I.2) EGEMEN(LERİN) IRKÇILIK(I)
Söz konusu tabloya damgasını vuran, Egemen(lerin) ırkçılık(ı) “çözüm”üdür!
Siz bakmayın egemenlerin yaygaralarına…
Akdeniz umutla yeni bir yaşam arayan mültecilere mezar olmaya devam ediyor; 2019’un ilk günlerinde Akdeniz’de 120 mülteciyi taşıyan bir şişme botun batmasıyla 117 mülteci hayatını kaybetti.
Burjuva yazılı ve görsel basın, bu felâketi “trajedi”, “dram”, “facia” başlıklarıyla verse de; Akdeniz’in dalgaları arasında verilen canların acısını zerre kadar duymayanlar, bu katliamlara “kader” demeye devam ettiler!
Unutulmasın: Akdeniz, kıtalar arası bir deniz olduğu, çok derin olduğu ya da 2.5 milyon kilometrekarelik bir alanı kapladığı için mezar olmamıştır mültecilere. Mülteci ölümleri kader olmadığı gibi, suçlu da Akdeniz değildir. Mültecilerin boğulup denizin dibine çekilmesinin tüm suçu kapitalist sömürü sistemindedir; egemenlerin ayrımcılığındadır!
“Nasıl” mı?
“I. Küresel Mülteci Forumu’nu Cenevre’de toplayan BM, yerkürede 70 milyon mülteci olduğu ifade etse de, bu insanların önemli bölümü hâlâ “mülteci” statüsüne sahip değil!
Aslında dünya kapitalizmi XX. yüzyıldan XXI. yüzyıla geçerken tercih yaptı bile: BM şemsiyesi altında, mülteciliğin “statüsüz mültecilik” şeklinde “sürdürülebilir” olmasına karar verdi![33]
‘Uluslararası Göç Örgütü’ (IOM) 2016 yılında Akdeniz’de ölen mülteci sayısını 5 bin olarak açıklamıştı. Bu bir rekordu. Eleştiri oklarının ucunda Avrupa vardı. Lampedusa faciasında 300 mülteci boğulunca AB tutuşmaya başladı. Çok geçmeden ‘Der Spiegel’de 17 sayfalık bir belge yayınlandı. Buna göre AB ile Libya Avrupa’ya geçmeye çalışanlara dev kamplar kuracaktı. İddiaların boş olmadığı sonraki anlaşmalarla doğrulandı.[34]
Yani mülteciliğe “çözüm”: Statüsüz toplama kampları vahşeti oluverdi!
Buna bir de “iade” eklendi… Yunanistan’da bulunan göçmenlerle ilgili yeni yasal çerçeve oluşturmak ve iltica talebi reddedilenlerin Türkiye’ye iadelerini hızlandırmak amacıyla hazırlanan tasarı, parlamentoda 5 gün süren tartışmaların ardından yapılan oylamada oy çoğunluğuyla kabul edildi.
‘Uluslararası Koruma ve Diğer Hükümler Hakkında’ başlıklı yeni kanun, Türkiye ile AB arasındaki göçmen mutabakatı kapsamında, Türkiye’ye iadeleri hızlandıracak yeni bir iltica sistemi oluşturulması, Ege Denizi’nde düzensiz göçmen geçişlerinin engellenmesine yönelik kontrollerin sıklaştırılması, göçmenlerin tespiti için polis kontrollerinin yoğunlaştırılması, iltica işlemlerinin kısaltılması ve başvuruları reddedilenlerin temyiz başvurularıyla ilgili yerel idari mahkemelere karar yetkisi tanınması gibi hükümler içeriyor.
Kanunda ayrıca, yeni yasal çerçeve kapsamında Ege adalarından 20 bin göçmenin anakarada oluşturulacak yeni kamplara taşınması, tutuldukları kamplarda yasa ve kurallara uymayan göçmenlerin iltica hakkından mahrum edilmesi ve iltica talebi reddedilen göçmenlerin geri gönderilebileceği “güvenli kaynak ülkeler” ve “güvenli üçüncü ülkeler” listesi oluşturulmasına ilişkin maddeler de yer alıyordu.[35]
Bu tutumları göçmenlere ilişkin ötekileştirme gerçeği biçimlendiriyor. Yani “yabancıları” kendilerinden uzaklaştırma çabası!
Söz konusu tutum, hemen her yerde “farklı gerekçe”lerle hep aynı!
Mesela… Avusturya tarihinde ilk defa, çoğunluğu kadınlardan oluşan bir kabine kuruldu. Fakat yeni hükümetin kurulması farklı bir dönüm noktası. Muhafazakâr Avusturya Halk Partisi ile Yeşiller ilk defa koalisyon içinde.
Şansölye Sebastian Kurz’un aşırı sağcı koalisyon ortakları gitti, yerlerine yeşiller geldi. Fakat göçmen karşıtı görüşleri baki
Araştırmacı Hartmann şu hatırlatmayı yapıyor; Göçmen karşıtlığı ile ekolojik çöküş tehlikesini bir arada anmak “tehlikeli bir geçişkenlik yaratıyor.” Ve durum “Marine Le Pen kadar vahim değil, fakat o yöne gidiyor”![36]
- AYRIM: TÜRK(İYE) CEPHESİ
Meselenin tanımına ilişkin olarak uluslararası hukukta mülteci (refugee), sığınmacı (asylumseeker), göçmen (immigrant) mevhumları var.
Göçmen daha çok ekonomik vs. sebeplerle gönüllü ülke değiştirenler için kullanılıyor.
Sığınmacı tanımı mülteci olarak uluslararası koruma arayan, statüsü resmen tanınmamış kişiler için…
Cenevre Sözleşmesi’ni 1961’de imzalamış olan Türkiye’de hukuk sisteminde Avrupa dışından gelenlere mültecilik hakkı verilmezken, sığınmacı kavramı yok![37]
Bu çerçevede Türkiye’de bulunan yaklaşık 5 milyon Suriyeli “mülteci” değildir, “şartlı mülteci” de değildir. Hatta “mülteci statüsünde sayılmak üzere başvuru yapma durumu” oluşmadığından “sığınmacı” da değildir. Ülkemizdeki Suriyeliler, bayramlarda ülkelerine rahatça giriş çıkış yapabildikleri için “ikincil koruma” statüsünde de değiller. Peki, nedir ülkemizdeki Suriyelilerin hukuki statüsü? Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanunu’nun 91. maddesine dayanılarak hazırlanan yönetmeliğe göre ülkemizdeki Suriyeliler, “geçici koruma” statüsündeler…
Oysa TEPAV’ın araştırmasına göre Türkiye’de yaşayan Suriyeliler, tam 15 bin 159 şirket kurdular ve bu “girişimciler”in yüzde 72’si, savaş sona erse bile artık Türkiye’den ayrılmayı düşünmüyor![38]
Bu gerçeğe rağmen hâlâ “Türkiye Cumhuriyeti’nin yükümlülükleri de hukuk kurallarıyla belirlenmiştir. Suriyeliler hukuken mülteci statüsünde değildir. ‘Geçici koruma statüsü’ndedir!”[39] denilerek mesele şöylesine geçiştirilmek istenmektedir:
“Sığınmacı, göçmen, mülteci terimleri çoğunlukla yanlış kullanılmaktadır. Suriyeliler göçmen, mülteci değildir. Geçici sığınmacı statüsündedirler. Sığınmacı zorunlu olarak; göçmen hür iradesiyle ülkesinden ayrılan kişidir. Mülteci ise ülkesinden zorunlu sebeplerle ayrılıp başka ülkeye giden, iltica talebi kabul edilen, kendisine mülteci statüsü verilen kimsedir… Türkiye; 5 milyon Suriyeli sığınmacı için 40 milyar dolar harcamıştır… Sayısı 5 milyonu bulan sığınmacı, ne Avrupa’nın yeğlediği yöntem olan asimilasyon ne ideal yöntem olan entegrasyon ile Türkiye’yle bütünleştirilebilir. Ne sığınmacıların böyle bir niyeti ne Türkiye’nin buna takati vardır. Sadece demografik yapı değil (misal, Kilis’in yüzde 80’den fazlası sığınmacı), sosyolojik ve politik yapı mutlaka bozulur. Gelecekte Türkiye içinde Türk – Suriyeli Arap gerilimi kaçınılmaz hâle gelir.”[40]
Oysa tüm dünya dillerinde İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin 14. maddesinde şu kayıtlıdır: “Herkes zulüm karşısında başka ülkeye iltica ve bu ilticadan yararlanmak hakkına sahiptir”…
II.1) MESELENİN BOYUTU
Dünyada savaş ve yoksulluk nedeniyle milyonlarca insan yurtlarını terk etmek zorunda bırakılıyor. Türkiye ise bir yandan milyonlarca Suriyeli mülteciyi ağırlarken, diğer yandan kendi yurttaşları siyasi baskı nedeniyle mültecileştiriyor.
BM’ye göre, mülteciler konusunda güvenli olmayan Türkiye mültecilerin en fazla göç ettiği ülkelerden biri pozisyonundayken, şimdilerde en çok göç veren statüsüne kavuştu.
15 Temmuz 2016 Darbe Girişimi sonrası ilan edilen Olağanüstü Hâl (OHAL) sonrası en çok göç veren ülkelerden biri konumuna gelen Türkiye öte yandan milyonlarca Suriyeli mülteciyi ağırlıyor. Öte yandan da kendi yurttaşlarını iktidarın siyasi baskısı nedeniyle mültecileştiriyor.
Türkiye, 12 Eylül 1980 Darbesi dönemini aşan boyutlarda göç veriyor. Gazeteciler, aydın, yazar ve sanatçılar, gençler siyasi nedenlerle hayatlarını riske atarak Batı’ya göç ediyor.
‘The New York Times’ın 3 Aralık 2018’de ‘Varlıklı Ve Yetenekli Türkler Kitleler Hâlinde Ülkeyi Terk Ediyor’ başlıklı haberine göre, Türkiyeli mülteci sayısındaki ciddi artış var. ‘Avrupa Sığınma Destek Ofisi’ (European Asylum Support Office) verilerine göre, AB’ye iltica eden Tunuslu, Cezayirli, Hindistanlı, Senegallilerdeki iltica talebini kabul oranı yüzde 7 iken, Türkiyeli yurttaşların iltica talebini kabul oranı yüzde 54’e ulaşmış durumda.
Türkiye’den Almanya’ya iltica başvurusu yapanların sayısı 2019’un ilk yarısında 2018’e göre artış gösterdi. Bu dönemde Türkiye’den Almanya’ya 4 bin 969 iltica başvurusu yapıldı. 2018’in ilk altı ayında Türkiye’den Almanya’ya yapılan iltica başvurularının sayısı 4 bin 329 olarak gerçekleşmişti. Aradaki fark yüzde 15’lik bir artışa tekabül ediyor. Türkiye’de 2016 Temmuz’undaki darbe girişimi sonrasında Almanya’ya iltica başvuruları ciddi oranda artış kaydetti. Alman Federal Göç ve Mülteci Dairesi’nin (Bamf) verilerine göre 2016’da başvuru sayısı 5 bin 742’den, 2017’de 8 bin 483’e, 2018’de ise 10 bin 655’e yükselmişti.[41]
KHK ile Adıyaman Üniversitesi’nden ihraç edilen Doç. Dr. Bayram Erzurumluoğlu, “Avrupa ülkelerine sığınan vatandaşlarımızın sayıları 2009’a göre 11 kat, 2013’e göre 26 kat arttı. Kaçanların çoğunluğu yüzde 99 üniversite ve üzeri mezunu,”[42] notunu düşerken sorunun bir boyutuna dikkat çekmektedir.
‘İNGEV Toplumsal Araştırmalar Merkezi’nin (İNGEV TAM) değerlendirmesine göre, “Suriyeliler hayati tehlike nedeni ile ülkemize sığındı” biçiminde özetlenen öteki boyuta gelince…
Türkiye’ye sığınanların yüzde 47’si 18 yaş altındaki çocuklardır. Kadınlar ve ileri yaştakilerle birlikte büyük çoğunluğu oluşturuyorlar. Ortalama yaş 21’dir. Ortalama 6.2 kişilik hanelerde yaşamaktadırlar. Kişi başına gelirleri 252 TL gibi bir rakamla aşırı yoksulluk sınırının altındadır. Türkiye’deki en büyük memnuniyetleri güvenlikli (ölüm tehlikesi olmayan) bir ortamda yaşıyor olmalarıdır (yüzde 84). En büyük endişeleri ise ailenin geleceğidir (yüzde 71).
Toplumun yüzde 44’ü onların suça daha yatkın olduğuna inanıyor. Bir başka veri de yine ev sahibi toplulukla Suriyeliler arasındaki mesafeye işaret ediyor. Toplumun yüzde 55’i çocuklarının Suriyelilerle arkadaş olmasını istemiyor.[43]
Savaştan önce Suriye’de 22 milyon kişi yaşıyordu. Nüfusun yarısı evini, 5.5 milyon kişi ise ülkesini terk etmek zorunda kaldı. Savaş sürdüğü için ülkeden kaçışlar devam ediyor…
2011 öncesinde Türkiye’deki mülteci sayısı sadece 100 bindi. O günlerde mülteci politikası inkârdan ibaret olan Türkiye’nin bugünkü nüfusunun yüzde 4.2’si Suriyelilerden oluşuyor.
Suriyelilerin yaklaşık 500 bini Türkiye üzerinden Avrupa’ya geçti ve 3.5 milyondan fazla Suriyeli Türkiye’de kaldı. Onların yanı sıra Afganistan, Irak, İran ve Pakistan gibi ülkelerden kaçan 300 bin göçmen ile birlikte yaşıyoruz.
Çalışma çağında 1.6 milyon Suriyeli var. İnşaat, tekstil ve tarım başta olmak üzere bütün işkollarında, Kilis, Antep, Antakya ve İstanbul başta olmak üzere bütün kentlerde on binlerce Suriyeli çalışma izni olmaksızın güvencesiz koşullarda çalışıyor.
Suriyeliler herkesten çok çalışıyor, herkesten az kazanıyor. Ücretleri geç ödeniyor, bazen hiç ödenmiyor. Ne sigortaları ne de iş güvenceleri var. Çocuk ve kadın işçiler ekmeklerinin peşindeyken tacize ve ayrımcılığa uğruyorlar.
Dünya genelinde göçmen işçiler, yerli işçilerin yapmak istemediği işleri yaparak emek piyasasına dâhil oluyorlar. Türkiye’de de Suriyeli işçiler “pis işleri” daha düşük ücretlerle yapmayı kabul ederek işgücüne katıldılar. Beterin beteri onlardan soruluyor.
Dünya Bankası’nın ‘Suriyeli Mültecilerin Türk İşgücü Piyasasına Etkileri’ araştırmasına göre Suriyeli işçiler ‘kayıt dışı çalışanların’ ve ‘kadın işçilerin’ yerlerini alıyor. Bu durum işsizliğin artmasına ve ücretlerin düşmesine neden oluyor. Mültecilerin yoğunlukta olduğu kentlerde işsizlik ortalamanın üstündeyken ücretler asgari ücretin bile altında. Bu olguyu günlük hayata yanlış tercüme etmemek gerekiyor: işimizi çalan mülteciler değil, patronlar.
ILO’nun ‘Küresel İstihdam Eğilimleri’ raporu da, Türkiye’deki durumun küresel boyutunu ortaya koyuyor: Dünya genelinde Suriyeli sığınmacıların yüzde 56’sı kısa süreli ve düzensiz işlerde çalışıyor.
Patronlar yıllardır yüksek sesle söylüyordu: “Senin yerine çalışacak binlerce işsiz var!” Şimdi nakarat değişti: “Daha az ücretle çalışacak binlerce Suriyeli var!”
Gelenekselleşmiş yol, yemek, bayram ikramiyesi gibi sosyal haklar ve yıllık zamlar Suriyelilere verilmiyor. Çoğu işyerinde mesai saati diye bir mevhum yokken iş arkadaşlarına ödenen fazla mesai ücretleri onlara ödenmiyor. Suriyeliler günde ortalama 12.4 saat çalışıyor.
Tarım işkolunda barınma ve alışveriş gibi ihtiyaçların karşılanması için aracılara yüzde 25’e varan komisyonlar ödeniyor. Tarlalarda ve inşaatlarda yeni bir taşeron sistemi ortaya çıkmış. Türkiyeli işçi kendi işini Suriyeliye yaptırıp maaşın bir kısmını devrediyor. Çalışma izni olan Suriyeli sayısı sadece 20 bin ama dernek veya internet sitesi görünümündeki işçi simsarları (özel istihdam büroları) ucuz Suriyeli işgücü bulmakla övünüyor.
“Tekstil iş kolunda yerli işçi yok” diye duyarsanız abartı sanmayın. Sadece merdiven altı dikimevlerinde değil perakende satışta bile Arapça konuşanları göreceksiniz. Çağrı merkezleri, turizm şirketleri hatta hastanelerde Suriyeli müşteri temsilcisine ihtiyaç duyuyor.
Suriyelilerin çalışma hayatında yaşadıkları en büyük sorunlarından biri şüphesiz; dil. Ülkesindeyken ekmeğini diliyle kazanan şairler, yazarlar ve gazeteciler Türkiye’de tuvalet temizliyor, derdini anlatamadığı için dışlanıyor. Eğitimli ve meslek sahibi Suriyeliler mesleklerini icra edemiyor. Eczacılar ve avukatlar, garsonluk veya inşaat işçiliği yapıyor. (Astronot Muhammed Ahmed Faris Türkiye’nin uzay üssü kurmasını bekliyor.)
Suriyelilerin çalıştığı işyerlerinde sağlık ve güvenlik önlemleri alınmıyor, denetimler yapılmıyor. İSİG Meclisi raporlarına göre, 2016’da 63, 2017’de ise 49 Suriyeli iş cinayetlerinde öldü. Yaralanma ve sakatlanmaları tespit etmek neredeyse imkânsız.
Türkiye dünyada en fazla çocuk mülteci barındıran ülke, 1.3 milyon Suriyeli çocuk hastalıklar, yoksulluk ve cinsel istismarla iç içe büyüyorlar. Nitelikli eğitimden yoksun bırakıldıkları için gelecekte de vasıfsız işçi olacaklar. Tamirciler ve seyyar satıcılar dışında çocuklar tekstil, inşaat veya mevsimlik tarım başta olmak üzere bütün sektörlerde aileleriyle birlikte çalışıyorlar.
Kadınlar da çocuklar gibi taciz, istismar ve yoksullukla karşı karşıyalar. Meslek sahibi kadınlar işini yapamazken kadınlar arasındaki işsizlik rakamları ortalamanın üstünde.[44]
‘Hacettepe Üniversitesi Göç ve Siyaset Araştırmaları Merkezi’ (HUGO) ile ‘İltica ve Göç Araştırmaları Merkezi’nin (IGAM) hazırladığı ‘Suriyeliler Barometresi-2017’ araştırmasına göre, tekstilde 900 bini aşkın kayıt dışı çalışan varken, sektördeki kayıt dışılık ve merdiven altı üretim ise her geçen gün artıyor. Sektörde istihdam edilen Suriyelilerin neredeyse tamamı güvencesiz çalışıyor. Çalışanlar arasında çocuk işçiler de var. Yapılan araştırmalara göre Türkiye’de çalışan toplam Suriyeli sayısı 1.2-1.3 milyon olarak hesaplanıyor.
Araştırmaya göre, Türkiye’deki Suriyelilerin yüzde 17.2’si Türkiye’de düzenli bir geliri olmadığını, yüzde 45.2’si düşük gelirli olduğunu, yüzde 34.7’si ise orta gelirli olduğunu ifade ediyor.
Türk toplumundaki algının aksine Suriyelilerin sadece yüzde 30’u son yılda herhangi bir kişi ya da kurumdan yardım aldıklarını ifade ediyor. Yani Suriyeliler Türkiye’deki hayatlarını çalışarak idame ettiriyorlar ve düşük ücret nedeniyle çoğunlukla her bir hanede çalışan kişi sayısı birden daha fazla…[45]
Yine Türk-İş’in, ‘Türkiye’de Yaşayan Suriyeli Sığınmacılar ve Kayıt Dışı Göçmenler’ başlıklı araştırmasına göre, mültecilerin yüzde 61.2’si geçimini çalışarak sağlıyor. “Eşim ya da akrabam çalışıyor” diyenler de yüzde 38.1. Yetişkin erkeklerin yüzde 78.5’i kadınların yüzde 24.2’si çalışır durumda. Hiç çalışmadan yaşayanlar yüzde 6.4’te kalmış. Bu tablo, küçük bir azınlık dışında bütün Suriyelilerin Türkiye’de işçileştiğini gösteriyor. Yani topluma pompalanan “Suriyeliler asalaktır, tembeldir, çalışmazlar” söylemi tamamen yanlış.
Araştırma sonuçları Suriyelilerin yarısının zar zor geçindiğini, Suriyelilerin aylık hane giderinin ortalama 1984 lira olduğunu söylerken, evine ayda sadece 1001-2000 lira arasında para girenlerin oranı yüzde 41.1. Suriyelilerin içinde, ayda 1000 lira ve altında para ile geçinenlerin oranı yüzde 21.8. Yani açlığın da dibinde![46]
| BAŞBAKANLIK’A BAĞLI AFAD RAPORU[47] | |
| EĞİTİM DURUMU | Suriyelilerin yüzde 80’e yakını lise düzeyinde eğitim almamış. Türkiye’ye giriş yapan Suriyelilerin üniversite ve üzeri eğitime sahip olanların oranı ise yüzde 8. |
| SURİYELİLERİN MESLEK DAĞILIMI | “Kalifiye” sığınmacıların oranı yüzde 30’un altında. Türkiye’de kamp dışında devlet yardımı veya kendi olanakları ile yaşayan Suriyelilerin sadece yüzde 2’si ofis çalışanı, yüzde 1.5’i mimar veya mühendis, yüzde 0.8’i hukukçu. Sığınmacıların 0.5’i ordu çalışanı, 0.9’u sağlık çalışanı iken yüzde 6’sı devlet memuru, 0,5’i ise yazar ve sanatçı. Türkiye’deki Suriyelilerin en yoğun olarak beyanda bulunduğu meslek grubu ise zanaatkârlık. Bu grubu da yüzde 7 ile el işçiliği takip ediyor. |
| KADINLARDA DURUM DAHA VAHİM | Türkiye’deki Suriyeli kadınların yüzde 90’ının mesleği yok. Bu kadınların yüzde 50’si ise savaş öncesindeki Suriye’de “ev hanımı” olarak yaşamlarına devam ettiklerini beyan ediyor. Kadınların mesleki değerlendirmesindeki en yüksek grup yüzde 3 ile öğretmenlik. Bunun dışında terzi, kuaför, çiftçi ve hemşire gruplarındaki kadınların oranı yüzde 1’in altında. |
| TÜRKİYE’DE MESLEKİ EĞİTİM | Bakanlıklar tarafından bu güne kadar açılan 4 bin 200 kurstan 131 bin Suriyeli eğitim aldı. 40 bin Suriyelinin mesleki eğitim kursu ise devam ediyor. AFAD’ın verilerine göre ise mesleği olmayan Suriyelilerin yüzde 50’den fazlası bu kurslara katılmak istemiyor. |
Devamla: 3.2 milyon Suriyelinin yüzde 44’ü 18 yaş altındaki çocuk ve gençlerden, yüzde 75’ten fazlasının ise özel koruma ihtiyacı içinde bulunan çocuk ve kadınlardan oluşuyor.
HUGO Müdürü Doç. Dr. Murat Erdoğan’a göre Türkiye’de okul çağında (6-17) olan Suriyeli çocuk sayısı 903 bini aşıyor. Bunun yüzde 50’si okula gidiyor. Yüzde 50’nin içinde 162 bini Türk okullarına gidiyor. Geri kalan 360 bin çocuk da geçici eğitim merkezlerinde Suriye müfredatına göre Arapça eğitim yapan, eğitim kalitesinde ciddi sorunları olan okullara gidiyor.
En dramatik olan en az 450 bin çocuğun hiçbir eğitim alamıyor olması. Ayrıca hem çalışmak ve para kazanmak zorunda kalan hem de travmalardan dolayı motivasyon sorunu yaşayan Suriyeli çocukların okullara çekilmesi de her geçen gün daha da zorlaşıyor.[48]
II.2) GÜNCEL “GÖRÜNGÜ”
Malum olduğu üzere Suriyeli mülteciler sorunu çeşitli vesilelerle sık sık gündeme geliyor. Pek çok açıdan önemli ve hassas hâle gelen bu sorun karşısında işçi sınıfının doğru tutum alması çok önemliyken sınıf saflarında yükselen milliyetçi tepkiler, önyargılar ve tahammülsüzlük tehlikeli bir boyut kazanmış durumdadır. Sorun giderek büyüyen bir açmaz hâline gelmiştir ve ceremesini hem Suriyeli hem de Türkiyeli işçi ve emekçiler çekmektedir. Bu açıdan Suriyeli mülteciler sorununu çeşitli boyutlarını yerli yerine koyarak ele almak, işçi sınıfı saflarında doğru yaklaşımlar geliştirmek büyük önem taşımaktadır.
“Suriyeliler” başlığı altında toplanan mülteciler yekpare ve katı bir kitle değil, birbirinden farklı insanlar topluluğudur. Bir ülkeye farklı bir ülkeden birkaç yıl içinde 3-3.5 milyon insan gelmesinin hem yerli halk için hem de mülteciler için pek çok bakımdan soru(n) yaratmaması düşünülemez.
Kapitalizm koşullarında böyle bir göç dalgası her şeyden önce işsizler ordusunun büyümesi, iş bulmanın iyice zorlaşması, işsiz kalınan sürelerin uzaması demektir. Türkiyeli sermayedarlar, Suriyeli işçileri en ağır şartlarda ve son derece ucuza çalıştırmakta, katmerli biçimde sömürmektedir. Sigortasız, iş güvencesiz, kuralsız, asgari ücretin altında ücretlerle çalıştırdıkları Suriyeli işçileri, Türkiyeli işçilerin ücretlerini aşağı çekmek için bir sopa gibi kullanmaktadır. Özellikle G. Antep, Urfa gibi kentlerin sanayi odaları tarafından yapılan açıklamalar sermayenin Suriyelilere bakışını çarpıcı biçimde ortaya koymaktadır. Sermaye sınıfı, yıllardır hükümetten Suriyelilere çalışma izni verilmesini, denetimlerin azaltılmasını hatta kaldırılmasını, çalıştırılan Suriyeli işçi başına teşvik uygulanmasını talep etmektedir.
Öte yandan Suriyelilerin iş bulmak ve bir yaşam kurmak üzere büyük kentlere göç etmeleri nüfusun buralarda yoğunlaşmasını daha da hızlandırmakta ve bundan kaynaklı sorunları büyütmektedir. Mesela Suriyelilerin varlığıyla artan konut talebi, yoksul emekçiler için en büyük gider kalemleri arasında yer alan ev kiralarını daha da arttırmaktadır. Sonuç olarak yoksulluk ve geçim derdi içindeki Türkiyeli emekçilerin yaşamı iyice zorlaşmakta, tepkileri büyümektedir. Oysa yükselen kiralar bunun müsebbibi olarak görülen mülteciler için de büyük bir sorundur. Suriyeli emekçi mülteciler en berbat durumdaki konutlar için bile fahiş kiralar ödemeye mecbur edilmektedir. Kirayı karşılayabilmek için birkaç aile bir arada yaşamak zorunda kalmaktadır. Ancak Suriyelilerin kalabalık aileler veya gruplar olarak bir arada yaşamalarının yüksek kiralar dışında da nedenleri vardır.
Mülteciler, işlerini, geçim kaynaklarını, evlerini geride bırakarak dilini bilmedikleri, yabancısı oldukları bir ülkeye geldiler. Hiçbir adaptasyon ve entegrasyon süreci yaşamadan, kültürel uyumsuzluğun üstesinden gelinmesini sağlayacak zamana ve eğitime sahip olmadan Türkiye’nin dört bir yanındaki kentlere dağıtıldılar. Olanaksızlıklar içinde hayatlarını devam ettirmek, en zaruri ihtiyaçlarını karşılamak sorunuyla yüz yüze kaldılar. Bu durumda olan tüm insanlar gibi, doğal olarak, daha baştan kentlerin aynı bölgelerinde birikmeye, kalabalık aileler ve gruplar hâlinde yaşamaya başladılar. Kültürüne aşina olmadıkları, statüleri nedeniyle güvenceye alınmış hak ve özgürlüklere sahip bulunmadıkları, ucuza çalıştırıldıkları, fahiş kiralarla izbe evlerde barınmak zorunda bırakıldıkları bu ülkede yaşama tutunmaya çalışırken nefret ve milliyetçi saldırganlıkla karşı karşıya kaldılar. Sonuç olarak mültecilerin bir arada yaşama refleksi daha da güçlendi. Bugün tam da bu nedenle gettolaşma artmakta, bu durumsa mültecilerin deyim yerindeyse daha çok göze batmalarını ve milliyetçi tepkilere daha fazla hedef olmalarını beraberinde getirmektedir.
Yani sınıf bilincinden yoksun işçiler, yoksul emekçiler biriken sorunlarının kaynağı olarak siyasi iktidarı değil mültecileri görmektedir.[49]
Bunda egemen medyanın rolü çok büyüktür.
‘Mülteci Hakları için Medya ve Sivil Toplum İş Birliği’ başlıklı toplantıda mültecileri hedef gösteren haberlerin onların hayatlarını olumsuz etkilediğine dikkat çeken Prof. Dr. Ülkü Doğanay, mültecilerin anlatıldığı haberlerin suçlayıcı oldukları vurgusuyla şunları dedi:
“Televizyonlarda, gazetelerde hep mültecilerin suç olaylarını, mülteci kadınlara edilen tecavüzleri, mağdur kaldıkları şiddetleri görüyoruz. Başarı hikâyeleri olan mültecileri haberlerde göremiyoruz. Mültecileri hep dilenen, hep parklarda, caddelerde yatan kişiler olarak gösteriyorlar. Hâlbuki onlarda memleketlerinde bizler gibi berberdi, memurdu, işçiydi. Bu insanlar için ‘Sırtımızdan geçiniyorlar. Çalışmıyorlar. Sürekli çocuk doğuruyorlar’ gibi yorumlar yapılıyor. Aynı denize girmekten bile rahatsız olunuyor. Sanki bu söylediklerimiz sadece Türklere özgü bir hakmış gibi davranılıyor”![50]
| SURİYELİLERİN MEDYADAKİ TEMSİLİNE DAİR BAZI SAPTAMALAR[51] |
| Suriyeli mülteciler, sürekli olarak medya tarafından “Vatanını savunmaktan kaçan, korkak, devletten maaş alıp yan gelip yatan tembel, bilinçsizce çocuk sahibi olup üreyen, hastalık yayan, Türk vatandaşlarının elinden işlerini alan, kültürel olarak ‘Türklere göre’ geri bir toplum” olarak resmedilmektedir. |
| Medyada mülteci çocuklar da dilenen, sokakta başıboş dolaşıp mendil satan, suça karışmış ve mağdur olarak resmedilmektedir. |
| “Gece sokakta Suriyeli avına çıkıldı” başlığıyla yine G. Antep’teki gerginlik konu edilmektedir Sözcü’de. Haber başlığındaki “Suriyeli avı” ifadesi aşağılayıcı ve kriminalize edicidir. Ayrıca gazete, habere eşlik eden fotoğrafta görülen öfkeli erkekleri muzaffer birer avcı gibi gösterip linç girişimini cesaretlendirmektedir. |
| Aynı olay ‘Hürriyet’te “Suriyeli gerginliği” başlığıyla verilmektedir. Bu başlık ‘Sözcü’nünkine kıyasla daha az ajitatiftir. Ama öte yandan, polisiye olaya karışan Suriye uyruklu kişiden yola çıkarak, tüm bir Suriyeli mülteci topluluğunu olayın tarafı olarak göstermektedir. |
| ‘Yeni Akit’in “Suriyeli mülteciler kesin dönüş yapıyor” haberine eşlik eden fotoğraf ise çarşaflı ve sadece gözleri görünen bir mülteci kadını göstermektedir okura. Doğrudan kameraya bakan bu güzel gözlü kadın, ‘Yeni Akit’in Suriyeli mülteci temsilidir. Gazetenin yaptığı, mülteciyi cinsiyetlendirmek, bunu yaparken de oryantalist bir yaklaşımla, güçlü olanın himayesine giren, yersiz-yurtsuz, zayıf fakat arzu uyandırabilecek bir kadın olarak sunmaktır. |
| ‘Yeni Akit’ yazarlarından Mehtap Yılmaz ise mülteci akınının ilk yıllarından beri tartışma konusu edilen “Vatanını düşmana terk edip kaçan Suriyeli” imgesini, “Suriyeli mülteciler keyif çatarken neden Mehmetçik savaşıyor?” başlıklı ajitatif yazısında geri çağırmaktadır. İktidar destekçisi ‘Yeni Akit’te, iktidarın söylemindeki ve siyasasındaki değişime paralel bir dönüşüm gözlenmekte, mağdur misafir kardeşler, korkak, vatan haini ve ehlikeyif bir topluluğa dönüştürülmektedir. |
Bu tabloda ‘Medyada Nefret Söylemi Mayıs-Ağustos 2017’ raporuna göre, Suriyeli mülteciler, sistematik olarak cinayet, hırsızlık, taciz gibi kriminal olaylarla anıldı; güvenlik sorunları ve terörle özdeşleştirildi; olumsuz ekonomik gidişatın ve işsizliğin sorumluları olarak gösterildi; Türkiye’nin demografik yapısına yönelik bir tehdit, rahatsızlık ve gerginlik kaynağı olarak etiketlendi; özellikle Suriyeli kadın mülteciler aileye ve topluma yönelik bir tehdit olarak sunuldu.[52]
Olumsuz bir olayı tüm Suriyelilere mal eden veya hakaret eden yazılar ve haberler gırla: “Suriyeli kâbusu”, “Artık yeter, defolun gidin”, “Başımıza bela oldular”, “Ya adam edin ya hadım”, “Yine Suriyeli yine kavga”, “Dağdan gelip bağdakini kovuyorlar”, “Tahammül kalmadı”, “Suriyeli cinayetleri”… Böyle uzayıp gidiyor.[53]











