Öğrencilerin gözünde boğaziçi üniversitesi

Mazlum Çetinkaya’nın sorularını yanıtlayan; Boğaziçi Üniversitesi öğrencilerinden Denizhan EREN ”Üniversite bileşenleri olarak bunu sessizce kabul edeceğimizi sandılar ama yanıldılar.” Şimal KUZEY ise ”Öğrenciler 1968’de olduğu gibi demokratik taleplerini dillendirmeyi sürdürüyor ve haklarının bilincine varıyorlar, bu açıdan iki hareketin (ODTÜ ve Boğaziçi’nin)  benzeştiğini söyleyebiliriz.” dediler.

 

Öncelikle sizleri tanıyabilir miyiz?

 -Tabi, ben Şimal Kuzey, doğma büyüme İstanbulluyum. Boğaziçi Üniversitesi Sosyoloji Bölümü ikinci sınıf öğrencisiyim.

-İsmim Denizhan Eren, Boğaziçi Üniversitesi Fizik Bölümü son sınıf öğrencisiyim.

-Boğaziçi Üniversitesine bakınca dikkatimi en çok çeken şey, “kulüpler ve topluluklar” ile anılıyor olması. Onlarca kulüp var; denizcilikten sinemaya, folklordan dine kadar… Bu zengin ve bir o kadar da farklılıkları olan bir Boğaziçi’li olarak dünyada ve Türkiye’de yeriniz nedir, bize açıklar mısınız?

-Şimal Kuzey: ‘‘Boğaziçi toplumun her kesiminden insanın barındığı, farklı kimliklerin, görüşlerin ve ideolojilerin bir arada var olabildiği, hoşgörünün ve tartışma kültürünün pekiştiği; öğrencilerin, hobilerini ve tutkularını keşfedip gerçekleştirebildikleri bir alan. Boğaziçi, köklü değerlerini ve değişik sektörlere her yıl nitelikli mezunlar yetiştirmesini kendi ayakları üzerinde durabilmesine; öğrencileriyle, mezunlarıyla, öğretim üyeleriyle ve çalışanlarıyla kendi içinde tartışıp karar alabilen bir kurum olmasına borçludur. Bu özellikleri nedeniyle Boğaziçi, Türkiye’de ve dünyada bilimlerin ve sanatın gelişmesi açısından büyük önem atfeden bir kurumdur. Boğaziçi’nin temsil ettiği değerlere sahip çıkmayı, insanlık için faydalı olacağını düşündüğüm amaçlar uğruna çabalamayı ve araştırmalar yürütmeyi hedeflemekteyim.’’

-Denizhan Eren: ‘‘Boğaziçi Üniversitesi’nin sosyal imkânları mükemmel olmasa da (özellikle bugün) diğer üniversitelere kıyasla çok daha iyi. Bu yüzden farklı kültürden her öğrenci farklı okul toplulukları, kulüpler ve başka araçlarla üniversitede kendini ifade edebilme, kendini geliştirebilme fırsatlarının belli araçlarına sahip oluyorlar ve kendilerini ortaya koyabiliyorlar. Aynı zamanda öğrencilere, akademisyenlere ve üniversitenin diğer bileşenlerine yıllar boyunca, hükümetten üniversiteye müdahale karşısında ses çıkaran, bir Boğaziçi geleneği hep vardı. Bu yüzden Boğaziçi’nde bilimsel ve özgür bir eğitimin sınırlıda olsa imkânları bulunuyor. Bu da yine üniversitenin farklı sesliliğini ortaya koymayı sağlıyor. Doğal olarak Türkiye gibi eğitim sisteminin, ekonominin ve demokrasinin defolu olduğu bir yerde Boğaziçi, ODTÜ gibi bu imkânları yüksek olan üniversiteler muhalif düşüncelerin beslendiği alanlara dönüşüyor. Yani Boğaziçi’ndeki bu çeşitlilik veya Boğaziçi’nin muhalif konumu buradaki insanların ”özel” olmasına veya zeki olmasına dayanmıyor. Aslında tamamen aynı olmasa da bu çeşitlilik çoğu üniversitede var. Ama aynı özgür ve bilimsel düşüncenin yeşermesini sağlayan imkânlara, diğer üniversitedeki öğrencilerle hocalar sahip olmadığından, muhalif seslerini yükseltme, kendi kültürlerini ve çok sesliliklerini ortaya koymakta sıkıntı yaşıyorlar. O yüzden ben tabela üniversiteler dışında diğer üniversitelerden, bu engeller olmasa çok farklılığımızın olmayacağına inanıyorum.

-Bugünkü iktidar, yani AKP iktidarı neredeyse her kurumu ele geçirdi. KHK’lar ve Kayyımlar ile ülkeyi yönetiyor. Ama üniversiteler ve kültür hayatını ele geçirmede zorlanıyorlar. Zorlandığı ve zorlanacağı alanlardan biri de son dönem sizin üniversitenize atanan Rektör Melih Bulu.

Ne diyeceksiniz bu konuda?

-Şimal Kuzey: Evet, cumhurbaşkanının ve danışmanlarının da çokça belirttiği üzere bunca yıllık iktidar süresince birçok şeyi değiştirmelerine ve birçok imkânı ellerinde bulundurmalarına rağmen kültür ve sanat alanında istediklerini gerçekleştiremediler. İktidar bu başarısızlığını gizlemek adına Boğaziçi Üniversitesi gibi köklü kurumları yıllardır “öteki” olarak göstermekte ve elitistlikle suçlamaktadır. Rektör atamaları da, Boğaziçi’ni yerli ve milli yapmak üzere gerekli bir adım olarak gösterilerek meşrulaştırmaya çalışılmaktadır. Ancak, öğrencilerin ve akademisyenlerinin tepkisinin de ortaya koyduğu üzere, kayyım atamaları, Boğaziçi Üniversitesi’nin kültürel zenginliğini çölleştirmek adına geliştirilen bir stratejidir. Bir kurumun ileri gidebilmesi için kendi içinde karar alabilmesi ve özerk olması elzem koşullardır. Yukarıdan atamalar, kayyımlar ve kadro değişiklileri gibi denetimler kurumları yozlaştırmakta veya büsbütün yok olmalarına sebep olmaktadır.

Üniversiteler toplumun geleceğini şekillendiren kurumlardır ama ne yazık ki bu kurumların yöneticileri seçimle ve akademik liyakate göre değil, siyasal iktidarın çıkarları doğrultusunda belirleniyor. Yalnızca Boğaziçi Üniversitesi’nin değil; aralarında Ankara Üniversitesi, Ege Üniversitesi, Dokuz Eylül Üniversitesi gibi köklü kurumların da bulunduğu 20 üniversitenin rektörü, bir dönem AKP yöneticisi veya milletvekili olan isimlerden atanmış. Göreve liyakatin yerini partiye sadakatin aldığı kayyım atamalarına ve ülkemizin kurumsal geleneğini hiçe sayan her türlü uygulamaya karşı çıkıyoruz. Tepkimizi ve seçim talebimizi öğrenciler, öğretim üyeleri, mezunlar ve çalışanlar olarak kampüste, sokakta ve sosyal medyada yükseltiyoruz, yükseltmeye de devam edeceğiz.

-Denizhan Eren: AKP şu an yönetememe sıkıntısı yaşadığından, muhalif düşüncenin sesini çıkardığı her yeri susturmaya çalışıyor. Üniversitelerde gençlik bulunduğundan ve gençlik bu muhalif düşüncelere açık insanlar olduğundan, ayrıca demin dediğim nedenlerden dolayı bazı üniversitelerde özgür ve muhalif düşüncenin beslenmesini sağlayan imkânlar olduğundan, hükümetin müdahale etmek istediği yerlerin içine üniversiteler de giriyor. Üniversitelere son yıllarda atanan hükümet yanlısı kayyumlar bunun bir göstergesi. Boğaziçi’ne atanan Melih Bulu zaten AKP’li olduğunu ve üniversitemizi, öğrenciler, akademisyenler gibi üniversitenin gerçek sahiplerinin değil, AKP’nin istediği şekilde yöneteceğini hiç saklama ihtiyacı duymuyor. Zaten atanmanın anti-demokratik olmasının yanı sıra, bu gerçeklikten dolayı ve 2016’da ilk kayyumun benzer hükümet yanlısı politikasının okulumuza verdiği zararlar yüzünden öğrenciler olarak tepkimiz farklı şehirlere, hatta ülkelere yayılacak kadar güçlü oldu. Üniversite bileşenleri olarak bunu sessizce kabul edeceğimizi sandılar ama yanıldılar.

-İktidarın küçük ortağı tabii AKP cumhurbaşkanı da dahil, siz Boğaziçililere dönük, “terörist bunlar”  “gezi kalkışması” gibi hedef gösteren açıklamalara dair ne düşünüyorsunuz?

-Şimal Kuzey: İktidarın haklı taleplerimizi karalamaya çalışması, polis şiddetine başvurması şaşırtıcı değil. Tepkimizin içini boşatmaya ve etkisizleştirmeye çalışıyorlar. Kendi iktidarlarına ters düşen, tehdit oluşturan her fikir ve topluluk terörist olarak yandaş medyada lanse ediliyor. Bu eylemlerin ardında bölücü örgütlerin ve dış güçlerin olduğu söyleniyor, tabi ki söylemin ardı bomboş, herhangi bir delil göstermek mümkün değil. Bu tip söylemlerle toplum kutuplaştırılmak isteniyor, ancak biz yılmıyoruz ve susmuyoruz. İktidarla zıt düşmek, yapılan haksız bir uygulamaya karşı çıkmak, seçim ve demokrasi talep etmek terörizm değildir. Terörizm sevmediğimiz her şeye yapıştırabileceğimiz keyfi bir etiket değildir; demokrasi kültürünün ayrılmaz bir parçası olan protestoların terör saldırılarıyla eşdeğer kabul edilmesi bu kavramın içinin ne kadar boşaltıldığını gösteriyor.

-Denizhan Eren: Gezi kalkışması diyorlar. Terörist diyorlar. Çünkü AKP iktidarı insanları her zamanki gibi kutuplaştırarak, protestoları marjinalleştirme peşinde. Kayyum atandıktan sonra üniversitenin önünde yapılan eylem 2000’e yakın civarda insanın katılımını sağladı. Sosyal medyada ülkedeki neredeyse bütün toplumsal kesimler tarafından tepkiyle karşılandı. Hem okulumuzda hem Türkiye’de uzun zamandan beri birikmiş bir öfkenin patladığını gördük. Elbette bu AKP’yi korkuttu ve AKP öğrencilerin evlerine baskın düzenleyip gözaltılar yaparak hareketin başını ezmeye ve onları ”terörist” veya ”bunlar öğrenci bile değil” söylemiyle toplumun diğer kesimlerinden izole etmeye çalıştı. Ancak gözaltında öğrencilere yapılan çıplak aramalar ve işkenceler haklı olarak toplumsal öfkenin daha da alevlenmesine sebep oldu.  Ne öğrenciler ne de diğer muhalif kesimler geri adım attı. Terörist kelimesini, AKP kendisine muhalif olan herkese her saniye söylemesinden dolayı, bir süre sonra halkın gözünde bu söylemlerin içi boşalıyor.

 

-Üniversite kapısına zincir vurma, yani binanızın kelepçelenmesi,  gözaltı ve ev baskınları, atama usulü rektör gibi baskıları etik ve akademik ilkeleriniz gözüyle bize ne söylersiniz?

-Şimal Kuzey: Üniversite senatomuzun 2012 yılında kabul ettiği ilkenin belirttiği üzere:

“Üniversitelerde karar alma yetkisinin demokratik yöntemlerle seçilmiş̧ kurullarda ve akademik yöneticilerde olması özerklik için şarttır. Rektör, dekan, enstitü müdürü, yüksekokul müdürü, bölüm başkanı gibi akademik yöneticiler atamayla değil seçimle belirlenmelidir”

Akademik özgürlüğün koşulu olan bu maddenin çiğnenmesi kabul edilemez, yapılan yanlışı kabul etmemek demokrasiye inanan herkesin sorumluluğudur. Protesto, anayasal güvenceye alınmış bir haktır, demokratik taleplerimizi dillendirmenin bir yoludur. Gözaltı uygulamaları, Anayasa Mahkemesi’nde de belirtildiği üzere, bir hak ihlalidir.  Protestoların başladığı ilk günden bu yana süren polis şiddeti, gözaltılar, şafak operasyonları, gözaltında cinsel şiddet uygulanması sadece akademik ilkeler kapsamında değerlendirildiğinde değil, hukuki açıdan da son derece yanlıştır. Yapılanlar her şeyin ötesinde kabul edilemez bir insanlık suçudur. Üniversite kapımızın kelepçelenmesi, iktidarın düşünceyi ve özgürlüğü sindirme çabalarını en sembolik biçimde ortaya koymaktadır.

 –Denizhan Eren: Akademik ilkeleri geçtim, ne açıdan bakarsanız bakın, öğrencilerin sırf demokratik haklarını kullanarak anti-demokratik şekilde atanmasının karşılığının ev baskınlarıyla, işkenceyle gözaltına alınmasının hiç bir bakış açısından açıklanabilir bir tarafı yok bence. Düşünün. Bir de her fırsatta ”milli irade” demekten sıkılmayan bir hükümet tarafından yapılıyor.

-Barış imzacıları ve KHK ile ihraç edilen yüzlerce akademisyenden sonra bu son gelişmeler karşısında diğer üniversiteli arkadaşlarınızdan ve hocalarınızdan beklediğiniz desteği alıyor musunuz?

-Şimal Kuzey: Öğrencilerden ve akademisyenlerden aldığımız destek, bu atamanın yalnızca Boğaziçi’ni değil, tüm Türkiye üniversitelerini ilgilendiren bir mesele olduğunu ortaya koydu. İktidarın tahrip ettiği akademik özgürlüğe karşı en büyük umudumuz haksızlığa boyun eğmeyen yürekli gençler ve hocalarımızdır. Hocalarımızın da cübbeleriyle yeni rektöre sırtlarını dönerek atamaya tepki göstermeleri ve protestolarımıza destek vermeleri sevindirici. Diğer üniversiteli arkadaşlarımızdan ve hocalarımızdan desteklerini bekliyoruz, talebimize destek veren herkesi yanımızda görmek ve tepkimizin katlanarak çoğalmasını istiyoruz, çünkü “kurtuluş yok tek başına, ya hep beraber, ya hiçbirimiz!”

-Denizhan Eren: Kesinlikle öğrencilerimizden ve hocalarımızdan, birbirimize verilmesi gereken desteği şu ana kadar gösterdik diye düşünüyorum. Öğrencilerin ve hocaların bu hafta içerisinde birlikte eylem ve protesto yapmaları bence bunun iyi bir göstergesi ki bu uzun zamandan beri ilk defa oluyor. Boğaziçi öğrencileri de uzun zamandan beri ilk defa böyle bir kitlesel protesto gerçekleştirdi.

-On beş binden fazla bir öğrenci kitlesi olan Boğaziçi’nde, bu mücadelenize kendi arkadaşlarınızın desteği nedir ve bundan sonrası için neler yapmayı düşünüyorsunuz?

-Şimal Kuzey: Mücadelemize büyük destek görüyoruz. Protestolarımızı farklı şehirlere taşımayı, rektörlük önünde nöbet eylemlerimizi sürdürmeyi, farklı üniversitelerle dayanışma ağları kurmayı, öğretmen ve öğrenci sendikalarıyla ve uluslararası öğrenci ve öğretmen ağlarıyla iletişim halinde olmayı, sosyal medyadan sesimizi yükseltmeyi düşünüyoruz.

 

-Denizhan Eren: Üniversite öğrencileri hem okumuzda, hem de İstanbul’un farklı yerlerinde, Türkiye’nin farklı şehirlerinde (ki sayıları az değil), hatta başka ülkelerden öğrenciler tarafından yapılan eylemler protestolara katılımlarının ne kadar farklı kesimlerden ve büyük olduğunu gösteriyor bence. Şimdiden öğrenciler diğer üniversitelerle ve demokratik kurumlarla bağlantılarını ve protestolarını güçlendirmek için adım atıyorlar. Yeni eylemler planlıyorlar. Amacımız da atanarak değil, gerçekten demokratik bir şekilde rektörümüzün seçimle gelmesi. Çünkü üniversiteyi yönetecek kişilerin üniversitenin bileşenleri tarafından seçilmesi kadar doğal ve doğru bir şey yok. Bunun mücadelesi ilk rektör atandığından beri vardı aslında ve demokratik seçim hakkımızı elde edinceye kadar mücadele etmeye devam edeceğiz.

 

 

-Boğaziçi için gençliğin ve geleceğin ışığı gibi görüyorum. Size ve üniversitenize misyon olarak, “1968’in ODTÜ’sü” diyebilir miyiz?

-Şimal Kuzey: Teşekkür ederiz. Biz de bu misyonu yerine getirmek ve daha aydınlık bir geleceği hep birlikte inşa etmek istiyoruz. 1968’in ODTÜ’sünde de sağcı iktidar üniversite öğrencileri üstünde şimdiki gibi sert yöntemler kullanıyordu. 1968 kuşağı gençleri de dövülüyor, işkenceye uğruyor ve hapsediliyordu. Geçmiş ve şimdi arasındaki paralelliği görmek elbette üzücü. Ancak o zamanlarda olduğu gibi şimdi de yapılan eylemlerin bir toplumsal mücadele boyutu var.  Ancak ODTÜ’deki protestolar emperyalizm karşıtıydı ve Boğaziçi’nde görülen protestolardan daha geniş çaplı ve politikti. Boğaziçi’yle kıyaslandığında 1968 ODTÜ’sünde öğrenciler kendilerini siyasi bir özne olarak kurup yönetime dahil olmak için daha çok çaba gösteriyordu,  protestolar hemen hemen her üniversitede daha uzun soluklu ve şiddetliydi. YÖK’ün kuruluşundan, iktidarın üniversiteleri ve akademisyenleri itibarsızlaştırma çabalarından bu yana üniversite öğrencilerinin oluşturduğu muhalefet, iktidarın işine gelecek biçimde sönükleşti.

Ancak öğrenciler 1968’de olduğu gibi demokratik taleplerini dillendirmeyi sürdürüyor ve haklarının bilincine varıyorlar, bu açıdan iki hareketin benzeştiğini söyleyebiliriz.

-Denizhan Eren: Dürüst olmak gerekirse bence hayır. Elbette burada da ciddi bir güce sahip olan muhalif bir gençlik var ama 1968’in ODTÜ’sünü özel kılan şeyler şu: ODTÜ’deki devrimci gençli örgütlerinin, üniversiteler başta olmak üzere toplumsal protestolara öncülük etmesi. Aynı zamanda protestoların çok daha anti-kapitalist ve anti-emperyalist söylemler üzerinden gitmesi ve öğrenci gündemi ile sınırlı olmayıp emekçileri de kapsaması (daha çok dazla şey sayılabilir ama genel olarak bahsetmeye çalıştım). Ne yazık ki bugünün Boğaziçi protestolarında bunlar ya eksik ya da hiç yok. O yüzden bu protestoların da şimdilik sınırlı bir gücü olduğunu söylemek lazım. Ancak bu öğrenci hareketinin gelecek bir zamanda tamamen aynı olmasa da, benzer bir dinamik yakalayamayacağı anlamına gelmiyor. Bence dünyada genel olarak düzende bir sıkıntı var. Bu yüzden bu tarz hareketlerin sadece öğrenci hareketi ile sınırlı kalmayıp, var olan düzeni değiştirmek için de bir cevap vermesi gerekir.

Son Haber CH gazetesi adına teşekkür ederiz sizlere.

-Son olarak ne dersiniz?

-Şimal Kuzey: Ben sesimizi duyduğunuz ve duyurduğunuz için teşekkür ederim, çok değerli bir hocamın Sezen Aksu şarkısını alıntılayarak söylediği gibi, “Zulme karşı hep birlikte Şarkı Söylemek lazım”.

 –Denizhan Eren: Ben bizimle birlikte bu haklı direnişi gösteren öğrencilere, hocalara, okuldaki ve okuldaki bütün insanlara çok teşekkür etmek istiyorum. Sizin sayenizde haklı olan sesimiz yükseldi ve iktidarın öğrencileri marjinalleştirme politikasını boşa çıkardı. Bizler bu ülkede anti-demokratik her türlü politikanın karşısına, bu dayanışmayı göstermeye devam edebilirsek başarılı olabiliriz.

Röportaj: Mazlum ÇETİNKAYA (10/01/2021)

Haber Etiketleri
guest
0 Yorum
Inline Feedbacks
View all comments
0
Would love your thoughts, please comment.x
()
x