Yaşadıklarımız ışığında 5. Yıl senfonisi ve 675 sayılı KHK

HomeManşet Haberler

Yaşadıklarımız ışığında 5. Yıl senfonisi ve 675 sayılı KHK

Mazlum Çetinkaya

675 sayılı KHK’nın yıldönümü 29 Ekim, o zamandan bu güne tam beş yıl geçti, altmışıncı aya merdiven dayadık, fena yaşamadık aslında yakın ve uzak çevremizden yaşadıklarımızla, yaşatılanlarla…

Daha fazla rüzgâr dedim içimden, daha fazla karanlık, daha fazla korku, dök rüzgâr, dök bütün bu kötü yaprakları, mevsimi gelmeden senden korkan o sahte yaprakları dök artık.

Zor zamanlarda malikânelerine çekilip pencerelerinden dışarısını izleyenleri; korkak, hain ve kötü kokan, içten pazarlıklı ne varsa dök ve al götür buralardan…

Al götür, bahçemizden uzağa götür bu yalancı yaprakları, bu yalancı çiçekleri…

Götür derim de içimden, ama nerdee…

Bazen bakarsın Kürt pazarındadır bunlar, acılarımıza mendil satarlar süslü sözlerle, halkların kardeşliği derler, bazen de bakarsın sendikaların, partilerin, emek kuruluşlarının tepe yerlerinde otururlar, akıl babalığı yaparlar. Ama zoru görünce de ayaklarıyla düşünmeye başlarlar.

O zor zamanlarda kapınızı çalmazlar, ateşe kendilerini atmazlar, ateşte yananlara alkış çalarlar, çok akıllıdırlar!, şiirler okurlar, unutmadık, unutmayacağız derler, bir gün sonra unuturlar.

Aradan beş yıl geçer, sana şu örneği anlatır biri yedi yıl önceden bir yaşanmışlığı anlatır “hatırlıyor musun, sen ve eşin çıkıp bildiri dağıtmıştınız ama ben o gün çıkmamıştım, bak, yoksa ben de ihraç edilirdim” deyip küfür gibi sözleri yüzüne işitirsin, sonra, birkaç gün sonra, bakarsın sosyal medya sayfasından, adalet der, maaş zamlarına az der, hatta mizah yapar, maaş solculuğu, maaş sendikacılığı yapar…

Sonra çırpınırsın her şeye rağmen, korkmadan koşarsın yine haksızlığın üstüne üstüne, hastan vardır koşuşturursun, bir dosttan araba bulmak için, hastaneye gitmek gelmek için; herkesin işi çıkar o gün, senin hastanın hastalığı neydi der biri, kanser dersin “ahhh çok üzüldüm ayyy!” derler ve iki dakika sonra KaHKaha…

Kendi çarene bakarsın yıkılmadan, çünkü etten bir duvarla kalbini örmüşsündür, Ahmet Arif’in o dizelerini hatırlarsın, “bunlar engerekler, bunlar… tanı bunları” dizelerini kendine teselli edersin. Şiirin hiç beklenmedik bir yerinden kanarsın, kimse görmez. Oradan KaHKahalar yine.

Sonra işsizsindir, hiçbir şeyin olmamıştır bu güne kadar, mülk edinememişsin, paran yoktur, ikinci el ne varsa yaşarsın, koşarsın, koşarsın, koşarsın, durmadan koşarsın, gözlerimde bir şarkıyı söndürürler…

Bir KHK’lı anlattı.

İşsizdim, iş arıyordum bir yerde çaycılık gibi bir iş varmış, ilgili kişilerden biri ile görüştüm, birkaç gün sonra eğilen bükülen bir cevap almıştım. İlgili yerin temizliklerini yapacak, tuvaletlerini ve lavabolarını silecek, çay yapacaktım, aylık iki bin lira gibi bir ücretti ortadaki iş. KHK ile ihraç edilmeden önce üyesi olduğum bir sendikanın yöneticisi dolaylı olarak hayır diyor “o arkadaş siyasi biri, KHK’lı, polis ile başımız belaya girer” diyor.

Sonra akşam olur bu siyasi abiler malikânelerine döner, çocuklarının o ayki özel okul ücretlerini ailecek konuşur bir karara bağlarlar, ardından sınıf sendikacılığı rolleri, dayanışma köpüren ağızlar ve ardından yine KaHKalar…

Sokakta seni görürler, merak etme kardeşim, dik dur, geçecek bu günler derler, arkandayız derler ve arkanda dururlar…

Hakikattir KHK’lar dersin, yazarsın ve kendi kalbini ihbar edersin geceye.

Yazmak insanın kendi kalbini ihbar etmesidir.

Yıllar geçer kendini bir KaHKahaya verirsin, iki kış üzerine vurmuştur, sokakta oturursun, Kadıköy Boğa’da, Bakırköy Özgürlük Meydanında, Ankara Yüksel’de, Didim’de… daha daha başka yerlerde yağmurdan ıslanırsın ama yine de kendini kurtaramazsın şu aldatan ahmak yağmurlardan.

Bakın KHK’lı demek öyle birilerinin üç harfinden oluşmuyor ve aynı zamanda birilerinin de üç harfli olan “g.t” korkusundan da ibaret değil bu sorun. Son zamanlarda CEHAPE! başta olmak üzere, neredeyse şu millet denilen ittifaktan her parti seçim öncesi KHK yatırımı yapıyor. Kolay mı yüz küsür bin insan, aileleriyle ve duygusal yakınlarıyla toplayın fena bir oy oranı sayılmaz, hatta birçok çakma partinin de oyundan çok çok fazla bir rakam. Zaten insan bu memlekette rakamlardan ibaret değil midir?

Ve geldiğin yerden beslenenleri görünce, siyasi olarak nemalanan, senin bedelini kendilerine siyasi meze yapan, seni sloganlarının üç harflisine dönüştüren o korku hesapçıları hâlâ bir yerlerde yer alırlar, ne acı!

Korkaklık kötü beslenmenin bir sonucudur, der Charles Bukowski.

Zoru görünce geri vitese takanlar, rahatlığı ve kolay zamanlar gelince elinde cesaret bayrağını eksik etmeyenler,  adına süreç dedikleri dönemlerin ikiyüzlü nesneleridir bunlar, hiçbir şeyden geri kalmazlar, hiç bir yerden eksik olmazlar, bunlar kötülüğün çoğul halleridir!

Bukowski’nin kastettiği mutfağın evlerinizdeki mutfak olmadığını siz de biliyorsunuz. O mutfak sizin siyasal alandaki mutfağınız, işte o siyasi mutfakların tezgâhlarına dokundum, içinizden bana kızmakla haklısınız, teşhir etmeye çalıştım o sinsiliğinizi, herkes hak ettiği yerde durmalı, artık kimse acılarımıza mendil satmasın bizim, kendi korkaklıklarıyla yaşasın korkaklar…

Unutmayın cesaret güldürür, korkaklık titretir.

Anlayanlar da anlar bunu!

Ve bayım biz kendimizle gurur duyuyoruz, vicdanımızdan akan şeyin ne olduğunu biliyoruz zaten.

Ve biz çocuklarımıza onurlu bir gelecek bırakacağız,

Ya siz!!!

guest
0 Yorum
Inline Feedbacks
View all comments