Avrupa’nın en büyük yeraltı gölünde faşizmden izler

HomeWelt

Avrupa’nın en büyük yeraltı gölünde faşizmden izler

Şaşırtıcı, sürprizlerle dolu, öğretici, esrarlı, hüzünlendiriciydi bu “yeraltında mavi yolculuk”. Bir dağın içine, o dağın içindeki gölün üzerinde; madencilerin, savaş esirlerinin yaşadıklarını farklı bir açıdan anlamak ve Alman faşistlerin marifetlerinin yeni kanıtlarına ulaşmak…

Avusturya’nın Aşağı Avusturya (Niederösterreich) eyaletine bağlı Mödling kenti yakınlarındaki Seegrotte (Göl Mağarası), Avrupa’nın en büyük yer altı gölüdür. Seegrotte’nin sınırları içinde yer aldığı Mödling, 1875’ten beridir şehir statüsünde. Aşağı Avusturya eyaletinin, başkent Viyana’ya en yakın (16 kilometre güneyinde) önemli kentlerinden biri. 1938’de Nazi Almanyası Avusturya’yı işgal ettiğinde, Mödling’e başkent Viyana’nın 24. Belediyesi statüsü verdi. Kentin, eski statüsüne kavuşması 1954’te mümkün oldu. Hıristiyan muhafazakar ÖVP’nin etkin olduğu Mödling’in nüfusu 20.570 kişiden ibaret.

Seegrotte, Mödling’e bağlı Hinterbrühl adlı köyde yer alır. Yer altı gölünün giriş kapısı, köyün içinden geçen dereye çok yakın bir uzaklıkta. Girişte bilet satış bürosu, hediyelik eşya, kart satış yeri ve bir kafe var. Giriş ücreti, yetişkinler için 9 Avro. Resmî bir kıyafet içindeki rehber, Almanca ve İngilizce olmak üzere kısa bir önbilgilendirme yapıyor önce. Sonra, bizi madene ve göle ulaştıracak tünele giriyoruz. Kavuran bir yaz havası vardı dışarıda, doğal olarak biz de buna uygun giyinmiştik. Meğer, yer altı gölündeki sıcaklık 8-9 derece arasındaymış. Neyse ki girişte, en az bir battaniye almanız konusunda uyarılıyorsunuz.

“Seegrotte” adını Türkçe’ye çevirdiğimizde, “Göl Mağarası” ya da “Mağara Gölü” karşılıklarını elde ediyorduk ama, burası gerçek ya da doğal anlamda bir “mağara” değil aslında. Üç kattan oluşan eski bir alçı madeni (Gipsbergwerk) yatağı! Giriş tüneli, madenin orta katına paralel uzanıyor; uzunluğu 200 metre, yüksekliği orta boylular için sıkıntı yaratmayacak kadar. Uzun boyluysanız, bükülerek yürüyeceksiniz çaresiz. Tünelin önemlice bir bölümü tuğlarla örülü; ama sac kaplama yerleri de var, taş kısımları da. Sağda solda soluklanma galerileri, aydınlatma araçlarının konulduğu yuvalar sıralanıyor. Kimi yerlerde sular sızıyor.

Galeriler, şimdilerde bir müzenin bölümleri gibi işlev görüyor. Rehberimiz, her birinin önünde duraklayıp iki dilli açıklamalarını sürdürüyor. Önümüze çıkan ilk galerilerin birinde, bir madenciyi çalışır durumda gösteren bir maket duruyor; elinde çekiç, murç ve önünde el arabası. Sonraki galeride, taşıma işinde kullanılan atların kafaları iliştirilmiş duvarlara. Kalın latalarla desteklenen kısımlarda, inşaat havası veriyor tünel. Madencilerin dinlenme zamanlarını, yiyip içme saatlerini geçirdikleri ve hava sıcaklığının nispeten daha yüksek olduğu bir galeriye ulaşıyoruz.

Derken, bir kulenin kapısında buluyoruz kendimizi. Madenin yer aldığı dağın en üst noktasına kadar çıkan, ana kule! İçeri alınmıyoruz, çünkü dönüşte bakacakmışız oraya. Madende kullanılan atların ahırını geçip, Azize Barbara’nın şapelinde duruyoruz bu kez. Şapel, yanan mumların ve elektrikli aydınlatmanın ışıltıları içinde. 1920’de düzenlenen bu galeri, 15 metre genişliği ile Seegrotte’nin en büyük galerisiymiş. Azize Barbara adına burada bir dua köşesi yapılması, onun, madencileri koruduğuna inanıldığı içinmiş. Portresinin iki yanında, alçı taşından yapılmış bir balta ve çekiç, çarpraz olarak asılı duruyor. Azizenin anısına Aralık ayının birinci Pazar günü, burada törenler yapılırmış hâlâ.

Yer seviyesininn 60 metre kadar altında kalan alt kata, yani göle ineceğimiz merdivenlerin başındayız. Sağlı sollu merdivenlerin ortasında, raylar uzanıyor; çıkarılan alçının taşınması kör atların kullanıldığı bir raylı sistemle gerçekleştirilirmiş. Aşağıda, merdivenin bitiminde bir duba-iskele, mavi oturaklı bir tekne bekliyor bizi. Göl üzerindeli turlar, aynı tipte iki tekneyle yapılıyor. Biri kalkarken diğeri yanaşıyor. Çünkü gölün uzandığı labirentlerin önemlice bir kısmı, ancak bir teknenin geçişine izin verecek genişlikte.

Tekneler 26 kişilik. Sağda ve solda eşit şekilde sıralanan plastik koltuklara kuruluyoruz. Ayakta yolculuk yapmak yasak. İskelenin karşısındaki kuytulukta ise, ejderha kafalı, fener tarzı araçlarla aydınlatılmış sembolik bir tekne duruyor. Gölün suyu mavi ve çok temiz. Altındaki her şeyi çok net olarak görmek mümkün. Derin bölgeleri de var, ama ortalama derinlik bir metrenin biraz üzerinde.

Alçı madeninden, Avrupa’nın en büyük yeraltı gölü nasıl çıktı?

Elektrikli bot sessizce, klasik müzik eşiliğinde mavi labirentlerin içine doğru süzülmeye, rehberimiz madenin ve gölün hikâyesini anlatmaya devam ediyor. Hinterbrühl köyü sakinlerinden olan bir değirmenci, 1848 yılında 5 metrelik bir kuyu açmaya yeltenmiş. Su ararken, alçı madenine toslamış! Bulunan, “gübre alçı” olarak da anılan bir türdü. 1912’ye kadar, burası 80 kadar madenci çalıştırıldığı bölgenin önemli alçı madenlerinden biri olarak işletilır. Günde iki-üç vagon alçı taşı çıkartılırmış.

Maden derinleştirildikçe su kaynağına ulaşılmış! Ani bir patlamayla alt kat olduğu gibi, 20 milyon metre küp kadar suyla dolup taşmış. O sırada yerin 79 metre altında çalışmakta olan madencilerin önemlice bir kesimi, boğularak hayatını kaybetmiş ne yazık ki. Artık bu koşullar altında, oranın maden ocağı olarak çalışması imkânsızlaşmış. Çünkü o günün koşullarında, düzenli bir su boşaltım (tahliye) sistemi kurmak oldukça pahalıymış. İşte, 6.200 metrekarelik alanıyla “Avrupa’nın en büyük yer altı gölü” ünvanına sahip Seegrotte, bu minval üzere oluşmuş.

Alçı üretimi durdurulmuş, maden kapatılıp uzun yıllar kendi haline terk edilmiş. 1918’de Viyanalı bir likör fabrikatörü olan Friedrich Fischer, bir eğlence mekânı yaratma planıyla satın alır madeni. Fakat daha sonra mantar yetiştirmeye karar verir. Ne var ki madendeki düşük ısı dolayısıyla bu iş de başarısızlığa uğrar. 1930’da elektriklendirilen maden ve göle yönelik artık yeni bir konsept vardır: Çevre ve iç mekân düzenlemeleriyle, bir yeraltı müzesi, etkinlik merkezi, turistik alan haline getirmek. 1932’de elektrikli tekneyle turlar başlatılır ve yer altı gölü fiilen ziyarete açılır. 1937-38 yılları arasındaki ziyaretçi sayısı, yaklaşık 50 bin kişiye ulaşır. Güney Viyana Ormanları (Südlichen Wienerwaldes) bölgesi, dünyada benzeri az bulunur bu mekân ve hazineye böyle kavuşur.

Nazilerin “kanatlı silah” üretim merkezi oluyor

Avusturya’nın 1938’de Almanya tarafından işgal edilmesi, turistik bir hazine haline gelen Seegrotte için de kötü günlerin başlangıcı olur. Naziler, burayı önce yeraltı deposu olarak kullanmak ister. Yenilebilir yağların saklanması gibi. Ancak yüksek nem oranı, bunu yapmalarına engel olur. Büyük miktarlarda endüstriyel yağları fıçılayıp koyarlar bir dönem. Savaştan zarar görmesini istemedikleri, daha birçok şeyi burada saklarlar.

Heinkel Firması, 1944’te burayı Nazi ordusuna “kanatlı silah” (savaş uçağı) üretilen ve üretimde de savaş esirlerinin kullanıldığı toplama kampı tarzı bir fabrika haline getirir. Öncelikle madendeki su dışarıya pompalanır, zemine beton dökülür. 1 Mayıs 1944’ten itibaren, 162 model “Salamender” adlı uçağın kanat takımları hariç, geri kalanı burada üretilir. Parçalar dışarı çıkarılıp, bugün Viyana Havaalanı’nın yeraldığı Schwechat bölgesindeki bir fabrikada monte edilir. Yeraltı uçak fabrikasında 170 kalifiye elemanın kontrolünde zorla çalıştırılan savaş esirlerinin sayısı 2.000 civarındadır. Esirler, Mauthausen Toplama Kampı’ndan getirilmişlerdir. Vardiyalı şekilde, 24 saat üretim vardır.

Naziler, burada üretilen ses hızını aşan dünyanın ilk jetini, savaşta kullanma şansı bulamazlar. Ellerinde, bu uçağı kullanacak ehliyette pilot kalmamıştır. Üstüne üstlük, 1 Mayıs 944’te üretime geçen fabrika, 24 Mayıs’ta Sovyet Kızıl Ordu’sunun bombalı saldırısına maruz kalır. Seegrotte’ye isabet etmiş bomba sayısı yedidir. İçerde patlamamalara neden olur, hasara yol açarlar. 1945 sonbaharında, tesis söküp, ekipman ve uçak parçalarını dışarı çıkaran Naziler, bütün madene bomba döşeyip öyle terk ederler. Bomba düzeneği, Avusturyalı bir çavuşun müdahalesiyle patlatılır ve can kaybı açısından önemli bir felaket önlenir.

Büyük bir hasara uğramış Seegrotte, 1946 başından itibaren Kızıl Ordu’nun denetimine girer. Savaştan önceki kiracı şahıs, madeni yeniden inşa etmek için gerekli onayı altı ay kadar sonra alır. 1948’de, madenin en alt katı yavaş yavaş tekrar göllenir. Turistik ziyaretler tekrar başlar. Kiracı işletmeci, 1984’te sahibi Frederick Fischer’e devreder gölü. Son yılların, yıllık ortalama ziyaretçi sayısı, 250 bin kişi olarak verilir.

Karanlık labirentlerde uygun ve abartısız ışıklandırmalarla uzanan mavi sularda, oldukça pürüzlü bir daire çizip iskeleye dönüyoruz. Rehberimizi ve kaptanımızı alkışlayıp iniyoruz bottan. Dağın tepesine kadar çıkan ana kulenin kapısındayız tekrar. Işıklandırılmış ahşap basamakları tırmanıyoruz. Madencilerin etkinlik alanı olmuş, büyükçe bir galerideyiz. Büyükçe bir şöminede ateş yanıyor. Tavanda, ahizeye çevrilmiş devasa bir çark. Soğuk iliklerimize işlemeden, bizi gün ışığına çıkaracak tünele geri dönüyor, koşar adım kendimizi dışarı atıyoruz. Güneşte kavrulmuş banklardan birine bırakıveriyorum kendimi.

Hüseyin A. Şimşek

……………………………………………………
huseyin.simsek@gmx.at
www.huseyin-simsek.com

guest
0 Yorum
Inline Feedbacks
View all comments