AŞAĞIYA BAKMAK YA DA BAKMAMAK

HomeManşet Haberler

AŞAĞIYA BAKMAK YA DA BAKMAMAK

Toplumdaki tüm kurumlar kendi bekalarına zarar gelmemesi adına bir faşistin sergilediği şiddete göz yumarlar ve seslerini çıkartmazlar. Katolik papazların Hitleri selamlaması gibi…

Bir faşistin (sahte) yüce eylemleri o kadar şiddet dolu suç teşkil eder ki, kendi (yüce) amacı uğruna dünyayı yok etmekte bile bir beis görmez. Bu aynı zamanda toplumdaki faşist gerilemenin de bir tezahürüdür. Faşist duruma gerileyen kişinin ruhu yoktur. İşte bu yüzden de dinen ve ahlaken şiddet bir suç teşkil etmesi gerekirken, hukuki ve dini kurumlar tarafından iktidarı elinde bulunduran bir faşistin uyguladığı eylemler hem görmezden gelinir hem de meşru hale getirilir. Toplumdaki tüm kurumlar kendi bekalarına zarar gelmemesi adına bir faşistin sergilediği şiddete göz yumarlar ve seslerini çıkartmazlar. Katolik papazların Hitleri selamlaması gibi…

Devletin tüm kurumları, -buna her türlü şiddeti kınaması gereken diyanet gibi kurumlar da dahil- mutlak-totaliter bir güce sahip olan faşist gerileme ile uyumlu hareket ederler. Bunda da şiddetin ne kadar insanlık dışı ve anti-demokratik olduğuna bakılmaksızın devlet ile olan bağın sanki Tanrı ile olan bir bağ immişçesine “mutlak iyiliği” için desteklenmesi gerektiği ve bu iyilik adına iş birliği yapılması akıllıca bir gerekçe olarak kullanılır. Bu yüzden faşizme karşı mücadelenin devletin yapısının değiştirilmesini (demokratik halk devriminin özü) hedefleyen bir program çerçevesi içinde -bir devrim sorunu olarak- görülmesi gerekir. Çünkü bir faşistin davranışları ona göre tabiata uygundur ve dünyadaki herkes için üstün tek ideolojidir ve bu yüzden laik hukuk tarafından yargılanamaz. Zaten dini ve laik ideoloji arasında bir ortaklık olmaksızın faşizm o kadar kolay yaşama alanı bulamaz. Çünkü amaç demokratik sol güçleri sindirmek ve yok etmektir. Faşizan uygulamaların amacı özgür bireyi aynı sıkıyönetim cezaevlerinde uygulanan, “komutanım de, esas duruşunu göster ya da ceketin ön düğmesini ilikle” emir ve talimatlarıyla kıvama getirip boyun eğdirmektir. Bir faşistin buyrukları Tanrı’nın sınamaya ya da sorgulamaya tabi tutulması yasak olan buyruklarıdır.

Diğer taraftan metafizik hassasiyet ve yaşamın değerliliği birbirleriyle uzlaştırılmaz çünkü sadece sömürü ile elde edilebilecek çıkarlar ve iktidar ilahi bir gücün bir seçilmiş vasıtasıyla emrettiği vahiylere dönüştürülerek sadece “bizi kabul edenler” arasında paylaştırılır. “Bizi kabul etmeyenler”in ise başına gelecekler tanrısal bir buyruk olarak uygulandığından bir faşistte şiddet yüce amaç için başvurulması gereken bir araca dönüşür.

Faşizme düşme sadece algısal bir şey değildir. İnsanın ruhunu şeytana satması ve insanın ruhunu acınası bir hastalığa dönüştürmesiyle eşdeğerdir. Çünkü bir faşist farklı varoluşsal tutkulara, beğenilere, fikirlere, kültürlere, yaratıcılığa, dünyanın farklı resimlerine veya özgür iradeye tahammül gösteremez. Elde ettiklerini kaybetme korkusuyla dünyaya daha çok hâkim olmak ister. Böyle olduğu için de elinin altındakiler haricindeki herkesi dönüştürülmesi ve alt edilmesi gereken bir düşman olarak gördüğünden içine düştüğü paranoyak ruh haliyle birlikte kendini ve hükmettiği tüm toplumu bir uçuruma doğru sürükler. Toplum çürümenin pençesinde yok olmanın eşiğine gelme tehlikesiyle yüz yüze geldiğinde yapabileceği tek şey boyun eğmek ve başkaldırmak arasındaki seçim olur.

Faşizme gerileyen bir güç kendi kendine yetkilendirmeyi ve talimatlar vermeyi kendine ilahi bir hak olarak görür. Ve bu yetkilendirmenin şiddetinin yöneleceği yer ise kendini tehdit edebilecek kendinden olmayan kimlikler olacaktır. Despotik propagandanın her gün ulusal kanal ve gazeteler vasıtasıyla dayatıldığı bir düzen içerisinde faşizme gerileyen bireylerin güce tapınması sadece bir çıkar elde edebilme dürtüsünden değil aynı zamanda ilahi bir emre itaat etmenin vereceği motivasyonla dinen de “ödüllendirileceği” vaadinden ileri gelir. Böylece şiddet rutin hayatın içerinde içselleştirilerek normalleştirilmeye başlanır. Böylece vücudun bir parçası ve çoğu zaman kendisi haline dönüştürülen şiddet politika ile çakıştırılarak uğruna ölme ve öldürme meşru kılınır.

Dünyaya hâkim olma özleminin şiddetlendirdiği ötekileştirmenin ve kutuplaştırmanın girdabına kapılan toplumda faşist gerileme bir süre sonra elbette bir patlama yaratacaktır. Boğaziçi Üniversitesi öğrencilerinin eylemleri ve başkaldırısı aslında, kendi insanlarının üzerine giderek onları boğulmanın eşiğine getiren bir faşist gerilemeye karşı çaresizliğin, umutsuzluğun ve her şeyden öte gelecek endişesi ve korkusunun yarattığı insani bir tepkiden başka bir şey değildir. Çünkü artık toplum bir uçurumun kenarında yok olma ve yok olmama aralığında karanlık bir boşluğa düşmek üzeredir. Özgürlük ve demokrasinin bireyin varoluşsal hakları olduğunun ayırdında olanlar artık sıkışmışlardır ve gidecek bir yerleri yoktur. Bu beraberinde bir savunmayı da getirecektir. Burada önemli olan despotizme kayan bir ülkenin kapana sıkıştırdığı gençliğinin çığlığı karşısında o ülkenin örgütlü muhalif güçlerinin ne tavır alacağıdır. Demokrasi ve özgürlükten yana mı yoksa sessizlikten yana mı?

Daha önce de belirtmiştik, Türkiye Sol’u bunu bir türlü çözemiyor. “Çünkü, Sol’un ihtiyacı olan şey içi boş ve popülist bir politika değil. Artık işçi sınıfı mücadelesi diye bir şey neredeyse kalmadı. Eskinin o örgütlü başkaldırılarının yerini saman alevi gibi yanıp sönen hareketler aldı. Sendikaların hali Türkiye’de ve tüm dünyada ortada. Asgari ücretlilerin kime oy verdikleri de ortada.” (Neden Türkiye’de Sol Gelişemiyor – Mustafa Kumanova).

Bu yüzden sözde ana muhalefetin bile gerçek anlamda sahiplenemediği Boğaziçi Üniversitesi öğrencilerinden kaldıramayacakları bir yük ve sorumluluk beklemeyi doğru bulmuyoruz. Bu bütünlüklü bir muhalefet hareketinin faşizme karşı mücadele sorumluluğudur.
Mustafa Kumanova

guest
0 Yorum
Inline Feedbacks
View all comments