Alevilik üzerine araştırmalarıyla öne çıkan yazar Erdoğan Yalgın’ın “Yol Bir Sürek Réya/ Raa Heqi İnancı-Kürt Aleviliği 1” kitabı kitapçılarda yerini aldı.
Yalgın’ın son çalışması “Yol Bir Sürek Réya/ Raa Heqi İnancı-Kürt Aleviliği 1” adıyla FAM Yayınları’nda çıktı.
Bu çalışmada Yalgın; özellikle Kürt Alevileriler tarafından Yol’un nasıl yaşandığına ilişkin kavramsal düzeyde, geniş bir alanı gün ışığına çıkarmış. Aslında Alevilerin bir el kitabı olabilecek nitelikte hazırlanan bu çalışmayla “eğitici-öğretici bir misyonu yerine getirmiş” diyebiliriz.
Bu çalışma, unutulmaya yüz tutmuş, asimilasyonun pençesinde yaşatılmaya çalışılan inancın, dil-tarih ve coğrafyaya ait derinlikli köklerini açığa çıkaran bir önsöz niteliğini taşımakta. Bütün çalışmalarını takipetmeya çalıştığım Araştırmacı Yazar Erdoğan Yalgın’a merak ettiklerimi, sizler için sordum.
-Son kitabınızı ve genel anlamda çalışmalarınızı daha iyi anlayabilmek için sizinle bir sohbet gerkçekleştirelim dedik. Öncelikle olması gerektiği, tarihsel zorunluluğu bilindiği halde, uzak durulan “Kürd Aleviliği” üzerine kitabınızında adı ve temel konusu olması itibarı ile biraz belirleme-tanımlama-açıklama yapabilirmisiniz? Neden Kürt Aleviliği?
Öncelikle çalışmalarımı-kitabımı incelediğiniz ve benimle bu muhabbeti yapmaya “zaman” ayrıdığınız için teşekkür ederim. Çünkü “Zaman; dem, deman, dem u dewran“ deyip geçmeyin! Zira zaman olgusu, hele bu iletişim çağımızda daha da bir anlam ve önem arzetmektedir. Bundan da öte inancımızda zaman gerçekliği-olgusu, varlığın-varoluşun başlangıcını teşkil etmektedir. Bütün antik felsefeciler ve bizim filozoflarımız zaman olgusunu çok iyi kavramış ve insanlık tarihinde zamanın ruhuna uygun düşünceler üretmişlerdir. Hiç şüphe yok ki; Alevi felsefesinin temel kuramlarının ilk başlangıcını “zaman” oluşturur. Lakin “Zamansız, mekansız ve sıfatsız olan hiç bir şeyin bu yolda hükmü yoktur!“ Yani “mekansız ve sıfatsız” olan hiç bir şey zamana-gerçekliğe sığmaz! Bu başlıngıç kuram, bilimsel ve bir o kadar da inancın hakikatine uygundur. Öyle ya “zamansız, mekansız ve sıfatsız” hiç bir şey akli değildir! Akli-bilimsel olmayan hiç bir şey, bu inancta kendisine yer edinmemiştir.
Meselâ 14. yüzyıllarda Nesimi “Can ile hem cihanbenem, dehrile hem zaman benem, Gör bulati feyiki bendehr ü zamana sığmazam” tanımıyla, kendisinin; yaniİnsanın; Cihana, geçmiş ve gelecek olan zamana sığamayacağından sözeder. Yineyakın zamanımızın filozoflarından Güfrani Baba’nın da dediği gibi; “Katre idim ummanlara karıştım, Kaç bulandım kaçduruldum kimbilir?” devriyesindeki dizeler, “zamanın ruhuna” etki eder. İşte, bütün bu kuramsal verilerin en tepe noktasında ise; inancın mitik aktarımı, bu inancın ve inananlarının “zamanla“ olan içsel bağını açığa çıkarır. Peki neydi o mitik aktarım? “Yer-gök yok iken“ Zaman, Zaman içinde bir top nur var idi! İşte Ol Kal u Belâ’da ise biz var idik! Zaman içinde yer ile gök ayrıldı. O Kal u Belâki; zamanın eveli (öncesi), nuru axıri (en sonrası-geleceği) idi. Kavramsal manada dile getirilen Kal u Belâ; önsüz zamanın ta kendisiydi. Ol dem de sırrımız aşikar olunca, Ol nur topunda bilcümle alem meydana geldi. Aslında, meydana gelen Hak’dı. Yani Hakkın tecellisi, yani İnsandı, Can’dı! İşte bu felsefik sürek, asırlar boyu dilden dile anlatıla gelmiş ve bizler bunu yazdıkça da bu sürek, böyle gider.
“Kâl u Béla: Önsüz zamana işaret eder. Varlığın-kainatın ve içindeki tüm makro-mikro zerelerin varlık başlangıcını ifade eder”
-Buraya kadar inancın temel felsefik yapısından kısaca sözettiniz. Bilindiği gibi 1990 yıllarına kadar bırakın “Kürd Aleviliğini”, genel anlamda “Alevilik üzerine yazılanlar dahi sınırlı idi. Cumhuriyet’ten sonra bu tarihe kadar yok babında bir şeydi, bu yazın-düşün kuraklığını neye bağlıyorsunuz?
Bildiğiniz gibi genel bir söylemdir: “Alevilerin yazılı tarihleri yoktur. Aleviler inançlarını yazmamışlar.” Kısmen doğrudur. Ama, neye göre bu kanıya varıyoruz? Diğer semitik dinlerin sınırsız yazılı külliyatları üzerinde bazı okumalar yapıyoruz da, bu sonuca varıyoruz. Yani, inancımızı diğer semitik dinlerle bir karşılaştırmaya-mukayeseye tabii tutuyoruz. Dikkat edecek olursanız, burada çoğu zaman farkına varmadan, aslında diğer semitik dinlerden ayrı olduğumuzun altını çiziyoruz. Fakat, burada bir gizlilik ortaya çıkıyor, o da İnancımızın diğer semitik-kitabi dinlerden ayrı olduğudur! Burası çok önemlidir.
Evet, Onların devletleşen erkleriyle cizye-vergi toplayarak vücuda getirdikleri üniversiteleri, ilahiyat fakülteleri ve araştırma-labaratuvarları vesaireleri var. Doğrudur! Alevilerin yok. Neden? Çünkü Aleviler, bu dinlerin hükümlerine uymuyor da ondan. Kendine özgü yaşadıkları inançları, bu dinlerin içinden çıkmamış da ondan. Ama unutmamak gerekiyor ki, bütün bu varlarını Onlar; savaşarak, kılıç zoruyla yayılarak hayata geçirmişlerdir. Bir başka dine, inanca hayat hakkı tanımama adına, zorla yayılarak geliştirdikleri bu kendine özgü, -tırnak içerisinde söylüyorum- elde ettikleri bu değerleri katlayarak, tabi ki büyütmüşlerdir. Kaldı ki; bütün yazılı kaynaklarını, ellerindeki ilahi kelamlarına-kutsal kitaplarına dayandırarak elde ettiler. Bu da yaratılmış doğal bir sonuçtur.
“Aleviler zulüm görmüş, fakat hiç bir dinin-inancın mensubuna asla zulm etmemişlerdir”
Oysa doğayla içiçe, sözlü gelenek içerisinde yaşayarak geliştirdikleri erkânlarıyla Aleviler; Ortadoğu’nun göbeğinde bunca zulme karşı, kendilerini varetmeleri başlıbaşına bir değerdir. Hem kaldı ki, kendi inançları için hiç bir dinin, inancın mensubuna değil katliam, zorlama babında bile olsa onları, kendi inançlarına çekme eğilimi dahi göstermemişlerdir. Neden? Çünkü insana olan saygıları, herşeyin üstündedir. Bundan daha iyisi olabilir mi? Zira, bir insana kıymak, içindeki Hakkı-Tanrı’yı yok etmektir, vicdansız kalmak demektir. Bu da çok ağır bir suçtur! Düşkünlüktür! İnancın felsefesi bunu reddeder!
Yeri gelmişken hatırlatalım; felsefe, bir sevgi arayışıdır. Sevgi, ayırımsız bütün canlılar içindir. İnancımızın mayası buradan demlenmiştir.
Bütün bunlar bir yana; Ocaklara ait, sınırlı da olsa yazılı kronikleri (şecere, berat, içlas belgeleri, ferman, menakıbnameler, nefesler vs.) saymazsak, evet Alevilerin tarihsel yazılı kaynakları yoktur. Bunu da iki şıkta ele alabiliriz.
Bir: Vardı. Egemen din devletleri tarafından bunlar yokedildi. İki: Hiç yoktu çünkü, sürekli baskısını hisettikleri özellikle İslam devletlerinin-topluluklarının varolduğu bu topraklarda kendilerini-inançlarını yazacak cesaretleri yoktu.
Ne yazabilirlerdi ki? Yani “Biz Yahudi, Hırıstiyan, Müslüman değiliz! Bizim inancımız, insanı-doğayı önceleyen, kendine özgü bir inançtır. Bizim inancımız; Mezopotamya’da evrilerek yaşatılan, Arya Uygarlığı’na ait Aryenik-Anaç bir inançtır, bir yaşam felsefesidir. İnancımz, doğa-pagan merkezli bir yaşam tarzıdır. İnancımzıın temelinde İnsan, insanın özünde ise; doğuran, büyüten, öğreten ve yaşama hazırlayan Kadın Ana vardır! İnancımız, kılıç’a, kana, gaspa, ganimete karşıdır. Benzeri temel doktrinleri dile getirebilirler miydi? Peki, bunları yazamadıktan sonra neleri yazabilirlerdi ki?
“Hakkı yazan, hakkikati söyleyen İnanç filozoflarımız “dinsiz- sapkın” suçlamalarıyla hep katledilmişlerdir”
Bakın tarihteki 10.11. yüzyıllardaki bir Bâtıni ekol olan “Karmatilere-İhvan-u Safa” yani “arınmış kardeşler topluluğuna” önderliklerine ve bunların ortaya koydukları yazılı risalelere. Bunların hiç biri; Abbasi halifelerinin ve bunlara bağlı başta Fatımilerin (-ki Fatımiler İmam Ali’nin eşi Fatıma’dan adını alır-gelir) ve diğer benzeri askeri yapıların hışmından kurtulamamışlardır. Bunların yazdıkları başlarına adeta bela olmuştur. Yine bakın Mansur’a, Nesimi’ye, Sühreverdi’ye, Babailere, Şeyh Bedreddin’e, Pir Sultan’a, Hamdullah Çelebi’ye, Seyyid Rıza’ya, Alişer Efendi’ye, İbrahim Kaypakkaya’ya, Pir Mazlum Doğan’a ve diğer filozoflarımızın yazdıklarına, söylediklerine…! Bütün resmi İslami erkeler karşısında bu filozoflarımız hunharça katledilmişler, zindanlara atılmış, türlü işkencelere tabî tutulmuşlardır. Neden? Yazdıkları, söyledikleri ve ahlaki duruşları başlarına hep bela olmuştur. İşin esası; Hakkı yazan, hakkikati söyleyen İnanç filozoflarımız “dinsiz- sapkın” suçlamalarıyla hep katledilmişlerdir!
“Özellikle 90’lı yıllarda bir ivme kazanan Alevi örğütlülüğü, gelinen bu aşamada nasıl ki ciddi bir kan kaybını yaşamakta ise sıranın, Alevi televizyon kanallarına geldiğini söyleyebiliriz”
-Yine yetersiz de olan 1990 denemelerine dönersek, bu çalışmaları Aleviliği tanımlama ve geleceğe aktarmada yeterli buluyor musunuz?
Alevilik tarihi ve felsefi alanında yürütülen yazılı araştırmlar, elbette çok yetersiz. Nitelikli çalışmalar bir yana, varolan çalışmaların çoğu güncel siyasi-politik, konulara ilişkin tartışmalar. Araştırma alanında ise gayri ciddi, niteliksiz, hep biribirini tekrarlayan-kopyalayan hatta asimilasyoncu bir sürece hizmet eden çalışmalardır. Son yıllarda gelişen iletişim ağı ile sosyal medyada yürütülen kirli bilgiler almış başını gidiyor. Alevi kimlikli açılan televizyon kanallarında yapılan programlar ve tartışmaların; aslında Alevi inancına, mensuplarına pek de fayda sağladığı söylenemez. Bu kanalları yönetenler; İnanca ve bu inancın değerlerine siyasi-politik gözlüklerle bakmakta. Bazılarını tenzih ederek söylüyorum; Mevcut ezberin devamcısı niteliğinde, sadece kendilerini, hasbel-kader elde ettikleri sözümona- kariyerlerini yaşatma çabası içindeler. Alevi Televizyon kanallarında bilerek ya da bilmeyerek, daha çok asimilasyoncu bir dil anlayışı ve tekçi-paralel bir çizgi yürütülmekte.
Hal böyle olunca, bu tür programlar, televizyon kanalları da maalesef izleyicinin dikkatini çekmemekte. Meselâ geçmiş yıllarda, sanırım 2015 yılındaydı. Dersim’de yapılan bir alan araştırmasında, izlenilen televizyon kanalları arasında Alevi televizyon kanallarının adı bile geçmemişti. Bu durum, televizyon kanalları ve yöneticileri için çok üzücü bir handikap olsa gerek! Özellikle 90’lı yıllarda bir ivme kazanan Alevi örğütlülüğü, gelinen bu aşamada nasıl ki ciddi bir kan kaybını yaşamakta ise sıranın, Alevi televizyon kanallarına geldiğini rahatlıkla söyleyebiliriz. Alevi örgütlülüğünin içine düştüğü daralmanın en büyük nedeni, mevcut Vakıf, Dernek, Cemevleri ve benzeri yapıların birer eğitim-öğretim merkezlerine dönüştürülmemeleridir. Alevi televizyon kanallarının izlenmemesinin nedeni ise 21. yüzyılımızın bu iletişim çağımızda maalesef, Orta Çağ’ın argümanlarıyla hareket etmelerinden kaynaklanmaktadır.
“Rızalık temelinde toplumsal katmanları birarada tutan filozoflarımız yani Réberler, Pirler, Mürşidler bu derneksel yapılarda “Dede” sıfatına indirgendi”
Bazı resmi-gayri resmi çevreler tarafından Merkezi Ocak Sistemi ve Pir-Talip ilişkileri işte bu tür örgütsel yapılar vasıtasıyla, bilerek başkalaşım süreçine sokuldu. Yol’un asıl dizgelerinden vazgeçildi. Arkaik bir kominal toplum yapısı olan Ocaklarımız, unutularak bunların yerine “Dernekler” geçti. Rızalık temelinde toplumsal katmanları birarada tutan filozoflarımız, yani Réberler, Pirler, Mürşidler bu derneksel yapılarda “Dede” sıfatına indirgendi. Ocaxzâdelerin Anaları, Pirlerin yoldaşları, Yolun Kadın Anaları sadece bu derneklerin mutfaklarında hizmete verildi. Ocak evliyalarımızın isimlerinin başına “Seyyid” kavramları eklendi, sonuçta dualarla anılan bu evliyalarımızın adları dahi unutturuldu. İnancımızın tartışmasız tek ilahi gücü olan “Xızır” unutuldu, yerine farklı tarihsel kişilikler birer “ilâh” olarak ikâme edildi. İnancımzın bütün tarihsel, felsefi, kültürel antik değerleri “yok sayılarak” sadece “Hak-Muhammed-Ali, Ehlibeyit, Kerbela-İmam Hüseyin ve benzeri” ezbersel doğmalarla toplum mühendisliği yapılmaya çalışıldı. Ve sonuçta geldiğimiz nokta ortada!
“Kadın Anayı öncelleyen inancımız, başka dinlerin birer mezhebi, meşrebi, tarikatı yapılmaya çalışılmakta”
İşin esası; içler acısı bir durumla karşıkarşıya olduğumuzu halen bile kitlesel olarak anlamış değiliz. Oysa Kadın Anayı öncelleyen inancımız, değişime açık olduğu halde, hızla değişen bu dünyamızda inatla Ortadoğu’nun bataklığına çekilmekte, başka dinlerin birer mezhebi, meşrebi, tarikatı yapılmaya çalışılmakta. İşte bu yanlış gidişata, bir de televizyon kanallarımız bilerek-bilmeyerek büyük katkılar sunmakta. Bütün bunlar bir yana; bu inancın kökleri, Mezopotamya’nın verimli topraklarında Dicle-Fırat sularıyla filizlenmiş, boyatmış, kutsal güneşimizle bütün dünyaya ışınlarını yaymıştır. İnancımız ve toplumsal etik değerleri, içerden ve dışarıdan yapılan bütün saldırıları bertaraf edecek bir olgunlukta ve güçtedir. Hurefaların ve günümüzde nakışlı dillerle ezberletilen masalların değil, bilimin peşinde, sürekli bir hakikatın arayışında başı dik yürüyen ahlaki değerlere önem veren gençlerimiz var oldukça, bu inanç heryerde ve her koşulda yaşayacak ve yaşatılacaktır.
“Üzerinde konuştuğumuz bir inançdır, İlahi ve kitabi bir din değil”
-Sistemin asimile ve kökünden koparma uğraşlarına iyi bir cevap olan bu çalışmanız ile birlikte bazı çevrelerin Aleviliği farklı tanımlama çabaları hakkında ne düşünüyorsunuz?
Yazılı kaynaklarda ve sözlü tartışmalarda-sohbetlerde her Alevi’nin ve hatta Müslüman’ın kendine özgü bir Alevi-inanç tanımı var. Dolayısıyla, onlarca tanımsal verilerle karşılaşmak mümkün. Aslında bu sanıldığı gibi o kadar da yanlış bir şey değildir. Çünkü; üzerinde konuştuğumuz bir inançdır, İlahi-kitabi bir din değil. Bakınız dikkatinizi çekiyorum. Bu bir inanç. İlahi ve kitabi bir din değil.
Bu inancın mensupları arasında farklılıklarıyla birlikte Kürtler, Türkmenler, Araplar, Balkan halkları vs. mevcut. Hal böyle olunca da; bu farklı coğrafyalarda ve değişik zaman dilimlerinde, savaş alanlarında gel-gitleri yaşayan halkların inanca ilişkin okumaları, yaşam tarzları da değişimler gösteriyor. Buna iç dinamiklerin sosyo-kültürel haraketliliği de diyebiliriz! İşte bu yüzden Yolun önderleri-filozofları tarafından ”Yol bir sürek binbir! El ele el hakka!” kuramları geliştirilmiş. Nitekim, bu doğa inancının tek tipe-paralel bir boyutta duraganlaşması sözkonusu olamaz! Olmamalıda! Fakat inancın bazı temel felsefi yapıları var ki; işte bunların bozulmaması, bu kendine özgü değerlerin iyi korunması gerekmektedir. Zira ortada bir inanç kalmaz ve başkalaşır. Bilmeliyizki bu inancın başkalaşması Ortadoğuda ve hatta Dünyada, insanlık tarihi açısında büyük bir kayıptır.
“İnsan, insan içinde özellikle vareden Kadın Ana merkezli bu inancımız, bir doğa inancıdır”
Sevgili dostum, bu inanç; dünün çocuğu değil, bir Mezopotamya yaratmasıdır. Mezopotamyada çağlar içinde kendisini geliştirerek günümüze kadar gelmiş antik değerleri taşıyan bir inançtır. İnsan, İnsan içinde özellikle vareden Kadın Ana merkezli bu inancımız, bir doğa inancıdır. Yani özcesi; İnsan ile doğa arasındaki ilişkileri, zamanın ruhuna göre yeniden-sürekli dizayn etmiş, bütün canlıların varlık nedenini bilince çıkarmış, yolun Réberleriyle günümüze taşınmış bir değerler manzumesidir. İnancımızın Réberleri-filozofları; inancımızı, zamanın ruhuna, mekanın sıfatına göre sürekli güncellemişler. Bu güncelleme, hiç şüphe yok ki; İnsan-doğa eksenli hümanist bir felsefik yapı içerisinde tamamlanmıştır.
“Bu yolun vicdanlı bir talibi; “Muhammed’i, Ali’yi, Ehlibeyit’i sevmekle Müslüman olunamayacağını” çok iyi bilir”
Alevilik inancı, hiç bir dinin içinden çıkmamıştır. Hiç bir dinin mezhebi-tarikatı-meşrebi değildir. Hiç bir dinin karşıtı olmadığı gibi, Dâimi’nin dizeleriyle; “Tevrat’ı yazabilirim, İncil’i dizebilirim, Kuran’ı sezebilirim, Madem ki ben bir İNSANIM!” demiştir. Bu yolun vicdanlı bir talibi; “Muhammed’i, Ali’yi, Ehlibeyit’i sevmekle Müslüman olunamayacağını” çok iyi bilir. Müslüman; Kur’an’a teslim olmakla olunur. Hani sürekli deriz ya, “Alevilik bir hakikat arayışıdır” Eyvallahi doğrudur. O zaman, hakikati dile getirmekten geri durmamalıyız. Bu, Ortadoğu coğrafyasında çok zorlu tarihsel süreçlerde geçen Alevi toplumu, bütün kutsal kitaplara saygılıdır ve fakat bunlara teslim olmamıştır. Kendi antik değerlerini, inançlarını, hayatları pahasına hep korumuş ve yaşatmışlardır. Bu yönüyle Alevilik, bir hakikat arayışıdır. Hakikatte ise Alevilik, kendine özgü bir İnanç sistemidir. İşte sadece bir önsöz olması babında, bu son çalışmamızda işlediğimiz konulara bakıldığında, bu inancın hiç bir kitabi dinle alakasının olmadığını ve hatta hatta kitabi dinlerde bu inancın ne kadar “aykırı” bazılarına göre-eskinin tabiriyle“sapkın” olduğu anlaşılacaktır. Oysa bu inanç, ne aykırı ve nedeki sapkındır! Zira bu paradoks durum, yaşayan inancımız karşısında yaşamın-doğanın gerçekliğine zaten terstir.
İşte ben bu son çalışmamda, Yol’un bilerek yada bilmeyerek unutulan, günümüzde hiç üzerinde durulmayan arkaplanını yazmaya çalıştım. Yol’un tarihsel süreçler içinde kendilerine verilen toplumsal adlandırmalarına temas ettim. Yol’un erkânlarına ait felsefesini, kavramsal dilini, coğrafyasını yazdım. Niyazını-lokmasını, kutsal Ocaklarını anlattım. Newroz’unu, Gaxand’ını, Heftemal’ını hatırlattım. İnancın temel öğelerinden olan Ana’yı ve doğurdukları Ocaxzâdelerini yazdım. Cem-i Civatını, Semah-ı Pervazını, Tarik’ini çözümlemeye çalıştım. Talibini, Réberini, Pirini, Mürşidini, Dervéşini, Müsahibini yorumladım. Xızır’ını, Filozoflarını, Dar’ını, kutsal ziyaret kültlerini yazdım. Şu an burada dile getiremiyeceğim, daha bir çok artı değerlerini kaleme almaya-anlatmaya ve hatırlatmaya çalıştım. Bu araştırma kitabımı; okuyan-inceleyen dostlarım, kendi kendilerine; “Ha bak, işte bunu ben de biliyorum. Ben de bunları yaşadım. Bunları Annem, Dedem de bana anlatmıştı” diyecekleri bir elkitabı niteliğinde hazırladım. Tüm okurlarıma, dostlarıma bilinçli okumalar diliyorum!











