Türkiye’nin “entellektüel vicdan cephesi”nde gidişat

HomeManşet Yazarlar

Türkiye’nin “entellektüel vicdan cephesi”nde gidişat

Bir önceki yazımda, Rus yazar Tolstoy’un, “vicdani red hakkı”na aktif ve açık destek verişini, idam cezasına ve savaşa ömrünün sonuna kadar karşı çıkışını irdelemiştim. Onun, sadece başarılı ve yetkin bir edebiyatçı olmakla yetinmediğini, “entellektüel vicdan”ıyla da sahnede, meydanda olduğunu vurgulamıştım. Çarlık Rusyası’nın muktedirlerine çok sert tanımlamalarla karşı durmuştur. Askerlik kurumunu, “cinayet kurumu” olarak tanımlamış ve tanıtmıştır. Dönemin yönetici sınıflarını işaret edip şöyle demiştir: “Halka hükmedenler genellikle en kötü, en değersiz, en acımasız, en ahlaksız ve her şeyden önce en yalancı kimselerdir ve bu bir raslantı değildir.”*

Tolstoy, “vicdani red hakkı”nı kamuoyuna açık bir şekilde 1896’da savunmaya başladı. 1910 yılında hayattan ayrılana kadar savaşa ve idam cezasına karşı çıktı. Çarlık Rusyası otokrasisi, kendilerine parmak sallayıp “kurtulamazsınız” diyen Tolstoy hakkında herhangi bir kovuşturma açmadı, yargılamaya kalkışmadı. Bunun (tartışmalı) nedenleri üzerinde durmayacağım, dikkatinizi sonuca çekmek istiyorum sadece. Çünkü bu yazıda sözü, 21. Yüzyıl’ın arifesinde ve ilk yirmi yılında Türkiye Cumhuriyeti’nde muhalif aydınların başına gelenlere getireceğim. Çarlık Rusyası’nda Tolstoy kovuşturulmamıştı ama, 120 küsür yıl sonra Türkiye Cumhuriyeti’nde bir Aziz Nesin ya da bir Yaşar Kemal ve daha birçokları yargılanabilmişti. Türkiye’deki muhalif akademisyenlerin, “Barış Akademisyenleri” olarak süren kitlesel bir davası vardı.

1923’te 100. Yıl’ına girecek bir cumhuriyet olan Türkiye, daha başından beri her on yılda bir sıkışma dönem ve dönemeçlerine giregeldi. 12 Eylül 1980 cuntası ise, bu sıkışma geleneğinde bir değişime yol açtı: Sıkışma süreci adeta sürekli bir hal aldı. Nisbi rahatlama dönemlerinin köküne kibrit suyu sıktı birileri. 80’li yılların ikinci yarısında, Kürt sorununu farklı bir şekilde odağına alıp genişleyen, dünyanın gündeminden düşmeyen bir çatışma ve sıkışma dönemidir gidiyor. Türkiye, son dokuz-on yıldır da Suriye krizinin içinde. Ortada, gelişmelerin veya çatışmaların varabileceği son noktaya çok yakın durulduğu havası var.

Türkiye’de, 12 Eylül 1980 cuntasından sonraki dönemde, “entellektüel vicdan” eylemi olarak tanımlanabilecek girişimler nelerdi? “Barış Akademisyenleri” eylemi ve sonuçları, henüz sıcak bir süreç. Bu süreci güncel bir takip içindeyiz her birimiz. Ben burada, geçmişteki “entellektüel vicdan” girişimlerinden üçünü anımsatmak istiyorum.

Anımsatmak istediğim ilk girişim, 15 Mayıs 1984 günü geçekleştirilen ve “Aydınlar Dilekçesi” olarak ünlenegelen eylem. Cumhurbaşkanlığı ve TBMM Başkanlığı’na verilen bu dilekçe, “Türkiye’de Demokratik Düzene İlişkin Gözlem ve İstemler” başlığını ve yaklaşık  iki bin aydının imzasını taşıyordu. Daha dilekçenin verildiği gün, yayın yasağı kondu. 20 Mayıs’ta, Ankara Sıkıyönetim Askeri Savcılığı soruşturma açtı. Dilekçe ve imzalara el kondu. 20 Haziran 1984’te dava açıldı; aralarında Aziz Nesin, Uğur Mumcu, Halit Çelenk, Yalçın Küçük, Erdal Öz gibi aydınların yer aldığı yargılananların sayısı 46’yken önce 56, sonra da 59’a çıktı. Dava 7 Şubat 1986’da tüm sanıkların aklanmasıyla sonuçlandı.

İkinci girişim, “Terörle Mücadele Yasası’na Karşı Kampanya” olmuştu. Söz konusu yasanın şiddetle eleştirildiği bir metin 22 Kasım 1993 günü kamuoyuna açıklandı. Aralarında Yaşar Kemal’in de olduğu çok sayıda aydın, yazar, gazeteci bu girişimden dolayı yargılandı.

Üçüncü girişim, aslında iki aşamada hayat buldu ve burada da eylemin merkezinde Yaşar Kemal vardı. Birçok yazarın ve gazetecinin hapse mahkûm edildiği bir dönemde, Yaşar Kemal, dışarıda olmaktan utanç duyduğu açıklamasını yaptı. Türkiye’deki aydınlar bu açıklama karşısında iki cepheye ayrıldı: Orhan Pamuk, Zülfü Livaneli gibi Yaşar Kemal’e hak veren ve destekleyenler; Adalet Ağaoğlu gibi “dışarıda olmaktan utanç duymuyorum” diyenler olmak üzere. Yaşar Kemal, 9 Ocak 1995 tarihli Der Spiegel dergisinde yayımlanan, “Yalanlar Seferi” başlıklı bir yazı kaleme aldı. Bu yazı dolayısıyla Terörle Mücadele Yasası’nın 8. maddesini ihlal ettiği gerekçesiyle hakkında soruşturma açıldı. 23 Ocak günü DGM’de ifade vermeye gidişi, kitlesel bir aydınlar gösterisine dönüştü. Aralarında Orhan Pamuk, Erdal Öz, Zülfü Livaneli, Edip Akbayram’ın bulunduğu grup DGM önünde “Düşünce Suçuna Karşı Girişim Çağrısı” başlıklı bir ortak açıklama yaptı ve Yaşar Kemal’e destek kampanyası başlatıldığını duyurdu.

Yaşar Kemal, bu yargılama sırasında yaptığı savunmada şunları ifade etti: “Bir, benim kitaplarımı okuyan katil olmasın, savaş düşmanı olsun. İki, insanın insanı sömürmesine karşı çıksın. Kimse kimseyi aşağılayamasın. Kimse kimseyi asimile edemesin. İnsanları asimile etmeye can atan devletlere, hükümetlere olanak verilmesin. Benim kitaplarımı okuyanlar bilsinler ki; bir kültürü yok edenlerin kendi kültürleri, insanlıkları ellerinden uçmuş gitmiştir. Benim kitaplarımı okuyanlar yoksullarla birlik olsunlar, yoksulluk bütün insanlığın utancıdır. Benim kitaplarımı okuyanlar cümle kötülüklerden arınsınlar.”

Sonunda mahkeme, 5 yıl içinde aynı suçu işlememesi kaydıyla verdiği hapis cezasını erteledi. Yaşar Kemal’in bu karara karşı isyankar çıkışı şöyle olmuştu: “Beni idama mahkûm etseniz daha iyi. Beni sansüre mahkûm ediyorsunuz. İnadına yazacağım inadına konuşacağım.”*

Yeri geldiğinde birer “entellektüel vicdan bombası” gibi patlayan ya da infilak edenler, dünyada Tolstoy, Jean Paul Sartre’dan, Türkiye’de ise Aziz Nesin, Yaşar Kemal ve bu yazıda adı geçenlerden ibaret değil elbette. Dünya çapında binlerce, Türkiye’de (bu satırların yazarı da içinde olmak üzere) yüzlerce aydın, sanatçı aynı pratiği sergiledi, sergilemeye devam ediyor. Burada, üç girişim etrafında ifade edilenler, dikkat çekilmek istenen konuyla ilgili -sonuç itibariyle- bir soyutlamadır. Hayatın olanca gerçekliği karşısında eksiktir. Hele ki “Barış Akademisyenleri”; kitlesellikleri, ısrarları ve ödedikleri bedeller açısından, “entellektüel vicdan” eylemlerinde Türkiye açısından yeni bir çığır açmıştır.

Gelelim, bu son iki yazımın kıssadan hissesine: Bölge dengelerinin ve bugüne kadar yaşanan acılı sürecin ortaya çıkardığı yeni seçenekler varken, savaş tamtamları çalan bütün tarafların ezberini bozan soru, ‘kimden yanasınız’ değil artık, ‘neyden yanasınız’ sorusudur. Çatışma, savaş ve yeni bir boğazlaşmadan yana değiliz. Gün, kendini ne devletlerden, ne şu ya da bu örgütten gelecek en ufak bir töhmet kaygısı, korkusu altında hissetmeden, bunu çok açık, net ve kıvırmadan açıklama günüdür.

HÜSEYİN A. ŞİMŞEK / Viyana

 

………………………………………

*Tolstoy’dan alıntı, yazarın Pencere Yayınları arasında çıkan “Savaşa Karşı Yazılar” adlı kitaptan.

* Savunmadan alıntılar için kaynak: sabah.com.tr, 02 Mart 2015

(huseyin.simsek@gmx.at)

 

guest
0 Yorum
Inline Feedbacks
View all comments