Bir yitik altın kuşak  78’liler 4. bölüm

HomeWelt

Bir yitik altın kuşak 78’liler 4. bölüm

“Ateş hırsızları söylencesi”

Açken yedikleri dayakları, dayak yerken ayrılıklarını özlüyorlardı. Çok kötü, kötülüklerin de kötüsü hayattan izole ayrılıklarını gerilerde bırakmışlardı.

 

Şimdi özgürdüler. Sistem, hoşaflarını çıkarmıştı. Özgürlük ayaklarının altına serilmeden pestilleri çıkmıştı. Aylar süren dışarı çıkma beklentileri içinde ıstıraplar yaşadılar. Onlara çok uzak gelen bu duruma bir türlü inanamıyorlardı.

Beyinlerini uzun, daha uzun yatmaya programlamışlardı. Haksız da sayılmazlardı. Aylarca süren bekleyişlerinin ardından özgürlük kapıları kapanmıştı. “Af” çıkmıştı çıkmasına da kendilerine vurmamıştı.  Devlet, her zamanki gibi onlara “üvey evlat” muamelesi göstermiş, öz evlât larına özgürlük yolunu açmıştı. Hayal kırıklıklarına, bir kenara itilip hor görülmeye alışmışlardı. Ne de olsa onlar bu ülkenin “kötü” çocuklarıydı. Bunu biliyorlardı da bu defa kırıldılar. Uzun yatmaya programladıkları beyinleri çıkma umuduyla ısınmıştı. İçlerinde yeniden yaşam filizleri uç vermeye başlamışken postallar altında tekrar ezildiler. Şimdi ısınan beyinleri tekrar buzluğa konulmuştu. Umutları gerçeğin kayasında kırılmıştı. Paraşütü açılmayan pilotlar gibi, tekrar mutlak mahkûmluğa düşüyorlardı. Beyinleri olayları anlamaya çalışsa da yürekleri kaldıramıyordu. Günler, haftalar ve aylar süren bekleyişlerinin ardından tahliyeleri tek tek okunduğunda kimi kitaplarını, kimi çiçeklerini topluyordu. Çıkacağına inanmayan kimilerinin tahliyeleri, attıkları volta, yaptıkları spor kesilerek okundu.

‘Onlar suda balık, hava kuş, toprakta karıncaydılar…’

Dışardaydılar.

Başlarını kaldırıp önce gökyüzüne, sonra uzun uzun uzaklara baktılar. Yürüyüşleri koşmalara, koşmaları “evet, işte özgürüz” haykırışlarına dönüşüyordu. Gerçekten özgür müydüler? Bu sorunun yanıtını yıllar verecekti. Yine bedel ödeyerek öğreneceklerdi hayatı. Ama şu an başları dönüyordu. Uzun yürüdükçe ayakları birbirine dolanıyor, tökezleniyorlardı. Eşleri, anneleri, babaları, sevdikleri,  uzun soluklu mücadelelerinin zaferini kutluyor, sevdiklerine sarılıp sıkarak özlemlerini gideriyorlardı. Onlarsa yorgunluklarını dik durarak gizlemeye çalışıyorlardı. Bilfiil 10 yıl ve üzeri mahpus yatmışlardı. Şimdi 30’lu yaşlarını aşmışlardı. Dişlerinin sökülüp, tırnaklarının çekilip çekilmediklerini, düşüncelerinin evrilip devrilmediğini göreceklerdi.

Çıkmışlardı dışarı çıkmasına da artık suda balık, toprakta karınca, havada kuş değillerdi. Acemi, ürkek, etrafını keşfetmeye çalışan şaşkın bakışlıydılar. Şehirler gelişmiş, kalabalıklaşmıştı. Köyden şehre inen insanlar gibi davranıyorlardı. Çoğalan arabaların üzerlerine geldiğini sanıyorlardı. Binalar yükselmiş, güneşi saklıyordu. Ağaçlar, yeşillikler yok olmuştu. Her yer güneşin ısıttığı beton sıcaklığındaydı. Soludukları hava başlarını döndürüyordu. Reklâm tabelaları, yürüyen ışıklı yazılar, renkli binalar çoğalmış, değişmişti. İnsanlar, kıyafetler, konuşma üslupları, müzikler her şey değişmişti. Polisler artık takım elbise giyip, gözlük takıp takip etmiyorlardı şüphelileri. Uzun saçlı, küpeliydiler. 60’lı yılların hippi turistleri gibiydiler. Ve herkes silahlanmıştı. Tanık oldukları en küçük kavgalarda bile silahlar çekiliyordu. İnsanî duyguları suistimal eden dolandırıcılıklar artmıştı. Teatral hallerde epilepsi krizi geçiren sokak gösterileriyle vicdanları sızlatan para kazanma numaraları yapılıyordu. Enflasyonla birlikte artan üçkağıtçılık, ahlak düşüklüğü; Aziz Nesin’in “Zübük”lerinin yeni ama basit sürümlerini ortaya çıkartmıştı. Bunları anlayana kadar çok dolandırılacaklardı. Güvensizlik içindeydiler.  Garip bir yabancılık hissediyorlardı.

 

Dışardaydılar ama suda kuş, karınca; toprakta balık olmuşlardı.

 

Uyum sağlamak, hele kalıcı olmak zordu. Her şeye çırılçıplak, sıfır yaştan başlayacaklardı. Genetik mirasları üzerine kuracakları yeni mizaçlarıyla hangi sularda yüzeceklerini, göklerde nasıl uçacaklarını, karınca gibi nasıl çalışacaklarını belirleyeceklerdi. Evet; dahası cep delik, cepken delikti. Ve önlerinde duran ‘ekonomik bağımsızlıklarını nasıl kazanacakları’ sorusunu çözmek zorundaydılar. Bu zorunluluk onları, ikinci yeniden  birey olma süreçlerine sokacaktı. Olağanüstü koşullarda oluşturdukları yeni kimliklerini test edeceklerdi.

Dışarısı yaşamın ta kendisiydi. İçerde kendilerini eğitmişlerdi. Mizaçlarına göre kitap okumuşlar, birçoğu dışarıdan üniversiteler bitirmişlerdi. Ama dışarısı ağzını açmış bir canavar gibiydi ve ekmek canavarın midesindeydi. Bakalım pratik, teoriyle uyum sağlayacak mıydı? Geçmiş yıllarda politik gruplarının (grup psikolojisinin) gizlediği yeteneklerini ya da yeteneksizliklerini şimdi göreceklerdi.  Yetenekleriyle veya yeteneksizlikleriyle yüzleşecekler, kendilerini yeniden keşfedeceklerdi.

Tarihler 1991 sonlarını gösterdiğinde özgürlüklerine kavuşmuşlardı. Birçoğunun saçı ha döküldü, ha dökülecekti. Birçoğunun da beyazlamak üzereydi. Birçoğunun hâlâ asiliği, bohemliği simgeleyen kirli sakalları vardı. Zaman zaman komik bir görüntü verseler de, bazıları saç uzatmayı denediler. Bir kısmı uzattı, yakıştı da. Göbekleri henüz yoktu. Avurtları henüz çökmemişti, gözaltı torbaları, kaz ayakları yoktu. Yanaklarında eskiden kalma bir kırmızılık vardı. “Konserve hayat”ları, mahpus damında da olsa herşeye rağmen onları sağlıklı kılmıştı.

 

Keskin bakışlıydılar. Uzaklara, hep uzaklara bakıyorlardı. Uzaklar ufuk çizgisi gibiydi; onlar yaklaştıkça çizgi uzaklaşıyordu. Oysa onlar yakını iyi görüyorlardı. Yakına iyi koşuyorlardı. Onlar “100 metreci”ydiler. Uzun soluklu koşu onları yormuştu. Yatağından çıkmış su gibi hayata karışmak istiyorlardı aslında. Güçleri yeter miydi? Deli deli akmak, kayaları aşmak, şelale olup yükseklerden hayata cek yapmak istiyorlardı. Topraksa (hayat) onları içne emiyordu.

 

Örgütleri yoktu artık.  Kendilerini sarıp sarmalayan, koruyucu kalkan oluşturan örgütleri 12 Eylül kayasında kırılmıştı. Örgütlerinin devamı olduğunu iddia edenlerdeyse bir tuhaflık, aralarında  bir kopukluk vardı. Kuşak çatışması mıydı, anlayış farklılığı mı? Bilemiyorlardı. Taş üstüne taş koyup dişleriyle, tırnaklarıyla kurdukları örgütleri; aynı isim altında tanımadıkları, bilmedikleri birileri yönetiyordu. Ardılları olan örgütleriyle hiç anlaşamıyor, hatta her defasında dışlanıyorlardı. Yılgın, yorgun görülüp yok sayılıyorlardı. Oysa burjuvazi bile ‘emekli’lerine böyle davranmıyordu. İktidara alternatif örgütlerin kurumsal ve yapıcı bakış açısından uzak bu yaklaşım, onlara devrimden ne kadar uzak olduklarını bir kez daha gösteriyordu. Gerçi epik mücadeleleri üzerine kurdukları örgüt tabelası aynıydı, ama bir taşın üzerine bir taş konulmamıştı ve gećmış mirasin üzerine oturulmuş, hovardaca yeniliyordu. Ardılları üzerlerine geldikçe eziliyorlardı. Gururlarına yediremiyorlardı. Ezildikçe içlerinden çığlık atıyorlardı.

Gerçekten ağır süreçlerden geçmişlerdi. Yaşadıkları azımsanabilecek şeyler değildi. Tatlı sularda yüzmek , saksıda çiçek olmak güzeldi ama hoyrat denizlere, kuzey rüzgârlarına uygun değildi.

Ardılları psikolojik savaşlarını çirkinleştirerek sürdürdüler.

Onlar da savaşçıydılar. Kabullenmediler bu saldırıları. Yedikleri yemekler henüz denize ulaşmadan “abi”lerine ” abla” larına racon kesiyorlardı.

Tecrübeden yoksun, haksız, küstahça tavırlar karşısında savunmasız sustular. Birçoğu içine kapandı. Birçoğu üzüntüden amansız hastalıklara kapıldı. Birkaçı intihar etti. Çok azı direndi.

Pek çoğu silahlı propagandayı temel alıp silah kuşanmasalar da demokratik kitle örgütlerinde, cezaevi komisyonlarında, sendikalarda görev aldılar. Sorumluluk üstlendiler. ‘Bir bilen’, ‘bir abi’ “bir abla” olarak saygı gördüler, gururlandılar. Dönüp dönüp eskileri anlattıkça yüzleri güldü.

Gönüllerinden geçen; adını kendilerinin koyduğu örgütlerinin şimdiki temsilcilerinin gelip kendilerini bulmaları, onlarla söyleşiler yapmaları ve tekrarlanmaması adına onlara hataları, zaafları üzerine sorular sormalarıydı. Deney ve tecrübelerini ardıllarına aktarsalar olmaz mıydı? Olmadı, bunların hiçbiri yapılmadı ve ‘keşke’lerle hayat geçmiyordu.

Yıllar, yıllar öncesinde çocuk sayılabilecek yaşlarda ayrıldıkları evlerine geri döndüler. Genç bir ailenin genç bir üyesiyken yaşlı bir ailenin ortayaşlı birer üyesi olarak geri döndükleri evleri tuhaf geliyordu. Eskiden kalma izler arıyorlardı. Bir fotoğraf, bir eşya, elbise… Hayallerindeki ev daha güzeldi. Hep öyle değil midir? Hayaller her zaman mükemmellikle yarışmaz mıydı? Genç, dinamik bıraktığı babaları yaşlanmıştı. Mutfaktan çıkmayan anneleri, mis gibi yemek kokuları ile özdeşlemişti. Hücrelerinin duvarlarına bakar gibi gözlerini tavan dikip oda duvarlarına bakıyorlardı. Annelerinin “yemek hazır, sofraya” seslenişleri onları, hücrenin soğukluğundan evin sıcaklığına taşıyordu. Ev yemek ve içecekleri ile dolu sofra, “tamam anne, yeter” denilmesine rağmen bir kepçe daha fazla koyan anneler, oğulları ve kızları… Mutluluk bu olmalıydı. Eskiden de bunu yaparlardı ama farkında değillerdi. Mutluluk aynı zamanda farketmekti. Öğreniyorlardı hayatı, her yönü ile…

Yoksa damak zevkleri mi değişmişti?

Evlerindeydiler, evlerinde adına bir türlü alışamadıkları ve “havalandırma” dedikleri balkona çıkıyor, “ranza” dedikleri yataklarına uzanıyorlardı. Geleceklerinin içine sıkışmış yaşam kaygısı ruhlarının derinlerdeydi. Dışarıda olmanın heyecanı kaygılarının üzerini örtüyordu. “Heyecan” kelimesi onlarda sihirli bir duygu atmosferi oluşturuyordu. Yıllardır demir kapılara, kalın duvarlara çarpıp geri dönen hayallerinin önü artık açıktı. Kapıyı açıp dışarı çıkabilirler, hapishanelerde göremedikleri güneşin altında diledikleri kadar oturabilirlerdi. Günlerce evlerinden çıkmadılar. Gelenleri gidenleri ağırladılar. “Ranza”larına uzanıp gözlerini tavana diktiler. Bunu iyi yaparlardı. Gözleri ile tavanı delip dışarı çıkarlardı. ‘Dışarı’ ne büyülü bir kelimeydi, ‘Dışarıda olmak’ çok daha büyülü bir cümleydi. Cümleleri çoğaltıp ‘dışarı hikâyeleri’ yazmak uçmak gibiydi. Uçmaksa özgürlüktü. Oysa şimdi özgürdüler ama hayallerinde geçen dışarısı gibi değildi dışarısı. Açlık grevlerinde düşledikleri yemekler gibiydi. Tadının damaklarına değmediği, rüyalarında kepçelerle yiyip midelerine girmeyen yemekler ne de tatlıydı. Ya tatlılar? Didar? ablalarının yaptığı şekerpareler, Gülizar analarının tel kadayıfları, Leman teyzelerinin ev yapımı baklavaları?.. Damaklarına değmeden lezzetlerini alıyorlardı. Yemek özlemleri ile dolu nice günlerin ardından grev bittiğinde gerçek olan ise karavanada gelen bulgur pilavının tadıydı.

Dışarıda olmak da benzer duygular yaratmıştı onlarda. Şimdi yıllarca ulaşamadıkları dışarının içindeydiler. Vita yağının teneke kutularına ekili sardunyalar, frekansını yitirmiş lambalı radyoda çıkan Münir Nurettin şarkıları, Schaub Lorenz teyp, Dual pikap! Neşe – Gülden Karaböcek, Erkin Koray, Selda, Zülfü… “Eşkıya dünyaya hükümdar olmaz” vs. plakları, kasetleri yerli yerindeydi. Aslan ayak masa – sandalye takımları, “her genç kızın rüyası Zetina dikiş makinası”. Üzerinde kanaviçeli ,kenarları dantel işlemeli örtü bulunan makinayı kullanmayalı kaç yıl olmuştu? Uzun saçlarını taradıkları tahta tarak bile atılmamıştı. Eskiler hep gözlerine çarpıyordu. Dışarıda hep eskileri arıyorlardı. Hep eskilerle yaşadılar. Gelecekte  yaşayacakları her yeni şey ne kadar büyük olursa olsun  hep, destansı geçmişlerinin gölgesinde kalacaktı. Bulgur pilavı tadında da olsa dışarıdaydılar ve şimdi koşmak istiyorlardı. Deli atlar gibi koşmak. Serin sularda yüzmek, tarlalarda gelincik toplamak istiyorlardı. Göz alabildiğince uzanan yeşilliklerin üzerine uzanmak, toprağı doyasıya koklamak istiyorlardı. Ama bir semtten diğerine gidecek yol paraları bile yoktu ceplerinde. Bu paraya ihtiyaç duydukları ilk anlardı. Değer yargılarında para yoktu. Oysa şimdi paraya ihtiyaç duyuyorlardı. Annelerinin, babalarının ceplerine sıkıştırdıkları para ağır geliyordu ve taşıyamıyorlardı bu yükü. Hayat bildiği yolda diyalektik akıyor, doğal akışı içinde kendi kuralını oluştururken, gözyaşlarına aldırmıyordu. Saf, su gibi berraktılar. Geçmişte soydukları bankalardan yol parası almayacak kadar dürüsttüler. Burjuvaziden halk için kamulaştırdıkları paraların her kuruşu “kutsal”dı ve kişisel çıkarlar için harcanamazdı. Yalın, çıkarsız insanların oluşturduğu toplumun değer yargıları gerilerde kalmıştı. Enflasyon arttıkça ahlak da çökmüş, hayat koşulları çok değişmişti. Öğreneceklerdi ama çok kazık yiyecekler, çok kandırılacaklardı. Ve öğrenecekleri çok konu vardı.

Hayat, bildikleri hayat değildi, kulvar değıştirmişti. Alavere dalavere kim ala kim vere, bir vere beş ala devriydi.

Hayatı otuzlu yaşlarda öğreneceklerdi.  En kötü ihtimalle “zor”  kullanacaklardı. “Zor” acil çıkış kapısıydı. Ama ne diyordu Darwin? Güçlü olan (çok kalaşnikofu olan) değil, uyum sağlayan kazanacaktı. Uyum sağlamayı o güne dek yanlış biliyorlardı. Uyum sağlamak bukalemunluktu ve zaafiyet taşıyordu.

Onlar kaybettikleri savaşın galibiydiler.

Onlar hep kaybedeceklerdi. “Oyunu” kurallarına göre oynamamanın sonuçları yine canlarını yakacaktı. Çünkü onlar için güç kalaşnikoftu. Devrim kalaşnikoflarla yapılır, bankalar kalaşnikoflarla soyulurdu. Ve “zor” oyunu bozardı. Oysa devrim uzun soluklu bir evrimin nitelik dönüşümüyle olurdu. Ve bankalar artık kalaşnikoflarla değil “hortum”la soyuluyordu.

 

Onlar gerilerde kalmış nesli tükenmiş birer Dersu Uzala idiler. Doğadaki gibi saftılar. Oysa sosyal ormanda kurallar çok acımasızdı. Koğuş, komünal yaşamlar, ortak beslenme, ihtiyaca göre paylaşma ve dayağın, işkencenin acısını dahi bölüşme gerilerde kalmıştı. Açlık grevlerinden sonra sofralara konan bulgur pilavı, kuru fasulye ve cücüklü soğanın tadı damaklarında kalacaktı. Bütün bu güzelliklerin, bu dostlukların “yeni” hayatlarında yaşama şansı yoktu. Dışarısı o kadar büyük bir denizdi ki yitip gideceklerdi. Tıpkı denize düşmüş portakal sandıkları gibi sallana çalkalana, hayatın sert rüzgârları ile kırıla döküle dağılacaklardı.

İntikam yeminleri; yıllarca sabah öğlen atılan “işkencecilerden hesap soracağız” sloganları, koğuş, örgüt toplantılarında insanları bunalıma sokan, cezalandıran keskin örgüt kararları günün şartlarında suya  yazılmışçasına kaybolup gitmişlerdi.

 

Ölen, öldürülen, idam edilen, kaybedilen yoldaşlarının ailelerine, çocuklarına gidecek, ellerinden, gözlerinden öpeceklerdi. Yüzbinlercesinden çok azı bunu yapabilmişti, kendi dertlerine düşmekten vakit ayıramıyorlardı. Yüreklerine ateş düşmüş anneler kendi acılarında kavruldular. Çocukları savruldu. Ve tarihe “12 Eylül mağdurları” olarak geçtiler. Gerçekte mağdur muydular, yoksa muhatap mı, tartışılırdı. Ölenleri, asılanları, işkencede öldürülüp kaybedilenleri o kadar çoktu ki. Sonunda aileler annelere, anneler “Cumartesi anneleri”ne dönüştüler.

Onbinleri geçen, yüzbinlere varan sayıları ile altın kuşak 78’liler, işkencecilerini unutacaktı. Esat Oktay Yıldıran’lar, Raci Tetik’ler, Adnan Özbay’lar, Osman Naz’lar, Kenan Evren’ler… İtirafçılar, hainler: Şemsi Özkan’lar hep yaşadılar ve hesap vermeden, yargılanıp mahkûm edilmeden göçüp gittiler.

 

Peki ama ne oldu bir yitik altın kuşak 78’lilere? Çözüldüler! Bir çorap, bir yün yumağı gibi çözüldüler. Suda eriyen şeker gibi, tuz gibi çözüldüler.

Hayat onları acemisi oldukları kulvarda koşmaya mahkûm etmişti.

Birçoğu ekonomik bağımsızlık uğruna girdikleri savaşı kaybetti. Bu savaş onları içeride olduklarından daha çok yıpratacaktı. Eskiden değer vermedikleri para karşısında, içsel bir yabancılaşma yaşayacak, insanların yarattığı nesnenin bu sözümona modern putun kölesi olacaklardı.

Başlangıçta, dışarı çıktıkları ilk yıllarda kendilerine “devrimciyiz” diyemiyorlardı. “Devrim için savaşmayana sosyalist denmez” denilen bir kültürden geliyorlardı. Ama “devrimci değiliz” de diyemiyorlardı ve asıl bu onlara çok ağır geliyordu. Böyle de olsa kendilerini hep devrimci göreceklerdi. Devrimci olmak “proleterya için burjuvaziye karşı savaşmak”tı. Kıvırmak, yumuşatmak Mahirleri, İbrahimleri, Denizleri revize etmekti. Pasifizim, oportünizimdi. Bu temel çelişki, bu nitelikli çelişki gelecek yıllarında daha kaliteli çelişkilere dönüşerek çook gerilerde kalacaktı. Hayatın güzelliği ise edebiyatta, şiirlerde yaşayacaktı. Yaşamak için hijyenik olmak şart değildi, biraz da pislik şarttı.

Ölen yoldaşları, tertemiz kimlikleri ile yıpranmadan gönüllerde yaşamaya devam ederken onlar her geçen gün aşınıyorlardı.

 

Çok azı mafyacılığa soyunacaktı. Silah kullanma, eylem örgütleme yeteneklerini bu uğurda değerlendireceklerdi. Bu azınlık gurubun unuttukları bir kural yüzünden ellerinden büyük paralar geçse de kazanamayacaklar,  adli bir mahkûm’ olarak  cezaevlerine geri döneceklerdi. Kural şuydu: polis ile işbirliği yapmayanlar mafya olamazdı. Bu yönüyle bakıldığında ise devrimciliğin genetiğinde bu işbirliğinin yeri olamazdı.

Birçoğu işçi olup, memur olup önceden küçümsedikleri emekli maaşı alacağı günleri  hesaplayan kişilere dönüşeceklerdi.

Bir kısmı sanatçı olacak; saz çalıp türkü söyleyecek: “saçlarına yıldız düşmüş tarama anne…”, iki bira bir çerez elli lira baba’ , türkü barların bildik havasına katılacak. Şiir yazacak, ahşap oyacak, hatta tarihçi, araştırmacı gazeteci olacak

hayatlarını anlatan hikâyeler yazacaktı…

Bir kısmı yüreklerini delen aşkalar yaşayacak  , acemisi oldukları bu duygunun oyuncağı olacaktı. Yıllar önce kaçırdıkları aşkı yakalamaya çalışırken şaşıracak, olmayacak ilişkilerin zavallı birer öznesi olacaklardı. Doğa affetmeyecek , fizik kuralları gereği yıllar sonra da olsa aşk boşluğu yüreklerine dolacaktı.

 

Bir kısmı kirli sakalını kesip takım elbise giyerek kravat takacak; “burjuva” dedikleri partilerde çalışacaktı. Kimin ne yapacağını, yeni hayat denizinde nasıl yüzüp karaya nasıl ulaşacağını kafa ve kol güçleri tayin ediyordu. Bu hayat yarışlarında yalnızdılar. Kulvarlarında geçmeye çalıştıkları, Survivor yarışlarındaki olduğu gibi aslında  arkadaşlarıydı. Spordaki centilmenlik, hapishanelerdeki komünal yaşam, dayanışma, yeni hayat şartlarının “yarış” formatında eriyip gitmişti. Epik hayatları trajediye, biraz da kara mizaha dönüşmüştü. Emekli maaşı beklemek, kravat takıp burjuva partilerinde politika yapmak, saz çalmak, şiir yazmak için işkence görmek, mahpus yatmak gerekmiyordu. Onlar da bu süreci böyle yaşamak istemezlerdi ama yaşamışlardı. Evet, yenilemişlerdi ama kaybetmemişlerdi.

Yaşları 50’yi aştıklarında görüntüleri de ’68 kuşağı abilerine benzemeye başlamıştı.

Birbirlerini çok az görüyorlardı. Belki zaman zaman toplu yemeklerde, gecelerde ama buralarda hiç karşılaşmayanlar cenazelerde mutlaka görüyorlardı birbirlerini… Cenazeler açık hava toplantı salonu gibiydi. Bir yoldaşın öldüğünü unutup gülüyor; şişen göbeklerinden, dökülen saçlarından yakınıyorlardı. İşleri iyi gidenlerle gitmeyenler, yani parayı bulanlarla bulamayanlar cami avlusunda bir arada olsalar da cezaevi avlusundaki gibi eşit değillerdi. Cenaze dağılıp avlu boşaldığında sınıflar ayrılıyordu. Özel otolarına binenler, belediye otobüsüne binenleri sollayıp, egsoz dumanına boğuyordu. Hayat mizaçlarını yoğurmuştu. Kimini yuvarlayıp fırlatmış, kimini de Halil İbrahim sofrasına koymuştu. Yine de kötü olamıyorlardı. Onların kötüsü bile iyiydi.

Sosyalist kafa ile ticaret yapmanın komik iflâslarını  yaşıyorlardı. Onlar çalışanlarını değil, çalışanları onları çalıştırıyordu. Kurtarmaya çalıştıkları proleteryaya göndermeler yapıyorlar, biraz da “kalleş patronlar”ı anlamışlardı. Ticaret emek sömürüsü üzerine kuruluydu ve (ancak bu şekilde) artı değer yaratabilirdi. Bu işçiler de verdikçe istiyorlardı. Verdikçe de artı değer düşüyordu. Böyle ticaret mi olurdu  ? Gülüyorlardı hallerine.

 

Politika ile ilgileriyse demokratik kitle örgütleri sınırları kapsamındaydı. Toplantı yürüyüş ve gösterilerine katılıyorlar, protesto ediyorlardı. Bir şeyler yapıyorlardı kafalarının bastığı, yüreklerinin yettiği yere kadar. Biraz da korkuyorlardı. Tepelerinde kılıç gibi sallanan infazları vardı. Elektronik kelepçe gibi her an “Gösteri ve yürüyüş kanununa muhalefetten” gözaltına alınabilirlerdi.

İyi ama bunlar sadece yüzlercesiydi? Ya onbinlercesine, yüzbinlercesine ne olmuştu bu altın kuşağın? Dağılmışlardı. Dört bir yanına dağılmışlardı, ülkenin ve dünyanın… Kanada’dan Avustralya’ya, İsviçre’den çeşitli Avrupa ülkelerine dağıldılar. Çok azı silahlı mücadeleye katıldılar ve öldürüldüler. İçeride hayalini kurdukları yerlere uzun yolculuklar yaptılar. Haritalardaki en uzak, en kuytu, en sıcak yerlere göç ettiler. Ağır esaretlerinin bedellerini, ödüllerini arıyorlardı. Birçoğu uzak yerlerde bir köye, bir mahalleye, bir kıyı kasabasına yerleşti. Küçük bir balıkçı teknesinde tuttukları balığa, tarladan koparttıkları rokayı, anasonu karıştırdılar. Bir avuç toprak, ekilen domates, biber, maydanoz, toplanan üzüm ve bağ evi… Çiftlikler,  hayvanlar, sağılan sütler, ezilen üzümler ve şarap kafaları…

Her şeyin en iyisini yapmaya çalıştılar. En iyisini, en insana yakışanını…

Deniz, su sporları, dalgıçlık, dağcılık, mercan kayalıkları, tepelerin zirvesi, deniz altı manzaraları, mercan kayalıkları… Tuzlu suyun bronzlaştırdığı vücutlar; güvertede, tarlada yarılan karpuz, peynir, kırılan soğan, bölünen ekmek cezaevi komünündeki gibi tatlı olmasa da güzeldi.

Onlar, evet onlar hayat ırmaklarının acımasız akıntısına kapılıp çözünmüşlerdi. Onları çözen hayata (herşeye rağmen) renk, ışık, tat vermeye devam ediyorlardı.

Eğer bir gün yolunuz Antalya’nın Serik kasabasına düşerse Ekim çiftliğine uğrayın. Toprağı eşeleyen, keçilerin sütünü sağan, üzüm toplayıp şarap yapan Kadir karşılar sizleri. Sıcak ekmek gibidir. Hemen sofra kurar. Soğuk bir ayran ikram eder. Üzüm dallarının gölgesinde soluklanırsınız. Son okuduğu kitaplardan, organik tarımdan bahseder. Vücudunuzdaki elektrik toprağa karışır, hafiflersiniz. Tadına doyamazsanız yönünüzü Manavgat’a çevirin. Zamanınızı sabaha ayarlayın. Toros dağlarında yetişmiş bir organik adam, Ramazan karşılar sizleri. Sert bakışlıdır. Sertliği doğru ve dürüst yaşam ilkelerinden taviz vermemesinden kaynaklanır. Sıcak bir kahvaltı sofrası kurar önünüze. O sert adam yerini sıcak sofrayla değiştirir. Domatesin kokusu, boyasız zeytinin kekiğine bulaşır. Köy peynirini ise damaklarınızda bir tur attırdıktan sonra yutmak istemezsiniz. “Gezen tavuk yumurtası mı”, “özgür tavuk yumurtası mı” demez; bol zeytinyağında kırdığı yumurtanın sarısındaki lezzeti anlatırsınız dostlarınıza. Adını “Metris çay ocağı” koyduğu demlikteki çay bahane olmaz sohbet için. Yörük şivesi ile başlar anlatmaya, dalar gidersiniz. Sakın para vermeye kalkmayın, döver sizi…

Yolunuz güney Ege’ye, Kaş’a düşerse ve suyun altını, üstünde merak ediyorsanız hocaların hocası, bir yitik altın kuşak temsilcisi Biber Hoca’yla tanışın. Teknesine binin. Kaptan Yusuf sizi Meis Adası yakınlarına götürsün. Mavinin bütün tonları: maviden turkuaza, turkuazdan yeşile geçen yanardöner sularında saçlarınızı tarayın. Güneşinde yıkanın. Biber Hoca sualtı yaşam kurallarını anlatırken eğlenirsiniz. Âşık olursunuz belki, kimbilir… Sualtı güzellikleri, uçurumlar, mercan kayalıkları üzerinde uçuyormuş gibi hissedersiniz. Caretta Carettalar selam verir sizlere. Rengârenk balıklarla tanıştırır sizleri. Sudan çıktığınızda tuzlu damağınızı sıcak çay temizler. Heyecanla anlatırsınız yaşadıklarınızı. Para mara da istemez, dostlar beleş…

Olur ya yolunuz Ayvalık’a düşerse Nihat – Fatma Turan çifti karşılar sizleri. Kaz Dağları’ndan süzülerek inen hava kekiğe bulaşır, burnunuza ciğerlerinize dolar. Ateş tuğlalarında pişirilen etler, zeytinyağında domateslerle karışır, salataya dönüşür. O güne dek yediğiniz herşeyi unutursunuz. Anlata anlata bitiremeyeceğiniz sohbetlere karışır anason kokusu. Sofrada envai çeşit otla tanışırsınız. Gece bitmez, ay vardır tepenizde. Yıldızları bile tanırsınız: “A bu kutup, şu Mars, şu da Çoban, bak bu Büyükayı, şu Küçükayı dersiniz. Gitmeye kalkmayınız sakın. Siz çamların kokusunu içinize çekerken yere döşek serilir.

İzmir demek Gülsen – Celal Şelte demek. Uğrayın ve hayatınızı yaşayın. Sizlere Ege’nin o haritadaki kıvrımlı koylarını gezdirsin. Hem de işin kestirmesine kaçmadan. Renkler kokulara karışır koyları dönerken. Yeşilin maviye, mavinin dağlardan gelen adaçayı kokusuna karıştığı koylarda mangal yapsın sizlere. O haritalardan anlayamadığımız; tadını, rengini bilmediğiniz koylar, körfezler, adalar ve yarımadalar, yeşillikler, yediveren güller… Sığacık’ın bakir halleri, salaş meyhaneleri, tahta masalar, sandalyelerde karşılanan günbatımı… Özbek köyü, koyu… Öyle bir güzelliktir ki eşyalarınızı toplayıp taşınmak istersiniz. Celâl, Gülsen girer devreye. En güzel bağları, en verimli toprakları gösterir. Taş evler, incir ağaçları, narenciyeler… Ve tabii ille de zeytin ağaçları… Hemen satın alıverirler size… Ve sizi asla yollamazlar. “Yolu Metris’ten geçenler”i evlerindeki konuk odasında ağırlarlar. Sabah güzel bir kahvaltı bekler sizleri, uyandırırlar…

Hayat suyunun Akdeniz’e taşıdığı bir başkası da Ali’dir. “Ali kim?” diye sormayın. Kendisinden önce kahkahaları gelir kulaklarınıza. Sonra gülen yüzünü görürsünüz. Esprileri, sizi az sonra bindireceği paraşüt gibi ayaklarınızı yerden keser. Çöl güneşinde buz gibi bira ikram eder, elma dilim patates kızartması ile beraber. Jet-ski’ye, banana’ya biner, kano ile Alanya Kalesi’ne, kızıl kuleye yolculuk yaparsınız. Akşam alacasında, henüz gün batmadan Dim Çayı’nda et sote, çoban salatası yer, aslan sütünün kafası ile buz gibi akan sulara atlarsınız. Dim Mağarası’nı, Kleopatra Plajı’nı, Alanya Kalesi’ni gezer, meşhur Bamyacı’dan dondurma yersiniz.. Misafirperverliği beş yıldızlıdır. Yeter ki yüz metreci olun. İpi göğüslemiş olun. Tanrılardan ateş çalmış hırsız olun, güneşten ışık yontmuş olun.  VİP geçişleriniz vardır her zaman ve her yerde…

 

Çok acılar çektiler. Çok ayrılıklar yaşadılar. Doğadan, güneşten, denizden, çiçekten, topraktan uzaklaştırıldılar. Hayata dair ne varsa, yaşamaları gerektiği zamanlarda yaşayamadılar.  Kendilerini davalarına adamışlardı. Onlar halkın içinden geldiler. Genç yaşlarındaki zayıf ve cılız omuzlarında bu ülkenin ağır sorunlarını taşıdılar ve yaşamlarının orta yerlerinde yorgun da olsalar, halkın içine geri döndüler. Nereye giderseniz gidin, onları görürsünüz. Yeter ki bakmasını bilin. Onlar her yerdeler. Sağınızda, solunuzdalar. Nerede bir çiçeği sulayan, sokak hayvanlarına sahip çıkan ve yeşili, ormanı, toprağı, kitap okumasını seven birini görürseniz; nerede sokak çocuklarının başını okşayıp, onlara hayatı, diyalektiği bildik kelimelerle anlatan birilerini görürseniz üzerini kazıyın, altından bir yitik altın kuşak 78’lilerin sıra neferini görürsünüz.

Onlar kaybettikleri hayatlarının galibi olmuşlardı.

Onların tanrıları vicdanlarıydı.

 

guest
1 Yorum
Oldest
Newest Most Voted
Inline Feedbacks
View all comments
Emin ipek

O güzel günleri,bir film şeridi gibi yeniden yaşadım.. teşekkür ederim…