalığına rağmen, yarı canlı bir şekilde yaşamını sürdürmesine rağmen, her zaman onurlu bir insan olarak var oldu. Hiçbir zaman ideallerinden, inançlarından, düşüncelerinden vazgeçmedi. Ayrıca inanılmaz derecede alçakgönüllü bir insandı. Kalender, saf kalpli, kötülük nedir bilmeyen, eli açık, paylaşmaktan zevk alan bir çocuktu Recai.

Recai, Köy Enstitüsü mezunu, aydın bir öğretmen çocuğu. Recai’nin devrimcilikle tanışması lisede veya geç bir yaşta olmadı. Recai zaten devrimciliğin, solun, sosyalizmin, aydınlanmanın, eğitimin, laikliğin konuşulduğu yoksul bir öğretmen ailesinde dünyaya geldi, orada büyüdü. İlk çocukluk dünyası ve ruhsal şekillenmesi öyle bir evde oldu. Recai, o evde konuşulanları duya duya büyüdü, bunlarla mayalandı, kişiliği, ruhu bu bilgilerle şekillendi yani mayası sağlam atılmış, mayası iyi tutmuş, iyi şekillenmiş bir çocuktu Recai.

Sol modadan, sol rüzgârdan etkilenip devrimci saflara katılmış bir insan değildi. O, moda daha başlamadan, sokaklarda görünür hale gelmeden, daha çocuk yaşlarında bu fikirlere aşinaydı, bu fikirlerin içine doğmuştu. Bu fikirler kabaca zihninde şekillenmişti. Yani temeli, eğitimi sağlam bir çocuktu. Sağlam bir temel, sağlam bir eğitim ve düşüncesinin kafasında net olması, ikircik taşımaması, o düşüncenin ve değerlerinin hayatına, ilişkilerine oturmuş olması; kurşuna, işkenceye, zulüme rağmen, büyük ölçüde aile desteğiyle yarı cana inmiş bir hayat yaşamasına rağmen inançlarını yitirmeden 4 Ocak 2022’ye kadar yaşamını sürdürdü. Ailesinin ve bazı vicdan sahibi arkadaşlarının iyi kalpliliğiyle, dayanışmasıyla o güne kadar geldi ve temiz bir çocuk olarak yaşadı. İnsanlığa olan inancını, sevgisini, hayata olan bağlılığını yitirmemiş, yaşama sevinci hiç yok olmamış bir çocuk olarak hayata veda etti.

*”Devrim Size Emanet” şiirinden, Naim Kandemir.

14 Şubat 2022

Çanakkale- İstanbul

guest
0 Yorum
Inline Feedbacks
View all comments