Parmaklarından ve ömründen yaralı bir aydın; İsmail Beşikçi

Devlet veya sermaye sahibi olabileceklerin kalbindeki Kürdistan’la, bizlerin yani yoksulluk çekenlerin ve zulüm görmüşlerin kalbindeki Kürdistan aynı değildir.

Mazlum Çetinkaya

Bila ez bi te re bim tif bikim rûyê te (orada olsam yüzüne tükürürdüm senin) diyor yetmişindeki anne CNN Türk kanalındaki tartışma programını dinlerken. Ellerini öpüyorum böyle annelerin.

Saygınlığın, haklı küfrün, haklı tepkinin; kadından, anneden, acıdan doğan her türlü özlü tepkinin ellerinden öpmek gerekir…

Bu tv programında “çok değerli! Metiner” de var! Herkes tanır onu! Acı çeken anneler de…  Karşımda oturan değerli, eli öpülesi anne de.

“Çok sayın Metiner”  CNN programında başı açık bacılarının hakkını bile savunuyor ve “aydınlanma felsefesi dersi” veriyor, çok değil daha beş altı yıl önce Malatya Altın Kayısı Film Festivali’nden dönerken yoksulluktan işte bugünkü gibi yine arabam yoktu, otobüs durağında beklerken çok sevdiğim bir arkadaşımın sesiyle irkilip bindiğim otomobilde korumalı Mehmet Metiner ile ilk defa karşılaşmıştım, altı km yol gidecektik, her km’de altı defa hoca efendi (fetö) diyen adam! Adam diyorum da, ünlemli bir adam! tırnaklı bir adam, Kürt ama Kurtlaşmış ve kurtlanmış bir adam!  İşte yine bu adam o altı kilometrelik yolda, altı çarpı altı eşittir tam otuz altı defa Fetullah Hoca Efendi demişti, gerçi o zamanlar hangisi el etek öpmüyordu ki…

Coğrafyan ve kaderin kötülük doluysa, etrafında kötülük de iyilik de yan yana boy verir bazen. Metiner denilen zatı dinlerken, daha bir kaç yıl önceki olan o kısacık yol hikâyesini gözüme getirdim bir an.

Kötüler; iktidarların ve gücün ektiği tohumdan boy verirler, iyiler ise; zulmün ve toprağın çığlığı ortasındaki vicdandan yeşerirler.

Tam da bu anda çok sevdiğim Dersim’den bir dostum, İsmail Beşikçi ile ilgili kısacık bir video için aradı. Son günlerde (bir kısmına katılmasam da)  yazdığı / yaptığı bir açıklamanın içeriği üzerinden İsmail Beşikçi’ye karşı yapılan, “hain” “ajan” denilecek düzeyde, bir linç karşısında bir cümlelik destek önerisi için aranmıştım.

Hani insan arada kalır ya bazen, işte bir an öyle oldum sanki.

Aslında bu konunun yukarıda anlattığım beyaz Kürt, maaşlı “personel Metiner”  ile ilgisi yok tabii ki…

Bu arada videoyu çekip gönderdim ama içimden de arada kalmak hâli, yani garip bir ruh durumu oluştu. Bu durumu dostlarımdan bazılarıyla paylaştım, yanlış mı yaptım acaba, yoksa sessiz mi kalsaydım diye.

Malum her yer sessizliğini koruyor, tam da bu günlerde!

Susmak ile susmamak arasında bir dönemdeyiz ne de olsa.

Bir dönemler,  gençlik yıllarımda, birçoğumuzda olduğu gibi,  İsmail Beşikçi ve Şivan Perwer benim de en çok etkilendiğim iki isimdi.

Ki kimliğimi bu iki büyük insandan aldım diyebilirim. Keşke bu iki değerli insan herhangi bir siyasi parti ile anılmayıp taraf olmasalardı…

Bütün bunları düşünürken siyasetçi ve yazar Mahmut Alınak’ın 2013’de yayımlanan bir makalesine aklım gitti bir an; Kürtler Halepçe’de Kürt Krallığı için mi öldü?  başlıklı yazıya;

 

“Kürtler için Halepçe ne ilkti, ne de son oldu. Hikâyesi uzundur: Bir sene sonra 1989’un sonbaharında, Saddam’ın üstlerine yağdırdığı zehirli bombalardan kaçan yüz bine yakın Kürt, geride binlerce ölü bırakarak Uludere ve Çukurca’daki sarp vadilere sığındılar.”

“Bimre Saddam, bijî Berzanî” diyen Güney Kürdistan halkımızın verdiği mücadelenin sonuçlarının geldiği aşamayı yine Sayın Alınak’ın makalesindeki bir diyalogda okuyalım:

“Mesut Barzani ve Celal Talabani’nin İstanbul’daki mülkleri gazetelerde çıkınca bir Kürt siyasetçi, “İstanbul’daki bu mülkler Güney’deki mülklerin yanında devede kulak kalır” dedi, kanıksamış bir tavırla.

Sonra beni daha da şaşırtacak şu sözlerle devam etti konuşmasına: “Halkın kanı ve gözyaşı pahasına kurulan ülke, iki ailenin fertleri arasında parsellenmiş durumdadır. Gidip Hewler’i görmen lâzım, zenginliği ve göz kamaştıran şatafatıyla Avrupa’nın gözde bir kentidir sanki. O dev kentin neredeyse Kars’ın yarısı büyüklüğündeki görkemli bir mahallesi tümüyle Neçirvan Barzani’ye aittir…”

 Güney Kürdistan halkının bedelleri ile oluşan şu anki statü üzerinden birkaç ailenin zenginliği kabul edilemezdir.

Kürt polisini, Metinerleri, Barzanilerin bunca sermayesini, güç ve mal mülkünü edinişini düşününce Kürtlüğümden nefret ediyorum. Ama diğer taraftan Kemal Pirleri, Mazlum Doğanları, evlatlarını yitirmiş Kürt annelerini düşününce de tam tersi bir onur oluyor Kürtlüğüm. Ben ikincisiyle onur duyuyorum. İsmail Beşikçi’yi de ikinci dediğimden hareketle hep değerlendirmek istedim.

Son yazdıklarının birçoğuna katılmasam da İsmail Beşikçi’ye Y.Küçük veya D. Perinçek benzetmesi yaparak hain ilan edip, linç edilmesini doğru bulmuyorum.

Tersinden, İsmail Beşikçi’nin de kendisini Kürt siyasi güçleri arasında taraf etmesini veya ettirilmesini de doğru bulmuyorum.

İsmail Beşikçi bildiğimiz haliyle, hafızamızın yıllar önceki İsmail hocası olarak kalmalıydı / kalmalıdır.

Çünkü parmaklarından ve ömründen yaralı bir aydındır İsmail Beşikçi, bu yüzden de linç edilircesine hedef haline getirilmesi doğru değil.

Ve hepimiz şunu da biliriz;

Bağımsız bir Kürdistan her kürdün kalbinde yaslı bir mendil gibi durur elbette.

Ama şu da unutulmasın;

Yarın kurulabilecek bir devletin veya sermayenin sahibi olabileceklerin kalbindeki Kürdistan’la, bizlerin yani yoksulluk çekenlerin ve zulüm görmüşlerin kalbindeki Kürdistan aynı değildir.

 

 

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Sonhaber`in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.

 

 

 

 

 

Haber Etiketleri
guest
0 Yorum
Inline Feedbacks
View all comments
0
Would love your thoughts, please comment.x
()
x